Komşum Bahçedeki Mahsulü Ortak Sandı, Ama Ben Onu Bedavacılıktan Nasıl Vazgeçirdim Anlatayım

Günlük Yazlık Komşuluğu ve Biraz Psikolojiyle Gelen Huzur

Bugün yine komşu Münevver abla iş başındaydı, üstelik kendi ellerimle yetiştirdiğim mahsulün ortak kullanım eşyası olduğuna bir kez daha inanarak. Ama bu sefer, ona bedavacılığı bir güzel bıraktırdım.

Ayy Asumancığım, gözünü seveyim, kıyamadın mı şu birkaç salatalığa? Zaten büyüyüp sararacaklar, çocuklara vitamin olsun diye topluyorum, torunlar köyden geldi bak. Biz komşuyuz, ayrı gayrımız yok, şu bahçeleri de ayıran telin ne önemi var sanki!

Münevver abla, ayrık otuyla kaplı sınırı geçemediği için tel çitin üzerinde ağırdan bir tebessümle bana sinsi bir gülümseme salladı. Bir elinde emaye tabak yarısı benim çileklerimle dolmuş, diğer eli ise benim kara yemişin dallarına uzanıyordu.

Ben, havuçların arasında dizlerimin üzerinde, minicik yabani otları çekerken yavaşça doğruldum. Belimden çıt sesi geldi, insan elli yaşına dayanırsa öyle olurmuş demek ki. Tozlu ve topraklı ellerimle alnımdaki teri sildim, ağır bir bakışla komşuya döndüm. Bu biz biziz denen cümleyi üç senedir duyuyorum. Eşim Ercanla bu yazlığı aldığımızdan beri, bataklık gibi boş bahçeyi örnek bir bostana çevirince, ortak olmaya hevesli çıktı tabii.

Münevver abla, dedim sakin ama kararlı bir şekilde Senin de çileğin var, az önce gördüm, niye kendi mahsulünü toplamıyorsun?

Aman o mu çilek, diye savurdu elini, ufacık bir utanç emaresi yoktu. Cılızlar, ekşi ekşi; dal zararlısı bırakmadı ki… Sen böyle bakıyor, gübreliyor, vitaminli şeylerle besliyorsun. Benimkiler doğal annemden kalma gibi, ama bunlar Senin çilekler neredeyse ceviz kadar! Yazık şu güzelliğe. Hem siz Ercanla ikisiniz, bu kadarına mideniz dayanmaz ki

İçimi çekip derin bir nefes aldım. Onun mantığı tank zırhı gibiydi, geçmek ne mümkün. Kimde fazladan bir şey varsa, olmayana vermek zorundaymış gibi hissediyor. Eksikliğin sebebi tembellikse o hesaba bile katılmıyor.

Münevver ablanın bahçesi içler acısıydı: Eğri büğrü elmalar, toplam bir kere kazılmış yamaç, her köşede sararıp küflenmiş otlar Kendisi ise yazlığa, tabiri caizse, ruhunu dinlendirmeye geliyordu: Hamakta uzanıp, tuğlaların üstünde sosis pişiriyor, yüksek sesle taşra radyosu dinliyordu.

Ben ise toprağa âşık bir kadınım; her fidemi bilirim, nadir domates tohumlarını internetten sipariş ederim, sabah beşte serayı açar, gün boyu çalışırım. Her domates, her salatalık benim emeğim, bel ağrım, uykusuz dona ne zaman vuracak diye korktuğum gecelerin meyvesi.

Münevver abla, tabağı bırak, dedim. Kendi çileğimi reçel yapmak için topluyorum, tek bir tanesi bile değerli benim için.

Aaa yine başladı! dedi gözlerini devire devire Ne cimrilik! Birazcık aldım, çocuklara ikram edecektim. Elinden alsam ne olur? Çocuk bu, anlamaz ki

O an, tabakta kalan en iri çileği ağzına tıkıştırıp, gözümün içine baka baka çiğnedi ve tabakla hızla bahçesine yürüdü.

Havucun üstünde öylece kalakaldım, içimde bir öfke dalgası yükseliyor. Ercan ahırdan elinde rendeyle çıktı. Sahnede ne olduğunu anlamıştı ama karışmayı sevmezdi. Bayan meselelerine özellikle hiç girmezdi.

Yine kovucu mu takıldı? diye sordu.

Aynen, dedim. İyice yüz buldu. Geçen hafta biz alışverişteyken kabaklarımı toplamış, Ama büyümüşlerdi diye kendince açıklamasını yaptı. Şimdi de çileğe göz dikti.

Bence iki metre yüksekliğinde tam kapalı bir çit yap, dedi Ercan.

Olmaz, diye iç çektim Bahçeler arası ancak tel veya ahşap çit olur, kural bu. Hem paramız da yok, serayı yeni aldık yahu.

Her hafta komşuluk ilişkileri iyice geriliyordu. Bu Temmuzda üründe patlama oldu. Domatesler salkım, salatalıklar kıtır kıtır, biberler dalında dolu Ürün arttıkça Münevver ablanın uğrakları sıklaştı.

Cumartesi günü, ona kalabalık misafir grubu geldi. Akşama doğru komşum, bayağı keyifli bir halde, çitin yanında belirdi.

Asuman bacı! diye bağırdı Komşu elin dert görmesin, bizimkiler salata istiyor ama domates bitmiş. Boğa Yüreği domateslerinden iki tane, biraz da maydanoz gönder hele! Markete gidecek halimiz yok, misafir zor.

Bahçe hortumuyla sularım çiçeklere can verse de, içimde sabır tükeniyordu.

Münevver abla, domateslerimin çoğu daha olgunlaşmadı. Olanları da kızıma götüreceğim.

Amaan, gözünün yağını yiyeyim! deyip telin üstünden bana alkol kokusunu üfledi İşini bilir insanın varlığı güzel olur! İleride sana çikolata getiririm

Hayır, dedim ağır ve kesin bir dille Vermem, bu iş burada bitti.

Münevver ablanın gülümsemesi bir anda kayboldu.

Aman bırak be! Onlar da çatlasın bahçende! Senden bişey istemezsin, komşu diyeceğim bir daha! Tüh!

Bahçeme geri dönerken, karşıdan alaycı kahkahalar ve kinayeli sözler İstanbullu zenginler üç kuruş için canını satar kim ne yapsın o kimyasal domatesleri Duydukça içim acıdı, neredeyse ağlayacaktım. Akşama kapıyı kilitleyip televizyonu sonuna kadar açtım.

Ertesi sabah kapıdan çıktım, seramın kapısı aralık Kalbim yerinden fırlayacak gibi. Koştum. Büyük domateslerin en irileri, acımasızca yırtılmış. Dallar kırık, yere atılmış daha olmamışlar Salatalık da eksilmiş. Maydanozun yerinde ise çukur. Ellerim titredi. Ev emeğime, ömrüme hakaretti bu.

Ercan! diye titreyen bir sesle çağırdım.

Kocam baktı, geçtiği halde, ezberden yargıladı:

Bu artık şaka değil Asuman. Bu hırsızlık.

Ercan ya, kim kanıtlayacak? Kamera yok. O Ben yapmadım der, Siz atıp bana iftira atıyorsunuz der. Münevver abla karşıda bulur sesini.

Telin ardında komşunun verandasında dünkü salatadan kalan tabak duruyordu; içinde apaçık benim Boğa Yüreği domateslerim, kıvırcık maydanozum Damarımda kan çekildi.

Yeter, dedim. Bunca yıl iyi davrandım, hep sustum. Şimdi aklımla davranacağım. Ama zekâmı konuşturacağım.

Ne planlıyorsun? dedi Ercan, temkinli Suça bulaşma bak kızım, domates yüzünden karakolluk olmayalım.

Suç yok, dedim sinsi bir tebessümle Tamamen psikoloji. Biraz da kimya.

O an kafamda plan kuruldu. Şehre gidip büyük bahçe marketinden, bir adet sarı plastik tulum, maske, eldiven; mavi gıda boyası ve bir şişe en ağır kokulu arap sabunu aldım.

Akşam konuklar sarkan gibi dışarıda çay içerken, benzersiz bir gösteri başlattım. Sarı tulumu, maskeyi, gözlük ve büyük eldivenlerimi giydim. Ercana yağmurluğunu ve bez maskesini verdim. Seranın yanına çıktık.

Kocaman bir kovanın içine su, gıda boyası ve yarım şişe sabun döktüm. Ortalık keskin ve nahoş bir kokuyla doldu. Mavi su fısfısla domateslere, bibere, marullara serpildi. Renkleriyle sanki bahçeye radyasyon düşmüş gibi…

Münevver abla yaklaşınca, maskemin altındayken bile sesimi kalınlaştırarak bağırdım:

Ercan, yaklaşma! Çok ağır bir ilaç! Maskesiz nefes almak bile tehlikeli!

Bitkileri mavi mavi yıkadım. Münevver abla, telaşla seslendi:

Ne yapıyorsun kızım, yangın mı çıktı, böcek mi bastı?

Daha beteri, dedim İnternette okudum, yeni bir mantar ve virüs birlikteymiş. Koca bahçe on bir günde çürüyor! Deneysel ilaçmış, Agrokimya Zehir diye satılıyor. İnsanlar için de çok zehirli, yirmi bir gün meyve yenmez diyorlar, erken yiyenin karaciğeri çöküyor diyorlar.

Aman Allahım, yirmi bir gün? Dokunsak ne olur peki?

Temas da tehlikeli. Asitik sabun veya alkolle hemen yıkamazsan, cilt kabarıyor. Benim kıyafetleri de yakmam lazım şimdi.

Ona drama devam ettim. Abla saygıyla telden usul usul uzaklaştı.

Arkadaşlar, diye bağırdı içeridekilere Salatadan yemeyin! Bozulmuş, acıymış. Allah korusun zehirleniriz!

Maske altında güldüm. Birinci etap başarıyla geçti.

Bir hafta boyunca, mavi domates ve salatalıklar komşunun, çocukların, hatta kuşların korkulu rüyası oldu. Ara sıra gece hortumla ve sabunla salatalıkları iyice temizledim, kimse görmeden yedim. Ama domatesleri salkım mavi tuttum.

Ama Münevver abla kurnaz. Korkusu çabuk geçti. Bir sabah, sıcak çayın yanında salatalık yerken sordu:

Asuman, hani üç hafta yenmezdi? Sen yiyorsun. Ne iş bu?

Onlar marketten, dedim umursamadan Bizimkiler hala mavi. Bunlar hormonlu, ama idare edeceğiz.

Domates niye hala mavi?

İlaç suya karşı da dayanıklı abla, yaprağın içine işliyor. Nano teknoloji dediler.

Bu sefer, Kimyagerler doğayı mahvetti diye söylendi, ama yanımıza yaklaşmadı.

Seradan ilaç kokusu gidip, domatesin rengi güneşle gidince işler değişti. Ağustosta, mahsul zamanı yaklaşınca, komşu yine aç gözlendi. Giderken bahçe kapısına kocaman bir asma kilit taktım, telin üzerine ise renkli ve lamine bir tabela:

*Dikkat: Kamera ile izlenmektedir. Bahçede deneme amaçlı kimyasallar uygulanmıştır, izinsiz alınan meyve ciddi sindirim sorunları yaratır. Site yönetimi bilgilendirilmiştir. İhlal tespitinde jandarma çağrılır.*

Kamera yoktu tabii ama tabela ciddi duruyordu. Döndüğümde sahne hazırdı. Münevver abla, site başkanı Sami Beye söyleniyordu:

Görüyor musun Sami Bey? Kadın bizi zehirliyor! Torunum iki gün önce ishal oldu, hep onun gazlarının yüzünden! Kamerayla beni mi izliyor bir de!

Başkan gözlüğünü sildi. Ben arabanın bagajını taşırken, bana döndü:

Asuman Hanım, şikayet geldi Kimyasallar ve kamera mevzusu.

Sami Bey, bahçede yasa dışı ilaç yok. Bu tabela, hırsızlığı önlemek için asılı. Hırsızlık arttı, geçen gün de salatalığım çalındı. Torununda sorun varsa, bahçeme girilmezse olmaz.

Kim girmiş? Ben mi girdim, diye atıldı Münevver abla İspatla bakalım!

Kameradan göstereyim, dedim soğukkanlıca Salı akşamı sen, cumartesi torunun; görüntü var. İsterseniz beraber izleyelim. Zaten karakola başvurum hazır.

Blöfün böylesi! Münevver ablanın yüzü al al oldu. Hakikaten suçlu ve ne zaman kamerayı koyduğumu bilmeyeceği için tedirgin.

Kime lazım senin kimyasalların! diye bağırdı Afiyet olsun domateslerine! Ben kendim yetiştiririm sana mı kaldı!

Arkadan fırladı, kapısını çarptı.

Sami Bey tabelaya ve domateslere bakıp güldü:

Asuman Hanım, hakiki kimyasal mı bu?

Gıda boyası ve arap sabunu Sami Bey. En iyi çözüm hem böceğe hem açgözlüye.

Harika! Tabelayı da bırak, olası suçları önler.

Bundan sonra ilişkimiz soğuk savaş moduna girdi. Selam sabaha kesildi, köyde de benim cadı olduğuma dair dedikodu yaydıysa da hiç bozmadı beni; yeter ki mahsulüm kalsın.

Ve mucize! Sonraki bahar, yazlığı açtığımda, bir baktım Münevver abla bahçeyi kazıyor. Eğri büğrü de olsa, onca bağırıp çağırarak kendi domatesini, biberini ekiyor. Yanında kendi çabasıyla aldığı, hırpani domates fideleri

Yanına yaklaşınca, lüleli bir öfkeyle kazmayı salladı:

Ne bakıyorsun!

Kolaylıklar, abla dedim Toprağı fazla derinden kazma; biraz kum karıştırmazsan sert olur.

Bilirim bilirim, dedi. Ben kendi işimi yaparım, senin deneyine muhtaç değilim.

E tabi, dedim Kendi emeğin her şeyden lezzetlidir.

Yaz sonu, bahçesinden, irili ufaklı üç salatalıkla dolu cam bir kavanoz uzattı tel üstünden.

Al bakalım, dedi. Kendi ürünüm, yeni tarif buldum.

Şişeyi dikkatle aldım.

Teşekkürler. Seneye sana Boğa Yüreğinin tohumunu getireceğim. Şubatta filiz vereceksin, ister misin?

İyi olur, varsa getir, diye içlendi ama gülümsedi de Bi işin ucundan tuttuk mu, bereket yüzü görürüz belki.

Tohum berekettir, dedim Çalışan için hiçbir şey esirgenmez.

Yaz gün batımında, iki bahçenin yaşlı elmalarına bakarken, o korku tabelası çoktan sildi gitti yağmurlar, ama saygı ve sınır hâlâ aramızda. Gerçekten, görünmez bir çit, en güvenlisiymiş.

O yıl rekor domates konservem oldu; bir tanesi bile ziyan olmadı.

Rate article
Lifequest
Komşum Bahçedeki Mahsulü Ortak Sandı, Ama Ben Onu Bedavacılıktan Nasıl Vazgeçirdim Anlatayım