Sabah Yürüyüşü
Asansör kapısında yine bir kağıt, bantla yapıştırılmış: “ÇÖPLERİ ÇÖP KUTUSUNA KOYUNUZ.” Bant neredeyse düşmek üzere, kağıdın köşeleri kıvrılmış. Holdeki ışık titriyor; bir yanıp bir sönüyor apartman Whatsapp grubundaki ruh halini andırıyor.
Ben, Nihat Bey, elimde anahtarlarla durmuş, altıncı katta matkabın duvarın öte yanında bir cızırtı tuttuğunu, sonra kestiğini, sonra yeniden başladığını dinliyordum. Sese öfkelenmiyordum aslında. Kızdığım, hep aynı şeydi: Her olayın tartışmaya dönmesi. Biri grupta büyük harflerle yazıyor, diğeri iğneleyici bir yanıt veriyor, başkası kapının önündeki başkasının ayakkabısının fotoğrafını paylaşıyor, sanki ahlaki çöküşün resmi gibi. Hep birileri benden de bir şey bekliyor gibiydi; aslında tek istediğim, kafamın içinde huzurdu.
Eve çıktım, alışveriş poşetini mutfağa bıraktım, pardösüyü çıkarmadan telefonu açtım. Grupta en üstte bir mesaj: “KİM ARABASINI GECE PARKTA BIRAKTI?” Altında bir tekerlek fotoğrafı. Sonra, “KİMSE APARTMANDA SELAM VERMIYOR.” Mesajları kaydırdım. Göğsümde alışkanlık olmuş bir huzursuzluk yükselirken, birden fark ettim: Başkalarının tartışmalarının tanığı olmaktan çok yorulmuşum. Ve kendi içimde de buna katkı sağlamaktan, sessizce bile olsa, usanmışım.
Ertesi sabah erken kalktım. Uykumu aldığımdan değil, vücudum sanki eski bir çalar saat gibi, istemsiz, kendiliğinden çalışıyordu. Odada serinlik vardı; kaloriferler fokurdarken ceketimi sırtıma aldım, neredeyse hiç giymediğim spor ayakkabılarımı buldum, çıktım merdiven holüne. Orası her zamanki gibi kokuyordu: Biraz toz, eski korkuluklardan kalma boya, bir de ismini koymak istemediğim o nötr koku.
Asansörün yanında durdum, ilan panosuna baktım. Sayacı okuma, kayıp bir kedi, “kat malikleri toplantısı” konulu çıktılar asılıydı. Önceden hazırladığım kağıdı dikkatlice iğneyle panoya tutturdum.
“Sabah mahalle turu. Sohbet ya da zorunluluk yok. Katılmak isteyenler 07:15te girişte buluşalım. Sadece yürüyüp dağılıyoruz. Nihat B.”
Bunu yazmak bana o kadar kolay gelmişti ki kendime şaşırdım. “Haydi dost olalım”, “İnsan olalım” lafları yok; yalnızca adım adım yürüyüş.
Saat 07:12de, kapı önünde elimde anahtarlar ve telefon, kafamda bere, bekliyordum. Kimse gelmezse, bir dakika oyalanıp sessizce eve dönerim diye düşünüyordum.
Kapıdan, kırk beş yaşlarında, saçları düzgün toplanmış bir kadın çıktı; yüzünde hep bir tedirginlik vardı.
Ilana siz mi geldiniz? dedi, atkısını düzelterek.
Evet, dedim. Ben Nihat.
Selin. Doktor yürüyüş önerdi, sırtım rahatsız. Yalnız başıma sıkıcı oluyor, dedi, ardından hemen sanki özür dilercesine ekledi: Çok da konuşmam.
Gerek de yok, dedim.
Bir dakika sonra, hafif kambur bir adam, koyu renk montuyla geldi. Selam verip vermemek arasında kaldı, sonra,
Günaydın. Ben Murat. Beştenim, dedi.
Altıdanım, dedim refleksle, çünkü herkesin hangi katta oturduğunu bilirdim. Kendimi yine insanların yerini belirlemeye zorlamış buldum.
Murat gülümsedi.
Altıysa altı. Yanlış söyledim.
Dördüncü kat, sporcu adımlı altmışlarında bir adam, adı Recep, sorgusuz yanımıza geldi.
Recep, dedi. Zaten her sabah yürüyorum. Hep yalnızım sanıyordum.
Saat 07:16 olduğunda yürümeye başladık. Basit bir rota seçmiştim: Mahallenin çevresi, bakkalın önü, komşu apartmanın bahçesi, okulun yanı ve geri dönüş. Yerdeki kar bastırılmış, yer yer buz tutmuştu. Hava soğuktu, başta herkes sessiz; adımlarımıza kulak veriyorduk.
İlk dakikalar vücudum direniyordu. Sonra bırakıp uyum sağlamaya başladı. Sessizliği kafamda bir tür boşluk oluşturdu ama öyle korkutucu, kasvetli değil; işlevsel, sanki yeni bir sayfa açılmış gibi.
Köşede Murat sordu:
Şaka sanmıştım, “konuşmak yok” kısmını. Bizde her zaman konuşma olur.
Konuşmak isterseniz olur, dedim. Ama rapor zorunlu değil.
Selin hafifçe güldü, ardından sırtını tutarak yüzünü buruşturdu.
İyi misin? dedim.
İdare eder. Yeter ki birden durmayayım.
Recep hep sabit adımlarla yürüyordu. Dönüşte dedi ki:
Güzelmiş. O toplantılar olmadan, sadece yürü.
07:38de geri döndük. Kapının önünde, kısa bir suskunluk oldu, sanki kısa bir toplantı bitmiş gibi.
Yarın? dedi Selin.
Gelirseniz, dedim.
Gelirim, dedi Murat ve vedalaşmak yerine elini kaldırdı.
Ertesi gün üç kişi olduk. Recep gelmedi, ama dördüncü kattan komşu Gülbahar göründü; kırk yaşlarında, canlı montuyla, sanki “burada bir tarikat var mı” diye kontrol etmeye gelmiş gibiydi.
Sadece bakacağım, dedi, ismini söylemeden.
Buyurun, dedim, “kural” anlatmaya girişmemek için yürüdüm.
Gülbahar önce mesafeli yürüdü, sonraki hafta ikinci turda konuşmaya başladı:
Bu “birlikteliklere” karşıyım aslında. Sonra para toplamaya başlarlar, yatırmayan kötü ilan edilir.
Para toplanmaz, dedi Murat. Ben de istemem. Boşandıktan sonra toplu kasalara alerjim var.
O “boşanma” kelimesini duydum, sormadım. Başkasının acısı, laf olsun diye tartışma konusu, sonra da silah olur, bilirim.
Yürüyüşler yavaşça ritüele dönüştü. 07:15te buluşup, 07:40ta dağılıyorduk. Kimi zaman biri gelmiyor, sonra tekrar katılıyordu. Selin, yanında minik bir su şişesi taşıyor, yürürken su içiyordu. Murat bir gün bere takmadan gelip kendi kendine söylenmişti ama bırakmadı. Gülbahar basta ayrı yürüse de sonra yakınlaştı.
Bir garip şekilde, bu davranış apartmana da yansıdı. İnsanlar daha çok selam vermeye başladılar. Bu “mecburi” hissetmekten değil; sabah o kalkan zırhlar olmadan birbirimizi görmüş olmaktan.
Bir gün, hastaneden dönüşte, asansör önünde Recepi gördüm, düğmeyle uğraşıyordu.
Asansör arızalı mı? dedim.
Yok, sağlam. Sadece kararlı basmak lazım, dedi.
Bastı, asansör hemen geldi. İçerde lamba sarı sarı, ayna çizik. Recep aniden:
Bu yürüyüş iyi oldu. Ben kimsem yok sanıyordum. Demek ki yanılmışım.
Başımı salladım, içimde sıcak bir şey yükseldi, ama duygusal bir duruma dönmesin diye hemen savuşturdum. Demek ki bir insanı hafifletmişiz.
Ufak yardımlar kendiliğinden çıktı. Bir sabah Murat, Selinin ayakkabı bağını gösterdi, düşmesin diye. Selin sonra grupta “Ayakkabı bağımı uyardığınız için teşekkür ederim, yoksa düşerdim,” yazdı. İsim yoktu, ama kelimede gülümseme vardı.
Gülbahar bir gün apartman önüne, basamaklar buzlanmasın diye bir poşet tuz bıraktı.
Herkes için değil, kendim için. Düşmeyeyim diye, dedi.
Yine de sağ ol, dedim.
Birlikte tuz serptik, sonra eldivenine silkeleyip, mırıldandı:
Neyse, madem buradasınız
Grupta büyük harfli mesajlar azaldı. Tartışma tamamen bitmedi; çöp veya park yeri konuşuluyordu hâlâ. Ama arada biri, “Bağırmadan da anlaşabiliriz,” yazınca bu, ezberden slogan gibi değil, “biz insan gibi de konuşabiliriz” hatırlatmasıydı.
Kasım biterken, altıncı katta genç bir adam, köpeğiyle yaşayan Emir tekrar tadilata başladı. Bu tadilat öncekilerden farklıydı, çünkü akşam matkabı hiç susmuyordu. Grupta hemen mesaj seli: “Yeter, çocuk var!”, “Insanlık kalmadı.” Gülbahar da yazdı: “Kim olduğunu biliyorum, hep böyle. Umrunda mı sanki?”
Sabah yürüyüşünde Selin, adımlarını bile sinirli atıyordu.
O yaptı, dedi, okulu geçerken. Altımda. Dün gece ona kadar. Saatlerce başımda matkap sesi Sonra kafamda hâlâ devam etti.
Murat omuz silkti.
Yasaya göre ona kadar, eğer fazla aşırı değilse
Bana yasa anlatma, sertleşti Selin. Ben saygı arıyorum.
Gülbahar, genelde takılırken, bu sefer ciddiydi:
Bir zahmet enseleyelim. İmza toplayıp polise, görsün gününü!
O anda, dün dostça olan grubun, tekrar “biz ve o” cepheleşmesine nasıl da hızlı dönebileceğini fark ettim. Beni tadilattan çok tedirgin eden buydu.
İmza işleri dursun. Önce konuşulur, dedim.
Onunla mı? Şaka mı ediyoruz? diye Gülbahar duraksadı.
O da insan, dedim. Biz komisyon değiliz.
Murat dikkatlice baktı:
Siz mi konuşacaksınız?
İstemiyordum. Keşke kendiliğinden sessizleşseydi. Ama farkındaydım; bu topluca yüklenme olursa, sabah turları dağılırdı.
Konuşurum, ama tek başıma değil. Kalabalık olmasın.
Gelirim, dedi Murat.
Aynı akşam altıncı kata çıktık. Önceden, Emire özelden, “Bir şey konuşabilir miyiz? Nihat, apartmandan,” diye yazmıştım. On dakika sonra, “Buyurun, evdeyim,” dedi.
Kapısında, ağzı sıkı bağlı tadilat poşetleri vardı. Dağınık değil, dikkatli bu bile önemliydi. Zili çaldık, matkap susmuştu.
Emir kapıyı açtı; t-shirtlü, elleri tozlu. Orta boy, kızıl köpeği hemen yanaşır gibi oldu, sonra içeri geri gitti.
Merhaba, dedi temkinli. Sorun mu var?
Kavga etmeye gelmedik, dedim, laf biraz acemice çıktı, ama başka türlüsü de yoktu. Bir ricamız var Tadilat hakkında.
Murat sustu.
Akşam dokuzu geçmemeye çalışıyorum, dedi Emir hızlıca. Gündüz ustalar gelemiyor, akşam kendim uğraşıyorum. Yetişmem lazım.
Anlıyorum, dedim. Ama üst katta Selin var, sırtı rahatsız, dinlenemiyor. Gece ona kadar olunca zor oluyor.
Emir iç çekti.
Sırtı olduğunu bilmiyordum. Herkes her zamanki gibi grupta yazıyor, ama yüz yüze gelince kimse konuşmuyor.
Ufak bir suçluluk duydum. Gerçekten yüz yüze konuşmak nadir.
Şöyle yapalım, dedim. Hangi gün size akşam ses yapmak şart ise önceden yazın, kalan günlerde daha erken bitirin. Çöpü de gece bırakmayın, olur mu?
Emir poşetlere baktı:
Sabah arabayla hemen atıyorum. Evde kalmasını da istemem.
İyi, dedi Murat. Peki saat konusu?
Akşam dokuzdan fazlası nadiren O zamanda gruba haber veririm, haftada birden sık olmaz.
Başımı salladım.
Bir de Köpeğiniz geceleri havlıyor, bazen
Emir yüzü kızardı.
Ben çıkınca yalnız kalıyor. Oyuncak alırım ona, belki oyalayabilir. Eğer başka bir şikâyet olursa, doğrudan bana söyleyin, gruptan önce olsun.
Ayrıldık. Merdivende Murat sessizce:
Normal çocukmuş. Sadece genç ve yalnız.
Hepimiz kendi çapımızda yalnızız burada, dedim, sesli söylememe ben de şaşırdım.
Ertesi gün Emir gruba yazdı: “Komşular, tadilat akşam 21:00e kadar olacak. Gerekirse önceden yazarım, çöp sabaha kadar dışarıda kalmaz.” Biri emoji, biri yok. Gülbahar “Göreceğiz” yazdı, ama büyük harf yoktu.
Sabah yürüyüşünde Gülbahar yine gergindi.
Gittiniz mi? dedi.
Gittik. Anlaştık, dokuz dedik, önceden haber verecek.
Hepsi bu mu? Zafer bekler gibiydi, sanki yöntemi haklı çıkmalıydı.
Bu kadar. Kazanma derdimiz yok ki, dedim.
Yutkundu, döndü yürüdü. Birkaç dakika sonra, bakmadan,
Yine gürültü olursa yazarım, dedi.
Yaz, dedim sakince. Ama önce ona.
Selin sessizce yanımda:
İyi ki linç başlatmadınız. Bir darbe daha kaldıramazdım.
Boğazım düğümlendi. Derin nefes aldım, soğuk içimi sarsınca açıldı.
Sonra Recep gelmemeye başladı. Posta kutusunda karşılaştık.
Ortalıkta yoksunuz, dedim.
Diz, kısa kesti. Doktor dinlendirdi.
Üzüldüm, dedim.
Siz yürüyün, ben camı açıyorum, bakarken sizinle yürüyorum gibi.
Hem komik hem de duygusal bir şeydi.
Yılbaşında, sabah yürüyüşleri artık bir alışkanlık oldu; ben, Selin ve Murat üçlüsüyle devam ediyorduk. Gülbahar ara ara gelir, birkaç gün kaybolur, sonra sanki “burası yıkıldı mı” diye bakmaya dönerdi. Emir de, yorucu bir günün ardından bazen katılırdı; tek kelime etmeden, karın çıtırtısını dinleyerek yürür, önce ayrılırdı.
Apartman birden cennet olmadı. Çöp hâlâ kapıya bırakıldı, park hâlâ kavga konusu, grupta ara sıra eski tartışmalar yükseldi. Lakin artık içimde, bu mahallede sadece huzursuzluk değil; farklı bir şeylerin de başlanabileceğine dair bir iz kalmıştı.
Ocakta, bir sabah, 07:14te çıktım. Murat kapının önünde montunu çekiyordu. Başını kaldırdı:
Günaydın Nihat Bey.
Günaydın Murat.
Selin, dikkatlice tuzlanmış basamaklardan indi:
Merhaba, sırtım bugün idare ediyor, dedi, sanki zafer kazanmış gibi tebessümle.
Gülbahar uykulu, huysuzluksuz yaklaştı:
Katılıyorum, ama Whatsapp konuşulmasın, dedi mırıldanarak.
Anlaştık, dedim.
Beraber çıktık. Adımlarımız tam uyumlu olmasa da bir ahenk içinde birleşti. Köşede Murat, Seline kayınca tuttu, o kadar doğal bir hareketti ki teşekkür bile edilmedi.
Dönüşte Emir, köpeğiyle kapıda bekliyordu. Selamladı:
Günaydın. Ben birazdan çıkacağım, işe gidiyorum. Ama o gün gelip beni dinlediğiniz için sağ olun.
Başımı salladım.
Aynı binada oturuyoruz, dedim.
Artık bu bir slogan gibi değil, gerçekten yaşadığım bir hakikatti.
Ve şimdi, bu sabah yürüyüşlerinin bana öğrettiği bir şey varsa; biz kapılarımızı, duvarlarımızı, bardaktan taşan sabırsızlığımızı bir kenara bırakıp sessizce omuz omuza yürüyünce, birbirimiz için hayatı bir nebze kolaylaştırabiliyoruz. Dışarıdan her şey aynı görünse de, içimde artık bu mahalleye dair yeni ve umutlu bir ses var.




