Gündüz Öten Guguk
Bu kadarı da fazla artık! dedim sinirle. Yusuf, buraya gelir misin? Hemen!
Az önce evin kapısında spor ayakkabılarını çıkarmıştı, şimdi odanın eşiğinde gömleğinin yakasını çözerken bana baktı.
Ne oldu Hatice, yine ne var? Daha yeni işten geldim, başım çatlıyor…
Ne oldu mu?! Parmaklarımı küvetin kenarına çevirdim. Şuraya iyi bak. Şampuanım nerede? Dün aldığım saç maskem de yok!
Yusuf gözlerini kısıp şişelerin sıralanışına baktı.
Orada büyükçe bir keçi sütlü şampuan, dev bir Isırgan Özlü şişesi ve niyeyse yoğun koyu kahverengi renkte bir krem kutusu gözüme çarptı.
Şey… Annem getirdi bunları. Elinin altında olmasını istiyor galiba… diye mırıldandı, gözlerini benden kaçırarak.
Kolayına geldiyse! Yusuf, burada yaşamıyor annem! Aşağıya bak biraz da.
Eğilip küvetin altından plastik leğeni çıkardım. İçinde benim pahalı Fransadan aldığım bakım ürünlerim, lifim, jiletim…
Yani şimdi bu ne oluyor? Annem benimkileri leğene tıkıştırıp, kendi eşyalarını en öne çıkarmış!
Resmen benimkileri paspasın yanına layık gördü, kendi Isırganlı şampuanı baş köşede duruyor!
Yusuf derin bir nefes aldı.
Hatice, abartma. Annemin hali malum, biliyorsun. Ben geri dizerim seninkileri, hadi gel, akşam yemeğine oturalım. Annem, sana özel daha az baharatlı dolma yapmış.
Annemin dolmasını yemem dedim soğukça. Neden evimizde sürekli kalıyor? Neden her şeyde söz sahibi olmaya çalışıyor, Yusuf?!
Kendi evimde sanki misafirim; bana lütfetmişler de tuvaleti kullanmama izin vermişler gibi hissediyorum.
Eşim beni iterek çıktı, Yusuf ise sessizce leğeni yine küvetin altına sürdü.
Konut meselesi yüzünden milyonlarca kişi mağdur olmuştu ama bizim için öyle bir dert yoktu.
Yusufun, babasının babasından kalan, yeni yapılmış güzel bir 1+1 dairesi vardı.
Benimse anneannemden kalan sıcak, sevimli bir evim vardı.
Evlenince, oturmak için Yusufun evini seçtik: Hem yeni tadilat yapılmıştı hem de klima vardı. Benim evimi de düzgün bir aileye kiraya verdik.
Yusufun ailesiyle ilişkiler, silahlı tarafsızlık denilen ama temelde saygılı bir mesafeyle sürerdi.
Nermin Hanım ve hep sessiz, kibar eşi Ahmet Bey şehrin öbür ucunda otururlardı.
Haftada bir gün geleneksel çay, sağlıksal hal-hatır soruşları, karşılıklı güler yüzler…
Ah Hatice, iyice zayıflamışsın derdi Nermin Hanım, bana pasta dilimi uzatarak. Yusuf, karını beslemiyorsun iyice!
Anne, spor salonuna gidiyoruz ya diye geçiştirirdi Yusuf.
Hepsi bu kadar işte. Ne ani misafirlik, ne de karışan kayınvalide-hakimiyetleri.
Hatta arkadaşlarıma böbürlenirdim:
Kayınvalidem gibi insan zor bulunur. Hiç işime karışmaz, bana akıl vermez, Yusufa yük olmaz…
Bütün bu tablo, bir salı günü aniden tepetaklak oldu.
Otuz iki yıllık evlilikten sonra Ahmet Bey, ansızın valizini topladı, mutfak masasına Denize gidiyorum, arama! diye not bırakıp tüm iletişim kanallarını kapattı, çekip gitti.
Meğer orta yaş krizi denilen şey, gerçekten varmış ve o yaz üç sene üst üste birlikte gittikleri Çanakkale Kaplıcasında tanıştığı genç resepsiyonist hanıma gönlünü kaptırmış.
Altmış yaşındaki Nermin Hanım için dünya tersine döndü.
Önce göz yaşları, gecenin üçünde açılan telefonlar, aynı meseleyi defalarca anlatmalar başladı:
Nasıl yapar bana bunu? Hatice, neden, ah neden!?
Başta ben de çok üzüldüm. Yatıştırıcı ilaç aldım, onu kendim götürdüm, aynı şeyleri onuncu kez de olsa sabırla dinledim, Bu adam tam bir serseri! diye küfrettiğinde başımı salladım.
Ama sabrım çabuk tükendi o bitmeyen şikayetlere artık tahammülüm kalmamıştı.
Yusuf, sırf bu sabah beş kez aradı annen dedim bir gün kahvaltıda. Koridordaki ampulü takmanı istiyor.
Her şeyi anlıyorum da… Bu nereye kadar gidecek?
Hemen boynunu büktü:
Yalnız işte, Hatice. Kadıncağız hayatı boyunca bir adamın arkasında durmuş. Babam bir anda…
Ne olur kızma ona…
Ampulü kendisi de takabilir ya da bir tamirciyi çağırabilir. Ama illa senin ya da benim gelmemi istiyor. Benim işim mi bu?
Sonra, geceleri evine yatıya kaldı. Yusuf, annesine gidip gelmeye başladı.
Annem yalnız uyuyamıyor, Hatice dedi suçlu bir sesle. Sessizlik basıyormuş kadını. Birkaç gün kalıp gelir, olur mu?
Birkaç gün mü? dedim kaşlarımı çatarak. Yusuf, yeni evlendik, haftanın yarısını yalnız geçiriyorsam bu evlilik ne işe yaradı?
Hayatım, bu geçici. Annesi kısa zamanda toparlanır, düzelir her şey.
Geçici bir ay sürdü.
Nermin Hanım dört akşam ve gece oğlunu yanında istiyordu.
Sürekli tansiyonum çıktı, panik atak geçirdim diye bahaneler, musluğu bile kendi bozuyordu.
Yusuf iki ev arasında perişan olurken ben de o gün kaderimi belirleyecek bir hata yaptım.
***
Açık açık kayınvalidemle konuşma kararı aldım.
Şöyle yapsak, Nermin Hanım? dedim bir pazar yemeğinde. Madem evde yalnızlıktan sıkılıyorsunuz, gündüzleri bize gelseniz? Yusuf işte oluyor, ben de genelde evden çalışıyorum. Park burada, hava güzelken gezersiniz, bizde kahve içersiniz. Akşamları da Yusuf bırakır sizi evinize.
Garip bir ifadeyle baktı bana.
Aslında doğru söylüyorsun Hatice… Ne güzel düşündün, kızım. Ne diye kendi evimde oturup üzülüyorum?
Ben haftada birkaç kere geleceğini düşünmüştüm, gündüz geç gelir, akşamdan önce çıkar diye.
Ama Nermin Hanımın başka bir planı vardı: Saat tam yedi sabah kapıdaydı.
Kim o? diye uykulu gözlerle sordu Yusuf.
Kapıyı kendi açtı.
Benim! dedi Nermin Hanım canlı bir sesle. Size taze lor peyniri getirdim!
Yorganı başıma çektim.
Sabahın köründe nerenin loru bu… diye homurdandım. Yusuf, saat yedi! O saatte kimden buldu peyniri?
Annem erken kalkar zaten dedi Yusuf. Sen uyu, ben bakacağım.
Bundan sonra her günümüz cehennemdi. Nermin Hanım sekiz saat boyunca adeta evde yaşıyordu.
Ben dizüstüyle işime yoğunlaşmaya çalışırken, sürekli kafamın yanında:
Hatice, şu televizyondaki tozu neden silmedin? Al ben siliyorum şimdi.
Nermin Hanım, toplantım var, beş dakikaya başlıyor!
Ne toplantısı kızım, oturmuş bilgisayara resim bakıyorsun.
Hem bak, Yusufa gömlekleri şöyle ütülemezsin. Çizgiler şimşek gibi olmalı. Hadi göstereyim sana, müşterin falan gelene kadar zaman var nasılsa.
Her şey eleştiriliyordu.
Salatalık nasıl doğranmış? Yusuf çubuk ister, bu ne böyle küp küp.
Yatak nasıl serilmiş? Diğer ucu yere değmeli, bu hiç güzel olmamış.
Banyo nasıl kokuyor? Buram buram rutubet, hoş bir koku olmalı.
Bak Hatice, darılma diyordu kayınvalidem tencereye bakarken. Çorbayı tuzlu yapmışsın.
Ben Yusufu çocukken tuzsuz, hafif yedirdim. Midesi hassastır yavrumun, bilmiyor musun?
Canına okursun bu yemeklerle. Çekil bakayım, yeniden yapayım.
Gayet güzel olmuş çorba, dedim dişlerimi sıkarken. Yusuf dünden beri iki tabak içti!
Ah, o yavrum kırmasın seni diye, yoksa yemez. Ne kadar ince düşüncelidir oğlum…
Öğleye geldiğimizde sinirlerim alt üst olurdu.
Kahveye kaçar, saatlerce orada oyalanırdım; sırf o bıktırıcı sesi duymamak için.
Dönüşte ise daha fazla sinirlenirdim.
Bir gün mutfakta annemin favori kupası olan devasa, pembe Dünyanın En İyi Annesi yazılı kupa belirdi.
Sonra askıda yedek yağmurluğu, birkaç gün sonra da kocaman bir rafta yedek pijaması ve sabahlıkları sıraya girdi.
Niye burada sabahlık var? dedim kaldığımda ipek geceliklerimin yanına kocaman havlu gibi sabahlığını asmış.
E kızım, buradayken yoruluyorum, üstümü değiştirmek istiyorum. Sonuçta artık aynı ailenin parçasıyız, neden böyle surat asıyorsun?
Yusuf, şikayetlerimi hep aynı karşılıkla geçiştiriyordu:
Abartıyorsun Hatice. Kadın perişan, yalnız; bir raftan sana ne zarar geldi, ya?
Benim derdim raftan değil, Yusuf! Annen yavaş yavaş beni kendi evimden itiyor!
Ne var bunda, yardım ediyor işte; yemek yapıyor, döküp topluyor. Hem sen de ütüden hoşlanmazdın.
Kırışık giyerim daha iyi, onun ütüsüne kalırsam! diyordum.
Ama sanki sesim ona hiç ulaşmıyordu.
***
Banyodaki şişeler, son damlayı taşırdı.
Yusuf, gel lütfen, diye seslendi Nermin Hanım mutfaktan. Dolmalar soğuyacak! Hatice, sana az pul biberli yaptım, biliyorum acı sevmiyorsun.
Koşup mutfağa girdim. Kayınvalidem tabakları ustaca dizmişti.
Nermin Hanım, dedim sakince. Neden eşyalarımı küvetin altına yığdınız?
Tık bile demedi. Özenle Yusufun tabağına çatal koydu, sırıttı.
Ah canım Hatice, o şişeler mi? Neredeyse bitmişlerdi zaten, yer kaplıyordu.
Hem kokuları çok ağır geldi, başım ağrıdı.
Ben kendi doğal ürünlerimi koydum. Seninkileri de aşağı koyup topladım, düzen olsun dedim.
Sorun olmaz herhalde? Zaten oraya çekidüzen gerekiyordu.
Olur mu hiç! dedim. Burası benim banyom. Eşyalarım benim, bu ev de öyle!
Amma yaptın kızım, dedi Nermin Hanım teatral bir nefesle sandalyeye otururken. Yusufun evi burası.
Sen de evin kadınısın tabii… Ama koca evinde anneye hürmet gerekir.
Kapıda bekleyen Yusufun yüzü bembeyaz oldu.
Anne, böyle konuşma… Hatice’nin de evi var, sadece burada yaşıyoruz…
Ne evi kızım, dedi kayınvalidem elini sallayarak. Anneanneden kalma, kuytu köşe bir yer.
Yusuf gel, yemeğini ye. Karın yine gergin, aç kaldı herhalde.
Ona baktım. Bekledim.
Anne, yeter. Çizgiyi geçtin. Topla eşyalarını, başına çal demesini bekledim.
Bir dakika bekledi, gözleri annesinden bana gitti, geldi ve… Oturup yemeğe başladı.
Hadi Hatice, gel otur, konuşalım. Anne sen de hata yapmışsın, eşyaları karıştırmasaydın…
Bak gördün mü! dedi Nermin Hanım zaferle. Oğlum anladı.
Sen de çok kıskançsın Hatice. Her şey ortak olmalı ailede.
Sabrım bitti artık.
Her şey ortak mı? Güzel. dedim ve çıkıp mutfaktan gittim.
Yusuf bir şeyler söyledi arkamdan, duymadım. Bavullarıma yirmi dakikada eşyaları doldurdum.
Banyonun şişelerini bile almadım, yenisini alırım dedim.
Evden çıkarken yanımda iki ayrı ses vardı: Biri Yusuf, dur gitme diye yalvaran; diğeri Nermin Hanım, arada iğneyle laf sokan.
***
Geri dönmedim. Boşanma davasını hemen açtım.
Yusuf hâlâ her gün arıyor, dönmem için yalvarıyor. Kayınvalidem ise cümle eşyasını oğlunun evine taşımış durumda.
Aslında istediği şey buydu. Ve ben de şu dersi aldım: Kendi sınırlarını baştan koymazsan, insan en sevdiği yerden, kendi evinden bile sürgün olurmuş.




