Bir gün Asumana WhatsApptan bir fotoğraf geldi; kareli defter sayfası, mavi tükenmezle el yazısı, altta imza: Senin deden, Nihat. Yanında da annesinden kısa bir mesaj: Artık böyle yazıyor. Dönmek istemiyorsan cevap vermeyebilirsin.
Asuman fotoğrafı büyütüp satırları okumaya çalıştı.
Asumancığım merhaba.
Mutfaktan yazıyorum sana. Yeni dostum var burada glukometre. Sabahları, fazla ekmek yedim mi hemen azar işitiyorum ondan. Doktor yürüyüş yap dedi ama nereye yürüyeceğim, tüm dostlar mezarda, sen de İstanbuldasın. Ben de hatıralarımda gezmeye başladım.
Mesela bugün düşündüm, yetmiş dokuzda arkadaşlarla Haydarpaşada vagon boşaltıyorduk. Kazandığımız para üç-beş kuruştu, ama arada el altından iki kasa elma kaçırabiliyorduk. Kasalar ahşaptı, yanlarında demir saplar Elmalar ekşi, yeşil, ama yine de bayram havası olurdu. Doğrudan istifin üstünde, çimento çuvalları üstünde yerdik. Eller toz içinde, tırnaklar kirli, dişlerimizin arasından kum geliyordu Ama lezzetliydi.
Bunları neden anlattım, bilmem. Sana akıl vermek gibi bir niyetim yok, herkesin hayatı kendine. Benimki şimdi tahlil, reçete.
İstersen haber et, havalar nasıl, finallerine hazır mısın?
Senin deden, Nihat.
Asuman hafifçe güldü: Glukometre, tahlil. Altta saat: 1 saat önce gönderildi. Annesini aradı, açmadı. Demek ki gerçekten artık böyle.
Sohbeti kaydırdı. Dededen son mesaj bir yıl önceymiş: bayram tebriği, bir de okul nasıl gidiyor. Asuman sadece emojiyle dönmüş, sonra susmuş.
Bir süre kareli sayfa fotoğrafına baktı, sonra cevap penceresini açtı.
Dede selam. Hava +3, yağmurlu. Sınavlar yakında. Elmanın kilosu artık 75 lira. Elma işi kötü burada.
Asuman.
Biraz düşündü, Asumanı sildi, Torunun Asuman yazıp gönderdi.
Birkaç gün sonra annesi yeni bir fotoğraf yolladı.
Asumancığım merhaba.
Mektubunu üç kere okudum, dedim ki bunun cevabı ayrıntılı olmalı. Burada da hava seninkiyle aynı, ama sizin havalı su birikintileriniz yok. Sabah kar, öğleye su, akşam buz. Birkaç kez düşecektim az daha, demek ki henüz zamanı değil.
Madem elmayı konu ettin, sana ilk işimi anlatayım. Yirmi yaşımdaydım, fabrikanın birinde çalışmaya başlamıştım. Asansörlere parça üretiyorduk. Gürültü, toz, ve lekesi çıkmayan lacivert iş pantolonları Parmaklarımda hep kıymık, tırnaklarım yağ içinde olurdu. Ama elimde giriş kartım olduğu için gururlanırdım, büyük adam oldum diye.
Ama en güzeli maaş değil, öğle yemeğiydi. Fabrika yemekhanesinde ağır kaselerde mercimek çorbası, erken gidersen fazladan ekmek Hep birlikte sessizce yerdik. Konuşacak halimiz de kalmazdı. Kaşığı tutmak İngiliz anahtarı taşımaktan zor gelirdi.
Şimdi, tabii sen bunları arkeoloji gibi buluyorsun. Ben de bakıyorum geriye, acaba o zamanlar mutlu muydum, yoksa düşünmeye fırsatım mı yoktu?
Sen ne yapıyorsun okuldan başka? Çalışıyor musun? Yoksa sizde artık herkes bir icat mı peşinde?
Deden, Nihat.
Asuman bunu okurken sıra bekliyordu, Kadıköyde bir büfede dürüm almak için. Etrafta biri tartışıyor, biri gülüyordu; arka fonda reklam gürültüsü Asuman tekrar tekrar mercimek çorbasını ve ağır kaseleri okudu.
O anda bir cevap yazdı, tezgaha yaslanmışken:
Dede selam.
Ben de ara sıra kurye olarak çalışıyorum. Yemek, bazen evrak taşıyorum. Giriş kartım yok, her şey bir uygulamada ama o da sık sık donuyor. Bazen öyle acıkıyorum ki, eve gitmeye vakit kalmıyor. Ucuz ne varsa alıp apartman girişinde ya da bir arkadaşın arabasında yiyorum. Sessizce.
Mutlu muyum, bilmiyorum. Düşünmeye de fırsat yok aslında.
Ama yemekhane çorbası kulağa iyi geliyor.
Torunun Asuman.
Start-uplardan bahsedecekti ama dedenin anlaması uzun sürer diye bıraktı.
Sonra gelen cevap kısa çıktı:
Asumancığım merhaba.
Kurye olmak ciddi iş. Şimdi seni kafamda bilgisayar başında değil, hep bir yerlere koşuşturan bir kız gibi canlandırdım.
Madem işten bahsettin, ben de bir ara inşaatta çalışmıştım. Vardiya sonrası, para yetmeyince Tuğla taşırdık beşinci kata tahta merdivenden. Burnuma kadar tozla dolardım. Akşam ayakkabıyı çıkarınca içinden kum çıkardı. Babanannen kızardı, linolyumu mahvettin diye.
Ama en garibi ne biliyor musun? O zaman çektiğim yorgunluktan çok bir detayı hatırlıyorum: Orada İsmail Abi derdik birine. Her sabah herkesten önce gelir, ters çevrilmiş bir kovanın üstünde patates soyardı. Eski bir tencereye atar, öğlenin sıcağında ocakta kaynatır, katı haşlanmış patates kokusu bütün inşaatı sarardı. Ellerimizle yer, kağıt külahdan tuz dökerdik. O patatesten lezzetlisi olmazdı bana göre.
Şimdi marketten aldığım patatese bakınca o tadı bulamıyorum. Belki de mesele patateste değil, yaşta.
Sende nasıl? Gerçekten yorgunken ne yiyorsun? Kuryelik hariç, hakikaten kendine hazırladığın bir şey var mı?
Deden, Nihat.
Asuman bu sefer hemen dönmedi. Gerçekten yemek deyince aklına geçen kış 12 saatlik vardiyanın sonrası geldi. 24 saat açık marketten mantı almış, yurdunda eski bir tencerede kaynatmıştı. Daha önce biri o tencerede sosis haşlamıştı. Mantılar dağıldı, suyu bulanık oldu ama cam kenarında, masa olmadığı için ayakta hepsini yemişti.
Ertesi gün yazdı:
Dede merhaba.
Yorulunca genelde yumurta kırarım. İki ya da üç, bazen sucuk da koyarım. Bizim tavanın hali içler acısı ama iş görüyor. Yurtta İsmail Abi yok, ama sürekli bir şeyleri yakan ve küfür eden bir oda arkadaşım var.
Yemekten bu kadar bahsetmen; eskiden aç mıydın, yoksa şimdi mi?
Torunun Asuman.
Son cümle ağır geldi, gönderdikten sonra pişman oldu. Ama silene kadar gitmişti.
Bu sefer dede çok hızlı döndü:
Asuman.
Açlık meselesi güzel soru olmuş. O vakitler gençtim ve hep açtım. Çorbaya, patatese, süte ama aynı zamanda motora, yeni ayakkabıya, belki ayrı bir odaya da Kimseyle paylaşmadan alışverişe girip para saymadan çıkmak isterdim. Genç kızlar bana baksın isterdim, görüp geçti geçsin değil.
Şimdi doyuyorum, hatta doktor azarla azarla. Herhalde yemekten çok, anlatması kolay diye ondan bahsediyorum. Duyguları anlatmak, çorbayı tarif etmekten zor.
Sen sordun ya; bir olay anlatayım, ders vermece yok söz.
Yirmi üçümdeydim. Senin babaannenle yeni yeni görüşüyordum, ama aramız hep sarsaktı. Fabrikada kuzeye işçi arandığını duydum, para orada iyiydi, iki senede araba alınırdı hesapta. Hayallerimi anlatmaya başladım. Ama babaannen, annesi hastaydı, işi vardı, gitmem ben karanlığa, soğuğa dedi. Ben de ona beni aşağı çekiyorsun dedim, daha da kırıcı oldum galiba.
Yalnız gittim. Altı ay sonra yazışmalar bitti. İki yıl sonra döndüm; arabam vardı, param vardı ama o başkasıyla evlenmişti. Yıllarca beni sattı diye anlattım. İçimde ise başka bir gerçek vardı: Ben insan değil parayı seçtim, metalin peşinden gittim. Kendime bunu kabullendirmek uzun sürdü.
Heh işte böyle. Sorarsan, o zaman kendimi güçlü, haklı sanıyordum. Sonra da yıllarca hiçbir şey hissetmiyorum numarası yaptım.
İstersen cevap verme. Büyüklerden hikaye duymak zordur, anlarım.
Deden, Nihat.
Asuman satır aralarını defalarca okudu. Suçluluk kelimesine takıldı kaldı. Dede kendi bahanesini hiç sunmamıştı.
Cevaba başlamadan sildi: Pişman mısın? Sildi: Peki kalsaydın? Sonunda bambaşka bir şey yazdı:
Dede merhaba.
Teşekkür ederim böyle yazdığın için. Açıkçası ailede herkes babaannemi sanki hep babaannenmiş gibi anlatıyor, başka ihtimali yokmuş gibi.
Ben yargılamıyorum. Ben de geçenlerde birini, işi insanın önüne koydum. Bir kız arkadaşım vardı, yeni kuryelik işe girmiştim. İyi vardiyalar gelince hep çalışmaya başladım. O görüşemiyoruz, her an elinde telefon dedi. Ben de biraz sabret deyip geçiştiriyordum.
En sonunda o beklemekten yoruldum dedi. Ben de ona sorun senin, bilmem ne dedim, daha sertini söyledim, anladın.
Şimdi gece yurda dönüp yumurta kavururken düşünüyorum, insanı değil parayı tercih ettim galiba. Sonra da bu doğruydu diye numara yapıyorum.
Sanırım ailede böyle bir huy var.
Asuman.
Bu sefer dedenin mektubu kareli değil, çizgili sayfadaydı. Annem ses kaydında defteri bitti artık dedi.
Asuman.
Aileden gelen huy meselesi güzel, ama aslında her kafada gizli. Alkol mü? Dedesi de içerdi. Bağırmak mı? Ananem hep sertti. Gerçekte insan her seferinde kendisi karar veriyor, ama suçu mirasa yüklemek kolay.
Kuzeyden döndüğümde, Hayatım başlıyor dedim. Arabam, oda, kenarda para Ama her akşam yatağa oturur, öyle öyle kalırdım. Etrafta kimse yok, atölyede usta değişmiş Eve dönünce sadece toz, eski bir radyo.
Bir gün gitti, olmayan babaannenin evinin önüne Karşı kaldırımda dikildim. Bir camda ışık, birinde karanlık. Kapıda pencerede bekledim, ayaklarım donana kadar. Sonra bebek arabasıyla çıktığını gördüm. Yanında bir adam, kolundan tutmuş. Bir şeyler konuşup gülüştüler. Bir ağacın arkasında saklandım çocuk gibi. Onlar dönüp gidene dek baktım.
O an anladım ki bana kimse ihanet etmedi. Ben yolumu seçmişim, o da kendi yolunu. Bunu kendime on yıl sonra itiraf edebildim.
Sen yazmışsın ya, iş seçtin sevgili yerine. Belki işi değil, önce kendini seçtin. Şimdi belki kendini ayakta tutmak, sinemaya gitmekten önemli. Bu ne iyi, ne kötü; sadece gerçek.
Şu var, biz bu ülkede şimdi bu değil, daha çok bunu istiyorum demeyi bilmiyoruz. Yerine koca laflar, sonra herkes alınır.
Bunu yazmamın sebebi, hadi koş eski sevgilini ara demek değil. Dönmeli misin bilmem. Ama belki bir gün sen de bir pencerenin altında bekler, daha dürüst davransaydım olurdu dersin.
Yaşlı deden Nihat.
Asuman yurthanesinin penceresine oturmuş, elinde telefon, dışarıda arabalar, aşağıda biri sigara içiyor. Karşı odadan basslar duvarı titretirken okudu bunları. Eski sevgilisinin camına bakıp beklediği geceyi hatırladı; ışık, perde, birinin çıkacağını sanması Kimse çıkmamıştı.
Şimdi şöyle yazdı:
Dede selam.
Ben de cam altı bekledim. O bir adamla çıktı. Onun sırt çantası, kızın market poşeti. Gülüştüler. O an, beni sildiler sandım. Şimdi seni okuyunca, belki de kendi ayağımla çıktım diyorum.
Sen on yılda anlamışsın, belki ben biraz daha çabuk öğrenirim.
Geriye koşmayacağım. Ama artık boş vermiş gibi davranmam.
Torunun Asuman.
Sonraki mektup bu kez tamamen başka bir konudaydı.
Asumancığım.
Bir ara paradan sormuştun. Anında cevap yazamadım, zor konu. Şimdi anlatayım.
Bizde para hep hava gibiydi: ya yokluğu konuşulur, ya lodos gibi fazlası. Senin baban küçükkken bir gün gelip kaç para kazanıyorsun diye sordu. O ara ek iş bulmuştum, maaş fazla. Gururla söyledim. Vay be, zenginsin dedi. Gülümsedim, geçiştirdim.
İki yıl sonra işten çıkardılar, maaş yarıya indi. Babana yine maaşı anlattım, neden az, kötü mü çalışıyorsun dedi. Birden patladım, anlamıyorsun, laflar havada Sadece rakamların anlamını çözmeye çalışıyordu çocukça.
Yıllarca o gün hatırladım, oğluma para sorulmayacağını öğrettim galiba. O da büyüdü, kendi çabasıyla para kazandı ama bana hiçbir zaman parayla ilgili soru sormaz oldu. Sanki derdimi kendi anlamalı gibi düşündüm hep.
Seninle aynı hataya düşmek istemiyorum. O yüzden açık yazacağım. Emekli maaşım küçük, ama ilaç, ekmek yetiyor. Araç alacak hal yok, gerek de yok artık. Diş için biraz biriktiriyorum. Eskiler iş görmüyor.
Sen nasılsın? Geçinebiliyor musun? Aç mısın, yerde mi yatıyorsun?
Yanıtlamak zor gelirse, fena değilim yazsan da olur.
Deden Nihat.
Asumanın içi daraldı. Eski günlerde babasına maaş ne kadar deyince üstü kapalı espriler, ya da büyüyünce öğrenirsin cevabı verildiği geldi aklına. Sonunda hep parayla ilgili sormanın ayıp olduğuna inanmıştı.
Uzunca düşündü, sonra şöyle yazdı:
Dede selam.
Aç kalmıyorum, yerde yatmıyorum. Bir yatağım var, idare eder. Yurdun kirasını kendim ödüyorum, babamla öyle ayarlaştık. Bazen geç kalıyorum ama atmadılar şimdilik.
Yemek parası var, ama fazlasına kaçmıyorum. Sıkışınca fazla mesai alıyorum, sonra zombi gibiyim. Bu benim seçimim.
Sen sordun ya, ben de sormak isterim: Sen idare edebiliyor musun? Aslında yazmışsın, ama ben hep büyüklerden net duymadım, ona alışık değilim. O yüzden teşekkür ederim.
Asuman.
Uzunca telefona baktı, sonra bir mesaj daha ekledi:
Bir gün canın bir şey almak ister de bütçen yetmezse, haber et bana, tamam mı? Elimden geldiği kadar destek olurum, hiç değilse bilmek isterim.
Ve gönderdi, geri vazgeçmeden.
Dedenin cevabı, gözü en zor okunanıydı; harfler yamuk, satırlar eğri büğrüydü:
Asuman.
Yetersiz kalırsam haber et diye yazdın ya, önce gerek yok diyecektim, sonra yeni motosiklet isterim diye şaka yapacaktım. Hep güçlü görünmek için uğraştım, sonunda da torunundan minicik şey istemeye bile utanır oldum.
O yüzden böyle yazacağım: Bir gün çok ihtiyacım olursa, önemli değil numarası yapmamaya çalışacağım. Şimdilik çayım, ekmeğim, haplarım ve senin mektupların var. Duygusal görünmesin, gerçekten listem bu.
Biliyor musun, önceleri aramızda dağlar var sanırdım; sen o teknolojik uygulamalarınla, ben eski radyomla Şimdi sana bakınca, aslında ne çok benzeriz. İkimiz de istemeyi, içimizi göstermeyi sevmiyoruz.
Hazır böyle içtenleşmişken, ailede konuşulmayan başka bir sey anlatayım dedim.
Senin baban doğduğunda, hiç hazır değildim. Yeni işe girmişim, yurttan küçük oda Şimdi rahatlayacağız derken bir bebek, ağlama, uykusuzluk. Gece nöbetinden dönerdim, oğlan bağırır. Bir kere tepkiden süt şişesini duvara fırlatıp kırdım. Süt yere yayıldı. Babaannen ağladı, çocuk ağladı, ben çekip gitsem diye düşünmeye başladım.
Gitmedim sonuçta, ama yıllarca bunun nevrozdan ibaret olduğunu anlattım. Gerçekte, kaçmaya çok yaklaşmıştım. O an gitsem, senin bu mesajlarını okumuyor olacaktım.
Bunu anlatmamın sebebi, dedenin süper kahraman olmadığını bil istedim. Ben de kimi gün çekip gitmek istedim, hepsi bu.
Bu satırlardan sonra bana yazmak istemezsen anlarım.
Deden Nihat.
Asumanın içi bazen soğudu, bazen yandı. Dedesinin yıllarca kafasında canlanan yumuşak battaniye, mandalina kokusu imgesi başka bir şeye büründü: yorgun adam, yurtta bir oda, ağlayan çocuk, yerde süt…
Geçen yaz çocuk kampında çalışırken hep ağlayan bir oğlana bağırdığı, fazla sert tuttuğu anı aklına geldi. Çocuk korkup ağlamıştı. O gece uyuyamamış, berbat baba olurum diye üzülmüştü.
Message kutusuna baktı. Canavar değilsin yazdı, sildi. Yine de seni seviyorum yazdı, çok duygusal bulup sildi.
Sonunda şunu yazdı:
Dede merhaba.
Yazmaya devam edeceğim. Böyle şeylere ne denir bilmiyorum. Bizde ailede kimse öyle ağladı, sinirlendi, gitmek istedi demez. Ya susulur ya şaka yapılır.
Ben de geçen yaz kampta çalıştım. Bir oğlan sürekli ağlayıp eve dönmek isterdi. Bir gün dayanamayıp çok bağırdım, sonra kendimden korktum. Kötü insanım, babalığa uygun değilim dedim.
Senin anlattıkların, senden nefret ettirmiyor, tam tersine daha gerçek yapıyor.
Belki ben de bir gün çocuğuma açık açık anlatamam, ama inşallah kendimi hep haklıymış gibi sunmam.
Gitmeyip kaldığın için teşekkür ederim.
Asuman.
Gönder tuşuna basınca ilk defa cevabını görmek için değil, dedesinden bir haber duymak için sabırsızlandı.
İki gün sonra cevap geldi. Bu defa annesi fotoğraf yollamadı, sadece Artık sesli mesaj kaydedebildi ama Asuman korkmasın diye ben yazdım dedi.
Ekrana yine çizgili bir kağıt fotoğrafı geldi.
Asumancığım.
Senin yazını okuyunca, yaşına göre benden çok daha cesur olduğunu düşündüm. En azından korkunu söylemişsin. Ben senin yaşındayken hiç bir şey umrumda değil numarası yapıp sandalyeye yumruk atardım.
İyi bir anne ya da baba olur musun bilemem, kimse de bilemez. Zaten yolun ortasında belli oluyor. Ama sordun ya kendine, bu bile çok şey demek.
Dedin ya canlısın benim için Bilmem, birinin bana böyle söylediğini duymamıştım. Hep inatçı, aksi derlerdi, canlı pek yoktu.
Madem konu açıldı, sana da bir şey soracağım, ama hep çekindim. Eğer bir gün hikayelerim sıkarsa, bana yaz günde bir defa ya da bayramdan bayrama. Kendi hayatına yük olmayayım.
Bir de Canın isterse, bahanesiz çıkıp gelmek istersen, ben evdeyim. Boş bir taburem, temiz bir kupam var. Temizliğine yeni baktım.
Deden Nihat.
Asuman tabure ve kupa kısmında gülümsedi. O mutfak, glukometre, kaloriferin yanında torba patates gözünde canlandı.
O da kendi yurt mutfağını çekip fotoğrafını gönderdi: Bulaşık dolu lavabo, o bahsettiği eski tava, bir yumurta paketi, çaydanlık, iki kupa, biri kenarı çatlak. Pencere önünde küçük bir kavanozda çatal-bıçaklar.
Dedesine fotoğrafı yollayıp altına şunu ekledi:
Dede merhaba.
Benim de mutfağım böyle. Tabure iki tane, kupa bol. Bir gün canın isterse, bahanesiz, buraya da gel, ben de evde olacağım yani, sayılır.
Sıkmadın beni. Bazen ne yanıt vereceğimi bilemiyorum, ama bu okumadığım anlamına gelmiyor.
İstersen bana işten, yemekten başka bir şey anlat. Kimseye anlatmadığın bir hikaye Sadece kimseye fırsat olmadı diye.
A.
Gönderdive fark etmeden, ilk kez bir yetişkine ailesinde hiç sormadığı bir soruyu sormuş oldu.
Telefonu yanına bırakıp ekranını kapattı. Ocakta yumurta cızırdıyordu. Oda komşusu içeride gülüyordu. Asuman yumurtayı çevirip ocağı kapadı, taburesine oturup ileride karşısında dedesinin oturup kupayla bir hikaye anlatmasını hayal etti.
Gerçekten gelir mi, neler olur, bilmiyordu. Ama birine mutfak fotoğrafı ve sen nasılsın sorusu gönderebileceğini bilmek, içini tuhaf biçimde huzurlu ve biraz da burkulmuş hissettirdi.
Telefonu tekrar açtıceplerdeki mesajlar, çizgili/kareli kağıtlar, kısa A.lar Sonra ekranı aşağı çevirip yeni mesaj kaçırmamak için bıraktı.
Soğuyan yumurtayı sıradan bir gün gibi yavaş yavaş, ama bir başkasıyla paylaşır gibi bitirdi.
O belirgin seni seviyorum kelimesi bu sohbette hiç olmadı. Ama satır aralarına yerleşen başka şeyler vardı ve şimdilik ikisine de fazlasıyla yetti.




