Benim Evim, Benim Mutfağım, Dedi Kayınvalidem — Kendi evimde hata yapma hakkımı bile elimden aldığınız için teşekkür mü etmemi bekliyorsunuz? — Benim evimde, — dedi Rüya Hanım sessiz ama çok anlamlı bir tonla. — Burası benim evim, Yeliz. Ve benim mutfağımda yenmeyecek şeylere yer yok. Mutfakta derin bir sessizlik oldu. — Yelizcim, sen de biliyorsun ki bu yemek sofraya konulacak gibi değildi, dedi Rüya Hanım ince porselen fincanlara çay koyarken gayet sakin bir ifadeyle. Yeliz masanın kenarında duruyor, içindeki düğüm gittikçe sıkılaşıyor, kulaklarında uğultu hissediyordu. Biraz önce salona geçen annesiyle babasının tabaklarında soğan soslu ördek göğsünden kalan son parçalar vardı — dört saat boyunca Yeliz’in özel tarifle hazırladığı yemek. En azından kendisi öyle sanıyordu. — Bu taş gibi değil, — dedi sesi titreyerek ama gözlerini kayınvalidesinden ayırmadan, — Annemden aldığım tarife göre marine ettim, özellikle çiftlik ördeği aldım. Nerede şimdi o yemek, Rüya Hanım? Kayınvalidesi çaydanlığı zarifçe yerine koydu, omzundan sarkan bembeyaz havluyla ellerini sildi. Yüzünde en ufak bir pişmanlık yoktu — yalnızca küçümser bir şefkat, yeni bir gelinle uğraşan bir kayınvalideye mahsus. — Çöpe gitti, kızım. Senin marinadın… nasıl desem… sirkeyle öyle kokuyordu ki gözlerim yandı. Ben usulüne uygun konfi yaptım. Kekikli, ağır ateşte. Babanın ikinci kez tabak istemesi hoşuna gitmedi mi? İşte asıl lezzet budur. Senin hazırladığın azıcık çorban anca yol üstü börekçide olurdu, fazlası değil. — Buna hakkınız yoktu, — diye fısıldadı Yeliz. — O benim yemeğimdi. Aileme yıldönümü hediyemdi. Sormadan sırf… — Neyini soracağım? — Rüya Hanım kaşını kaldırıp keskin bakışlarla profesyonel bir şefin otoritesini gösterdi. — Evi yangın basınca izin mi istenir? Ailenin namusunu kurtarıyordum. Emir de üzülürdü, yani Zehra Hanım’la Mazhar Bey fenalık geçirseydi. Git, pastayı getir. Onu da biraz düzelttim açıkçası — kreması çok sıvıydı, kıvam vericiyle portakal kabuğu ekledim. Yeliz ellerine baktı. Hafifçe titriyorlardı. Bütün gün mutfakta koşturmuştu, sözde “odasında dinlenen” kayınvalidesinin gözetimi altında. Her gramı ölçmüş, sosu süzgeçten geçirmiş, tabakları tek tek süslemişti. Sadece “Kiralık evde yaşayan bir kız” olmadığını, Emir’in karısı ve bu evin yeni ev sahibesi olduğunu kanıtlamak istemişti. Ama misafirler gelmeden yarım saatliğine hazırlanmak için banyoya gittiğinde, mutfakta “profesyonel” devreye girmişti. — Yeliz, ordan gelsene? — kapı aralığından Emir başını uzattı. Mutlu ve hafifçe şaraptan gevşemiş görünüyordu. — Anneciğim, ördek efsaneydi! Yeliz, kendini aştın vallahi. Böyle yemek yapabildiğini bilmiyordum. Yeliz kocasına yavaşça döndü. — Ben yapmadım, Emir. — Nasıl yani? — Annem yapmadı. Senin annen benim yemeğimi çöpe atıp kendi yemeğini yaptı. Bugün yediğiniz her şeyi — salatadan ana yemeğe — o hazırladı. Emir bir an dona kaldı, bakışlarını eşiyle annesi arasında gezdirdi. Rüya Hanım ise tam zamanında tezgâhı parlatmaya başladı. Yeliz’in gözlerinden yaşlar süzülmek üzereydi. — Fark ne, Emir? Fark benim bu evde hiç kimse olduğum. Mobilya gibiyim, dekor. Bu menüyü üç gün önceden planladım! Annemle babama bizzat sofra kuracaktım! Senin annen ise beni hep çapsız, beceriksiz bir kız olarak gösterdi. — Bunu kimseye demedik ki, — diye araya girdi Rüya Hanım, havluyu düzgünce katlayarak. — Onlar senin yaptığını zannediyorlar. Yüzünü kurtardım, kızım. Teşekkür edeceğine böyle tiyatro yapıyorsun. — Teşekkür mü? — dedi Yeliz acı bir tebessümle. — Kendi evimde hata bile yapamayacak kadar hakkımı aldığınız için mi? — Benim evim, — dedi Rüya Hanım bir kez daha, sessizliği bölen tok sesiyle. — Burası benim evim, Yeliz. Ve benim mutfağımda yenmeyecek şeylere asla izin vermem. Mutfakta bir sessizlik oldu. Salondan televizyonun sesi ve babasının annesine yeni bir espri yaparken gülmesi duyuluyordu. Yeliz usulca mutfaktan çıktı. Anne babasının yanından geçerken: — Anneciğim, babacığım, sanırım kendimi iyi hissetmiyorum. Başım fena ağrıdı. Emir size yardımcı olur, olur mu? — Yelizciğim, iyi misin? — annesi telaşlandı, hemen kolundan tuttu. — Ördek harikaydı, belki çok yoruldun hevesle hazırladığın için. Yazık… — Evet, — dedi Yeliz, annenin omzunun üstüne bakarak. — Çok yoruldum. Bir daha uğraşmam. Kendi odalarına geçtikten sonra yatağa oturup, “Bu böyle devam edemez” diye düşündü. Altı aydır böyleydi, Rüya Hanım’la yaşayacakları ilk evleri için para biriktirirken “bir süreliğine” onda kalıyorlardı. Eve aldıkları malzemeleri, Rüya Hanım çantaların içine bakarak küçümseyerek inceliyordu: — Nereden aldın şu domatesi? Resmen plastikten. Evde filme çekersin, salataya koymazsın. Yeliz patates kızartırken bile, kayınvalide arkasında durup derin derin iç çekiyordu. Yavaş yavaş mutfağın olduğu yerlere Rüya Hanım varken girmemeye başlamıştı. Oysa bu akşam Yeliz’in zaferi olacaktı, teslim olması değil. Az sonra Emir geldi. — Gittiler. Eğer senin çıkışını saymazsak her şey çok güzeldi. Annem abarttı, konuşurum onunla ama… — Konuşmana gerek yok, — dedi Yeliz, valizini dolaptan çıkarırken. — Ne yapıyorsun? — Eşyalarımı topluyorum. Anneme gidiyorum. Şimdi hemen. — Yeliz, abartma. Bir ördek yüzünden mi? Sadece bir yemekti! — Değil, Emir! — dedi Yeliz, elindeki sweatshirti yumruk yaparak. — Bu sadece yemekle ilgili değil. Senin annen beni hayatında gereksiz bir aksesuar olarak görüyor, ben ise onun mükemmel dünyasında hata yapan yabancıyım. — Sadece yardım etmek istemişti… — O zaman kendi mükemmel dünyasında yalnız yaşasın. Ya da seninle. Ben kendi evimde, yanmış omlet, tuzlu çorba pişirme hakkını istiyorum. Kimse benim emeğimi çöpe atmazken. — Nereye gideceksin? — Emir kapıda dikilip kaldı. — Anneme… Şimdi hemen. — Gecenin bu vaktinde… Yarın konuşsak olmaz mı? — Hayır. Eğer sabahı beklersem, yine kahvemi bile yanlış demleyip azar işitmeye devam edeceğim. Ya şimdi başka bir ev buluyoruz, ister bir odalı, ister apart, yoksa… yoksa ben yokum. — Biliyorsun, şimdi fazla paramız yok, — dedi Emir biraz da gerginleşerek. — Daha yarım yıl, sonra rahatlayacağız. Şimdi boş yere ev mi kiralayacağız? Biraz daha sabretsen? Yeliz kocasına öyle bir baktı ki, sanki ilk defa görüyormuş gibiydi. Gözlerinde hiç anlayış yoktu; sadece işin kapanmasını isteyen bir bakış. — Altı ay mı sabredeceğim? — dedi acı acı. — Altı ay sonra bende bir şey kalmayacak. Tamamen yok olacağım bu evde. Hemen valizini hazırlamaya başladı. Koridora çıktığında, Rüya Hanım ellerini göğsünde kavuşturmuş bekliyordu. Gözleri savunmaya hazır, soğuk bir ifade takınmıştı. — Gösteri yapıyorsun yani? “Fazla Zeki Gelinin Dramı” sahnesinin üçüncü perdesi mi? — Hayır, Rüya Hanım, — dedi Yeliz ayakkabılarını giyerken. — Bu final. Kazandınız. Mutfak artık tamamen sizde. Baharatlarımı da atabilirsiniz, onlar da “o seviye” değil size göre. — Yeliz, yeter! — Emir peşinden koştu. — Anne, ona bir şey söylesene! — Ne diyeyim ki? — dedi Rüya Hanım omuz silkip. — Bir tencere yemek için ailesini dağıtan biri zaten aile kurmuş sayılmaz. Ben onun yaşındayken, hatamı kabul edip büyüğümdem öğrenmeye bakardım. Şimdi ise herkes gururlu, herkes şahsiyet sahibi… Yeliz duymadı bile. Valizini kaptığı gibi apartman kapısına çıktı. Soğuk, gece havası mutfağın karmaşasından sonra mis gibi gelmişti. Hafta boyunca Yeliz anne-babasında kaldı. Onlar her şeyi anlamış, ama dertleştirmemişti. Annesi sadece arada bir iç çekerek tabağına her biri mis gibi olan basit ev reçetelerini ekliyordu. Emir her gün arıyordu. Kızıyor, sonra ısrar ediyor, “Annemle konuşacağım” diyordu. Beşinci gün geldiğinde gözleri çökmüş, gömleği ütüsüz, uykusuzdu. — Yeliz, geri dön… Annem hasta oldu. Yeliz elindeki çay bardağıyla dondu kaldı. — Ne oldu, yine tansiyon mu? — Hayır… — masaya oturup elleriyle yüzünü kapattı. — Herhalde fena bir grip oldu. Üç gündür ateşi kırkın altında değil. Şimdi yatıyor… Yani Yeliz, yemeğin hiçbir tadı yok diyor. Hiç. — Nasıl yani? Tadını mı alamıyor? — Evet, hem tadı, hem kokuyu. Onun için… anlıyorsun ya. Dün en sevdiği baharatları yere düşürmüş, hiçbir kokusunu almayınca. Yeri oturup ağlamaya başladı. İlk kez annemi böyle gördüm, Yeliz… Yeliz haftalardır biriktirdiği öfkenin buzla kaplandığını hissediyordu. Rüya Hanım, her sabah kahve çekirdeklerini çekip uzun uzun koklayarak güne başlardı. Tadı ve koku onun her şeyi, dünyasıydı. Şimdi ise yanına yaklaştığında; ne vanilya, ne kekik. Bir ressamın gözünü kaybetmesi gibi bir şeydi bu. — Doktor çağırdı mı? — Çağırdı, “nörolojik bir rahatsızlık” dediler. Belki bir haftada, belki bir yılda geçer. Belki hiç geçmez. Odasından çıkmıyor. Tadını alamadığı için “ben artık yokum” diyor. Yeliz pencereye göz gezdirdi. Lapa lapa kar yağıyordu. Aklına, mutfakta takoz gibi olduğunu söylediği o kadın geldi; şimdi ise kokusuz, tatsız bir dünyada hapsolmuş. Korkunçtu. Gerçekten korkunç. — Yeliz, seni kendime çağırmıyorum, — dedi Emir gözlerini kaldırarak. — Ona yardımcı ol. Artık yemek bile yapamıyor. Geçen gün corba yaptı, o kadar tuzluydu ki içilmiyor. Kendi anlamadı, ben söyleyince fark etti, korktu. — Ben nasıl yardım edeceğim? — dedi Yeliz acı acı. — O mutfağa bile aldı mı ki beni? — Sen onun için tek umutsun. Söyleyemez, gururu el vermez. Ama buzdolabında senin rafına baktığını gördüm. Ertesi gün Yeliz eve döndü. Affettiği için değil, kendini şimdi farklı, neredeyse akraba gibi sorumlu hissettiği için. Rüya Hanım hayatının bir parçasıydı, dikenli bir parça olsa da. Evde kokusuz bir hava vardı. Ne kek, ne pişmiş sebze kokusu. Toz ve hüzün… Yeliz mutfağa girdi. Rüya Hanım, masada yıllanmış gibi oturuyordu; saçları her zaman titizce taranmışken darmadağınıktı. Karşısında bir bardak çay, dalgın dalgın bakıyordu. — Merhaba Rüya Hanım, — dedi Yeliz yavaşça. Kayınvalidesi irkildi, başını kaldırdı. — Geldin mi acımaya? Hadi bakalım. Hangi çürük tarifi deneyip mahvedeceksin, nasıl olsa bende anlamayacağım. Yeliz çantasını bıraktı, yaklaştı. Ellerine bakınca, bir zamanlar balık filetolarken bile ustalığıyla ün salan ellerinin titrediğini gördü. — Acımaya gelmedim. Beraber yemek yapmaya geldim. — Neden? — Rüya Hanım pencereye döndü. — Tadım yok. Dünya gri artık, Yeliz. Ne sesi kaldı, ne rengi. Ekmek yiyorum, pamuk gibi. Kahve içiyorum, sıcak su. Malzeme harcamaya gerek yok. Yeliz derin bir nefes aldı, mantosunu çıkardı. — Çünkü sizin diliniz ve burnunuz olacağım. Ne yapılacaksa siz anlatacaksınız, ben ağzıma alıp tadacağım. Rüya Hanım acı bir kahkaha attı. — Sen mi? Daha kekikle kekiği karıştırıyorsun. — Öğretin. Siz profesyonelsiniz. Yoksa pes mi ettiniz? Kayınvalidesi sustu. Uzun süre ellerine baktı. Sonra Yeliz’e… Eski o hırçın, otoriter bakıştan bir anlık bir parıltı çaktı. — Bıçak tutmayı bile bilmiyorsun, — dedi. — Elini kesersin ilk beş dakikada. — Siz de bant yapıştırırsınız, — dedi Yeliz, dolaptan eti ve tahtayı çıkararak. — Hadi bakalım, bizde dana eti var. Ne yapıyoruz, yahni mi? Rüya Hanım ağır ağır kalktı. Ocaktaki soğuk gözü okşadı. — Yahnide doğru kavurma önemli. Dışı kıtır olacak ama yanmayacak. Yoksa suyunda haşlar gidersin. — Siz takip edin, — dedi Yeliz; etleri doğramaya koyuldu. — Baş parmak üstte, işaret parmağı yanda. Ellerinle değil, bileğinle bastır, dedi Rüya Hanım. Böylece ilk tuhaf ders başladı. Yeliz doğradı, kızarttı, kavurdu… Rüya Hanım arada burnunu çekse de hemen yüzünü buruşturuyordu. Koku yoktu. — Şimdi şarap, — dedi kayınvalidesi. — Sote tavasında biraz dök, alkolü buharlaştır. Yeliz döktü. Sote tavasından yayılan üzüm ve toprak kokusu doldu mutfağa. — Nasıl kokuyor? — yavaşça sordu Rüya Hanım. Yeliz kokladı. — Sonbahar gibi, yağmur gibi. Hafif mayhoş, tatlıysa da. Rüya Hanım gözlerini kapattı, kızına “işte o taninler” dedi. Akşam Emir geldiğinde, masada nefis kokulu bir tencere vardı. — Vay canına! — dedi Emir. — Çok güzel kokuyor. Anne, iyileştin mi yoksa? Rüya Hanım koltukta, yorgun ama huzurlu görünüyordu. — Hayır Emir. Yemeği Yeliz yaptı. Ben sadece akıl verdim. Emir eşine şaşkınca baktı. Yeliz gülümsedi, ellerini kuruladı. — Hadi sofraya. Sakın “tuzu fazla” demeyin, her zerresini birlikte dengeledik. Emir ikinci tabağını yerken, Rüya Hanım birden gözlerini boşluğa doğru çevirdi: — Bilir misin, o gün senin ördeğini neden çöpe attım? Yeliz elindeki tabağı indirdi. — Neden? Rüya Hanım ona baktı; bu kez gözlerinde hiç alışık olmadığı bir şey vardı: Korku. Sıradan, insani bir korku. — Eğer yemeği harika yapsaydın ben artık gereksiz olurdum. Yok olurdum. Oğlum büyüdü, kendi hayatı var. Ben ise sadece aşçıyım; insanları doyurmazsam ben yokum. Bu alanın hakimi olduğumu göstermek istemiştim. Yeliz o an tabağını yavaşça bıraktı. Rüya Hanım ona hep dik başlı bir komutan gibi gelmişti; artık, sadece tencerelerine tutunan ürkek bir kadın olduğunu hissetti. — Asla gereksiz olmayacaksınız, Rüya Hanım, — dedi Yeliz sessizce. — Kim bana doğru bıçak tutmayı öğretecek? Daha yemeklerle ilgili ne çok şey bilmiyorum… Rüya Hanım burnunu çekip, hızla toparlandı, eski otoriter edasını takındı: — Evet, ellerin hâlâ çuvaldız gibi. Yarın da krem şanti yapmayı öğreteceğim. Dilerim bir daha toz kıvam arttırıcı koymaya kalkma, yoksa mutfaktan kovarım. Yeliz güldü. — Tamam ama eğer başarabilirsem, siz de o efsane ballı kek tarifinizi veriyorsunuz. — Davranışına göre bakarız, dedi Rüya Hanım ama elini bir anlığına Yeliz’in elinin üstüne koydu.

Benim evim, benim mutfağım, dedi kayınvalide

Teşekkür etmemi mi bekliyorsunuz, bana hata yapma hakkı bile tanımadığınız için? Kendi evimde…

Benim evimde, diye sessiz ama tok bir sesle düzeltti Rukiye Hanım. Burası benim evim, Asuman. Ve benim mutfağımda yenmeyecek şeylere yer yok.

Mutfakta tencerenin buharı kadar ağır bir sessizlik oluştu.

Asumancığım, kendin de anlamışsındır O hazırladığın şeyi masaya koymak mümkün değildi.

Senin annenle baban nezih insanlar, onların o tabanı çiğnemesine gönlüm razı olmazdı, Rukiye Hanım sükûnetle porselen fincanlara çay doldururken dedi.

Asuman, masanın ucunda duruyor, içi cayır cayır düğüm olmuş hissediyordu. Kulakları uğulduyordu.

Az önce salona geçen annesinin ve babasının tabaklarında, Asumanın dört saatini harcayarak yaptığı o tabandan yaban mersinli ördek göğsü kalıntılar duruyordu. Asuman, en azından öyle olduğunu sanıyordu.

O bir taban değildi, Asumanın sesi titredi ama gözlerini Rukiye Hanımdan kaçırmadı. Annemin verdiği tarife göre marine ettim. Özellikle köyden ördek aldım. Nerede o şimdi, Rukiye Hanım?

Kayınvalidesi zarafetle demlik kapağını kapattı, omzundaki upuzun ve bembeyaz havluyla ellerini kuruladı.

Yüzündeki tek ifade ise, sanki sahibinin bütün zararlarına sabreden bir yavru köpeğe duyulan şefkatti.

Çöp borusunda kızım. Senin marinad nasıl desem, o kadar sirke kokuyordu ki gözümü yaktı.

Ben düzgün bir konfi yaptım. Taze kekikle, ağır ağır. Babanın ikinci tabak istediğini fark ettin mi? İşte bu kalite.

Yaptığın şey, yoldaki seyyar börekçide anca satılır; daha yüksek değil.

Buna hakkınız yoktu, diye fısıldadı Asuman. O benim yemeğimdi. Annemle babama yıl dönümleri için hazırladığım bir jestti. Hiç sormadan yaptınız!

Ne soracağım, kızım? Rukiye Hanım kaşını kaldırdı, bakışında usta bir şefin alışmış tokadını taşıyan bir ciddiyet vardı. Evin yanarken kimseye sorulmaz, müdahale edilir.

Ailenin namusunu kurtarıyordum. Okan da üzülürdü, konuklar zehirlense.

Şimdi pastayı getir. Ona da el attım bu arada kreması çok sıvıydı, kıvam arttırıcı ile limon kabuğu ekledim.

Asuman ellerine baktı, hafifçe titriyordu. Bütün gün mutfakta uçmuştu, Rukiye Hanım da odasından çıkmayıp dinleniyor süsü vermişti.

Asuman, her gramı ölçüp, sosunu süzüp, tabakları süsleyip uğraşmış, evde Kız Okanın sevgilisi değil, bu evin gerçek hanımı olduğunu kanıtlamak istemişti.

Ama misafirler gelmeden yarım saat önce kendini toplamaya banyoya gittiğinde, mutfakta usta iş başındaydı.

Asuman, ne oldu, kaldın mı orada? mutfak kapısında Okan belirdi. Keyfi yerinde, azıcık şaraptan gevşemişti. Anne, ördek harikaydı yahu! Asuman, kendine bile şaşırdım, bravo ya! Böyle marifetlerini görmemiştim.

Asuman, yavaşça kocasına döndü.

O ben değildim, Okan.

Nasıl yani? Okan şaşkın göründü.

Bildiğin gibi. Annen yemeğimi attı, yerine kendi yemeğini yaptı. Yedikleri her şey salatası, ana yemeği hepsi onun işi.

Okan bir anda sustu, bakışları karısı ile annesi arasında gidip geldi. Tam o sırada Rukiye Hanım tam zamanında tezgâhı, zaten parlayan, yeniden silmeye koyuldu.

Asu… Okan yaklaşmak, omzuna dokunmak istedi, ama Asuman sertçe geri çekildi. Annem iyilik yapmak istemiş sadece.

Bir şeylerin yanlış gittiğini fark ettiğinde hani profesyonel ya. Takıntısı var işte kaliteye.

Ama sofradaki yemek nefisti, herkes mutlu. Kimin pişirdiği ne önemi var, gecemiz güzel geçti ya!

Kimin yaptığı önemli değil mi? Asumanın burnu sızladı, gözleri dolmaya başladı. Fark şu, Okan Ben bu evde hiçbir şeyim. Mobilya gibiyim. Dekor.

Üç gün boyunca menüyü planladım! Annemleri kendim ağırlamak istedim! Annen, bir kez daha beni iki eli beceriksiz diye gösterdi. Sos bile çırpamayan bir zavallı.

Kimse seni öyle görmedi, Rukiye Hanım usulca havlusunu katladı. Zaten onlara bir şey söylemedik. Onlar hâlâ sen yaptın sanıyorlar.

Şerefini korudum Asumancığım. Gittikçe drama kraliçesine dönüyorsun.

Teşekkür mü etmeliyim yani? Asuman acı acı güldü. Beni kendi evimde hata yapmaktan men ettiğiniz için teşekkürler mi?

Benim evimde, Rukiye Hanım tekrar tok bir sesle vurguladı. Bu ev benim, Asuman. Ve benim mutfağımda yenmeyecek şeye yer yok.

Mutfakta derin bir sessizlik oluştu. Sadece salondan gelen televizyonun cılız sesi ve Asumanın babasının annesine anlattığı, araya kahkahalar karışan sohbeti duyuluyordu.

Onlar mutluydu. Kızlarıyla gurur duyuyorlardı. Oysa kızları şimdi, herkes önünde şamar yemiş gibi hissediyordu.

Asuman, sessizce mutfaktan çıktı. Anne-babasının yanından geçerken:

Anne, baba, biraz başım döndü. Afiyet olsun, Okan sizi uğurlar artık, olur mu?

Asumancığım ne oldu? annesi endişeyle yerinden fırladı. O kadar güzel uğraşmışsın, belki yorgunluktandır

Evet, dedi Asuman, annesinin omzunun üstüne dalar gözlerle bakarak. Çok yoruldum. Bir daha da uğraşmam.

Kendi yatak odasına kapandı ve yatağın köşesine oturdu. Kafasında tek bir cümle yankılanıyordu: Bu böyle gitmez.

Altı aydır böyleydi, Okanla evlenip geçici olarak Rukiye Hanımda kalmaya başladıklarından beri, kredi için para biriktirmek amaç.

Asuman market alışverişini yapsa, Rukiye Hanım bütün torbaları iğneleyip inceliyordu:

Bu domatesi nereden buldun? Plastik bunun teki. Ancak reklama koy, salataya değil.

Asuman patates kızartsa, hemen başında dikilirdi, öyle bir iç çekerdi ki, sanki Asuman suç işliyor.

Zamanla Asuman, Rukiye mutfaktayken oraya adımını atmaz oldu.

Ama bu akşam bir zafer olacaktı, teslimiyet gecesi olmuştu.

Kapı gıcırtıyla açıldı. Okan girdi.

Gitmişler. Vallahi bence gayet güzel geçti. Sadece biraz gerildin. Annem abarttı, konuşacağım onunla ama

Hiç konuşma, diyerek lafa girdi Asuman. Dolaptan valizini çıkarmaya başladı.

Ne yapıyorsun? Okan kapıda dondu kaldı.

Eşyalarımı topluyorum. Anne-babamlara gidiyorum şu anda.

Asuman, yapma! Sırf bir ördek yüzünden mi? Bu kadar mı ciddî?

Mesele ördek değil, Okan! Asuman sinirle tişörtünü dürdü. Bu, tavır meselesi! Annen… beni senin aksesuarın zannediyor. Sürekli her şeyini sabote ediyor!

Sen de izin veriyorsun: Annem profesyonel, annem iyilik yaptı Ben neyim? Ben senin eşinim! Yoksa annene stajyer miyim?

Kalbini kırmak istememiştir, öyle biri işte. Senelerdir mutfakta, şekli bozulmuş. Mükemmellik hastası.

O zaman, bırak kendi mükemmeliyetinde yalnız yaşasın. Veya sen onunla yaşa. Ben ise kendi evimde, istersem lapa istersem taş çorba yapma hakkı istiyorum. Kimsenin benim emeğimi, ben banyodayken çöpe atmasına tahammülüm kalmadı artık.

Nereye gideceksin? Okan öfkeyle elini tuttu. Gece gece. Sabah konuşalım.

Eğer sabaha kalırsam, yine kahvaltıda yanlış bir şey yapacağım diye söylenecek. Dayanamıyorum, Okan. Yarın ya ev tutuyoruz; ister bir oda olsun, isterse yarı bodrum, ya da…

Maddi durumumuz ortada, Okan kaşlarını çattı. Biriktiriyoruz daha. Altı ay sonra ilk taksiti ödeyeceğiz.

Şimdi eve kira vermek, olan parayı çöpe atmak değil mi? Biraz daha katlan.

Asuman ona, ilk defa görüyormuş gibi baktı. Adamda acısını anlayan bir hal yoktu; sadece işin mali nefesi, aman sorun çıkmasın isteği vardı.

Altı ay mı? diye acı acı güldü Asuman. O zamana kadar benden geriye gölge kalmaz. Bu evde siliniyorum.

En gerekli şeyleri alelacele valize tıkıştırdı. Makyaj çantası, iç çamaşırı, birkaç tişört. Fermuar ancak geçerken iniltiyle kapandı.

Koridora çıktığında, Rukiye Hanım orada bekliyordu; kolları kavuşturmaya hazır savunma ifadesinde.

Gideceğini gösteriyorsun yani? diye sordu kayınvalide. Dramanın üçüncü perdesi, Tanrısız Mutfak Dehası?

Hayır, Rukiye Hanım, dedi Asuman ayakkabılarını giyerken. Son perdesi bu. Kazandınız. Mutfak size kaldı. Benim baharatları bile çöpe atabilirsiniz, eminim onlara da lafınız vardır.

Asuman yeter! Okan arkasından fırladı. Anne, bir şey söylesene!

Ne diyeyim ki oğlum? dedi Rukiye Hanım omuz silkip. Bir tencereden aile yıkılıyorsa, o zaten aile değildir.

Ben onun yaşında hatamı kabul edip büyüklerinden öğrenmesini bilirdim. Şimdi herkes bir şahsiyet…

Asuman durmadı. Valizi kaptığı gibi daireden çıktı.

Göz gözü görmeyen gece havası, mutfak dumanından sonra ödül gibi ciğerlerini doldurdu.

Asansöre yürürken arkadan kısık sesli tartışmalar duyuldu Okan annesine bir şey anlatıyor, annesi pedagojik sesiyle cevap veriyordu.

***

Asuman bütün haftayı anne-babasında geçirdi. Onlar, olayı çok anlamışlardı ama huzuru kaçırmamak için sorgulamadılar.

Annesi sadece iç çekiyor, ona kocaman dürüm yufkalarından klasik ev böreği koyuyordu. Ne konfi, ne demiglas… Sadece dürüst, güzel börek.

Okan her gün aradı. Önce öfkeliydi, sonra yalvarmaya başladı, sonunda annemle ciddi konuşacağım diye söz verdi. Beşinci gün, bizzat geldi.

Asuman, dön ne olur, berbat görünüyordu; gözlerinin altı mor, gömleği kırışık. Annem biraz rahatsızlandı.

Asuman elindeki çayla dondu.

Yine tansiyon mu?

Hayır, Okan, masaya oturdu, yüzünü ellerine gömdü. Kötü bir virüs gibi bir şey. Üç gündür ateşi kırk derece.

Şimdi yatıyor ama Asuman, kendini tamamen bıraktı. Yemek yemiyor, yemeklerin tadı yok diyor. Hiç yok.

Yani tat alamıyor mu?

Tamamıyla. Diyor ki, kağıt çiğniyor gibi. Koku da hissedemiyor. Onun için bu bir felaket.

Dün favori baharatlarını yere düşürdü, kokusunu alamadığı için. Yere oturdu, ağladı. Onu hiç ağlarken görmemiştim, Asuman.

Asumanın biriktirdiği öfkenin kabuğu, ağır ağır çatlamaya başladı.

Rukiye Hanımın her sabah o ritüelini bilirdi: Kahvesini taze çeker, kokusunu içine çekerek güne başlardı.

Hayatını damak tadına, en ufak aromaya adamış biri için, koku ve tadı yitirmek ressam için kör olmak gibi.

Doktora gitti mi? Asuman sessizce sordu.

Evet. Komplikasyon olmuş, bilmiyorum detayları. Belki bir haftada geçer, belki bir yılda, belki de hiç.

Odasına kapandı, çıkmıyor. Tat alamıyorsam ben de yokum, diyor.

Asuman pencereden dışarıya baktı. Fenerlerin altında ince ince kar yağıyordu. Rukiye Hanımı düşündü mutfak generali sertliğinde o kadın, şimdi mutfağın ortasında, vanilya ile sarımsağı ayırt edemiyor. Gerçekten ürkütücü bir şey.

Asuman, senden kendim için istemiyorum, dedi Okan, göz göze. Anneme yardımcı ol. O bile senden ister, ama gururundan söylemez. Buzdolabında senin boş kalan rafta gözleri takıldı.

Ertesi gün Asuman döndü. Affettiği için değil, garip bir sorumluluk duygusuyla. Sonuçta, Rukiye Hanım hayatının bir parçasıydı; dikenli bir parça olsa da.

Evde ağır bir hava vardı. Fırından, yahut tencere yemeğinden gelen sıcaklık değil de, kütüphane tozu ve hüzün kokusu hissediliyordu.

Mutfakta, masanın başında Rukiye Hanım oturuyordu. On yıl yaşlanmış gibi görünüyordu. Saçları her zamanki gibi askeri nizamda değil, gelişi güzel topuzdaydı. Önünde bir bardak çay. Sadece bakıyordu.

Merhaba Rukiye Hanım, dedi Asuman kısık sesle.

Kayınvalidesi irkildi, başını ağır kaldırdı.

Eğlenmeye mi geldin? Sesi donuktu. Ateşin varsa bile o ördekten daha iyi yaparsın, çiğ çiğ servis etsen de fark etmez artık.

Asuman valizini yere bıraktı, yakına geldi. O meşhur el sanatkârı ellerin, titrediğini fark etti.

Dalga geçmeye değil, birlikte yemek yapmaya geldim.

Neden? Rukiye Hanım pencereye döndü. Hiçbir şey duymuyorum. Dünya griye döndü Asuman. Sesi, rengi söndü.

Ekmek çiğniyorum, pamuk gibi. Kahve içiyorum, sadece sıcak su. Malzeme ziyanı.

Asuman derin bir nefes aldı, montunu çıkardı:

O yüzden, sizin ağzınız, sizin burnunuz olacağım. Ne yapılacağını siz söyleyin, ben tadına bakacağım.

Rukiye Hanım buruk bir gülüşle başını salladı.

Sen mi? Kekikle kekiği karıştırırsın, daha baharat ayıramıyorsun.

O zaman öğretirsiniz. Siz profesyonelsiniz, değil mi? Pes mi ettiniz?

Uzunca sustu Rukiye Hanım. Sonra ellerine, sonra Asumana baktı. Bir an o eski kibirli bakış, kısa bir parıltı, çaktı.

Şu eline bak. Bıçağı yanlış tutuyorsun. İlk dakikada kesersin uzvunu.

O zaman siz yara bandı yapıştırırsınız, dedi Asuman ve buzdolabını açtı. Dana eti var, bozulacak yoksa. Ne yapalım? Güveç mi?

Rukiye Hanım yavaşça tezgâha yürüdü, soğuk ocağa dokundu.

Güveçte etin dışı kabuk tutmalı, yakmamalı. Ama sen etlerin hepsini çiğ bırakıyorsun.

Siz uyarırsınız, Asuman eti ve tahtayı çıkardı. Buyurun, yanımda oturun. Ama hakaret yok, sadece stajyerim ben, boks torbası değil.

Rukiye Hanım tezgâhın başına çöktü. Asumanın bıçak tutuşunu izlerken aniden uyardı:

Parmağını üstüne koy, başparmak hafif yanında olsun. Bilekten çalış.

Asuman dediğini yaptı.

Böyle mi?

Oldu gibi. Üç parmak kalınlıkta doğra. Hepsi aynı olmalı, yoksa pişme süresi değişir. Bunlar temel, Asuman, temel.

Böylece tuhaf bir eğitim başladı. Asuman doğradı, kavurdu, Rukiye Hanım ona sadece uzaktan komut verdi. Burnunu çekerse de, birden acı içinde yüzünü buruşturdu koku yoktu çünkü.

Şimdi şarap, dedi kayınvalidesi. Sote tavanın dibine dök, alkolü uçur.

Asuman şarabı ekleyip bir tur çevirdi. Ağız sulandırıcı, mayhoş bir üzüm ve sıcaklık kokusu etrafı sardı.

Kokusu nasıl? diye, kısık sordu Rukiye.

Asuman durdu, kokladı.

Hani yaz bitince ormanda yağmur olur ya Hafif ekşi, bir tık tatlımsı.

Rukiye Hanım gözlerini kapattı. Dudakları oynadı, Asumanın betimlemesini zihninde canlandırdı.

O tanen, dedi kısık bir sesle. İyi. Hafif şeker at, dengele.

Şimdi? Sosu kaşığa aldı Asuman. Güzel. Ama bir eksik var sanki Azıcık vuracak, şöyle

Hardal, dedi Rukiye Hanım gözünü bile kırpmadan. Ucundan, Dijon, aroma versin.

Asuman ekledi, tattı. Gözleri büyüdü.

Vay canına! Bambaşka oldu! Nasıl bilebildiniz? Hiç tatmadınız halbuki.

Rukiye Hanım belki aylar sonra ilk defa, belli belirsiz gülümsedi:

Hafıza, kızım. Lezzet sadece damakta değil, beynimde; binlerce tarif var orada.

Bütün akşam mutfakta oldukları gibi geçti. Okan geldiğinde, ortada mis gibi kokan bir tencere vardı.

Aman Allahım! Okan kapıda dondu kaldı. Ne güzel kokuyor! Anne, iyileştin mi yoksa?

Rukiye Hanım, sandalyede yığılı, ama huzurlu bir tavırla durdu.

Hayır, Okan. Pişiren Asuman. Ben sadece burun buruna emir verdim.

Okan şaşkınlıkla eşine döndü. Asuman ona göz kırptı, ellerini silerken:

Geç otur, dedi. Sakın tuzlu ya da eksik deme. Her şeyi Rukiye Hanımla tane tane saydık.

Okan ikinci tabağı da silip süpürürken, Rukiye Hanım ansızın sesi titreyerek konuştu:

Asuman Senin o ördeği o gün neden attığımı biliyor musun?

Asuman kaşığını elinde tuttu, sordu:

Neden?

Rukiye Hanım gözlerini kaldırdı. O bakışta, beklenmedik bir korku basbayağı, insanca bir korku vardı.

Çünkü sen yemeği kusursuz pişirseydin, bana ihtiyaç kalmayacaktı. Hiç.

Oğlum büyüdü, kendi hayatı, kendi kadını var. Ben ise Ben aşçıyım. İnsanları doyurmazsam, ben yokum.

Odam fazla, yaşlı bir kadından ibaretim. Göstermek istedim; onsuz olmaz. Ben hâlâ buraların sahibiymişim gibi.

Asuman yavaşça tabağını masaya indirdi. Kayınvalidesini böyle hiç düşünmemişti.

Onun gözünde Rukiye Hanım kırılmaz bir taş, kendi doğrularında dik bir duvardı.

Ama meğer, tenceresine sıkı sıkıya tutunan, içten içe korkmuş bir kadınmış.

Siz asla gereksiz biri olmazsınız, Rukiye Hanım, dedi Asuman, yanına gelip. Kim bana doğru bıçak tutmayı gösterecek? Bugün fark ettim, hiçbir gerçek yemek bilmiyormuşum.

Rukiye Hanım burnunu çekip, aniden eski hâline dönmeye çalıştı.

O kesin. Eller hâlâ kepçeden beter. Yarın muhallebi yapmayı öğreniyoruz. Köpük yaparsan, mutfaktan kovarım.

Asuman güldü.

Tamam, söz. Ama eğer başarılı olursam, şu meşhur ballı pastanın tarifini alırım.

Davranışına bakar, diye homurdandı Rukiye Hanım; ama elini bir an Asumanın elinin üstüne koydu.

Rate article
Lifequest
Benim Evim, Benim Mutfağım, Dedi Kayınvalidem — Kendi evimde hata yapma hakkımı bile elimden aldığınız için teşekkür mü etmemi bekliyorsunuz? — Benim evimde, — dedi Rüya Hanım sessiz ama çok anlamlı bir tonla. — Burası benim evim, Yeliz. Ve benim mutfağımda yenmeyecek şeylere yer yok. Mutfakta derin bir sessizlik oldu. — Yelizcim, sen de biliyorsun ki bu yemek sofraya konulacak gibi değildi, dedi Rüya Hanım ince porselen fincanlara çay koyarken gayet sakin bir ifadeyle. Yeliz masanın kenarında duruyor, içindeki düğüm gittikçe sıkılaşıyor, kulaklarında uğultu hissediyordu. Biraz önce salona geçen annesiyle babasının tabaklarında soğan soslu ördek göğsünden kalan son parçalar vardı — dört saat boyunca Yeliz’in özel tarifle hazırladığı yemek. En azından kendisi öyle sanıyordu. — Bu taş gibi değil, — dedi sesi titreyerek ama gözlerini kayınvalidesinden ayırmadan, — Annemden aldığım tarife göre marine ettim, özellikle çiftlik ördeği aldım. Nerede şimdi o yemek, Rüya Hanım? Kayınvalidesi çaydanlığı zarifçe yerine koydu, omzundan sarkan bembeyaz havluyla ellerini sildi. Yüzünde en ufak bir pişmanlık yoktu — yalnızca küçümser bir şefkat, yeni bir gelinle uğraşan bir kayınvalideye mahsus. — Çöpe gitti, kızım. Senin marinadın… nasıl desem… sirkeyle öyle kokuyordu ki gözlerim yandı. Ben usulüne uygun konfi yaptım. Kekikli, ağır ateşte. Babanın ikinci kez tabak istemesi hoşuna gitmedi mi? İşte asıl lezzet budur. Senin hazırladığın azıcık çorban anca yol üstü börekçide olurdu, fazlası değil. — Buna hakkınız yoktu, — diye fısıldadı Yeliz. — O benim yemeğimdi. Aileme yıldönümü hediyemdi. Sormadan sırf… — Neyini soracağım? — Rüya Hanım kaşını kaldırıp keskin bakışlarla profesyonel bir şefin otoritesini gösterdi. — Evi yangın basınca izin mi istenir? Ailenin namusunu kurtarıyordum. Emir de üzülürdü, yani Zehra Hanım’la Mazhar Bey fenalık geçirseydi. Git, pastayı getir. Onu da biraz düzelttim açıkçası — kreması çok sıvıydı, kıvam vericiyle portakal kabuğu ekledim. Yeliz ellerine baktı. Hafifçe titriyorlardı. Bütün gün mutfakta koşturmuştu, sözde “odasında dinlenen” kayınvalidesinin gözetimi altında. Her gramı ölçmüş, sosu süzgeçten geçirmiş, tabakları tek tek süslemişti. Sadece “Kiralık evde yaşayan bir kız” olmadığını, Emir’in karısı ve bu evin yeni ev sahibesi olduğunu kanıtlamak istemişti. Ama misafirler gelmeden yarım saatliğine hazırlanmak için banyoya gittiğinde, mutfakta “profesyonel” devreye girmişti. — Yeliz, ordan gelsene? — kapı aralığından Emir başını uzattı. Mutlu ve hafifçe şaraptan gevşemiş görünüyordu. — Anneciğim, ördek efsaneydi! Yeliz, kendini aştın vallahi. Böyle yemek yapabildiğini bilmiyordum. Yeliz kocasına yavaşça döndü. — Ben yapmadım, Emir. — Nasıl yani? — Annem yapmadı. Senin annen benim yemeğimi çöpe atıp kendi yemeğini yaptı. Bugün yediğiniz her şeyi — salatadan ana yemeğe — o hazırladı. Emir bir an dona kaldı, bakışlarını eşiyle annesi arasında gezdirdi. Rüya Hanım ise tam zamanında tezgâhı parlatmaya başladı. Yeliz’in gözlerinden yaşlar süzülmek üzereydi. — Fark ne, Emir? Fark benim bu evde hiç kimse olduğum. Mobilya gibiyim, dekor. Bu menüyü üç gün önceden planladım! Annemle babama bizzat sofra kuracaktım! Senin annen ise beni hep çapsız, beceriksiz bir kız olarak gösterdi. — Bunu kimseye demedik ki, — diye araya girdi Rüya Hanım, havluyu düzgünce katlayarak. — Onlar senin yaptığını zannediyorlar. Yüzünü kurtardım, kızım. Teşekkür edeceğine böyle tiyatro yapıyorsun. — Teşekkür mü? — dedi Yeliz acı bir tebessümle. — Kendi evimde hata bile yapamayacak kadar hakkımı aldığınız için mi? — Benim evim, — dedi Rüya Hanım bir kez daha, sessizliği bölen tok sesiyle. — Burası benim evim, Yeliz. Ve benim mutfağımda yenmeyecek şeylere asla izin vermem. Mutfakta bir sessizlik oldu. Salondan televizyonun sesi ve babasının annesine yeni bir espri yaparken gülmesi duyuluyordu. Yeliz usulca mutfaktan çıktı. Anne babasının yanından geçerken: — Anneciğim, babacığım, sanırım kendimi iyi hissetmiyorum. Başım fena ağrıdı. Emir size yardımcı olur, olur mu? — Yelizciğim, iyi misin? — annesi telaşlandı, hemen kolundan tuttu. — Ördek harikaydı, belki çok yoruldun hevesle hazırladığın için. Yazık… — Evet, — dedi Yeliz, annenin omzunun üstüne bakarak. — Çok yoruldum. Bir daha uğraşmam. Kendi odalarına geçtikten sonra yatağa oturup, “Bu böyle devam edemez” diye düşündü. Altı aydır böyleydi, Rüya Hanım’la yaşayacakları ilk evleri için para biriktirirken “bir süreliğine” onda kalıyorlardı. Eve aldıkları malzemeleri, Rüya Hanım çantaların içine bakarak küçümseyerek inceliyordu: — Nereden aldın şu domatesi? Resmen plastikten. Evde filme çekersin, salataya koymazsın. Yeliz patates kızartırken bile, kayınvalide arkasında durup derin derin iç çekiyordu. Yavaş yavaş mutfağın olduğu yerlere Rüya Hanım varken girmemeye başlamıştı. Oysa bu akşam Yeliz’in zaferi olacaktı, teslim olması değil. Az sonra Emir geldi. — Gittiler. Eğer senin çıkışını saymazsak her şey çok güzeldi. Annem abarttı, konuşurum onunla ama… — Konuşmana gerek yok, — dedi Yeliz, valizini dolaptan çıkarırken. — Ne yapıyorsun? — Eşyalarımı topluyorum. Anneme gidiyorum. Şimdi hemen. — Yeliz, abartma. Bir ördek yüzünden mi? Sadece bir yemekti! — Değil, Emir! — dedi Yeliz, elindeki sweatshirti yumruk yaparak. — Bu sadece yemekle ilgili değil. Senin annen beni hayatında gereksiz bir aksesuar olarak görüyor, ben ise onun mükemmel dünyasında hata yapan yabancıyım. — Sadece yardım etmek istemişti… — O zaman kendi mükemmel dünyasında yalnız yaşasın. Ya da seninle. Ben kendi evimde, yanmış omlet, tuzlu çorba pişirme hakkını istiyorum. Kimse benim emeğimi çöpe atmazken. — Nereye gideceksin? — Emir kapıda dikilip kaldı. — Anneme… Şimdi hemen. — Gecenin bu vaktinde… Yarın konuşsak olmaz mı? — Hayır. Eğer sabahı beklersem, yine kahvemi bile yanlış demleyip azar işitmeye devam edeceğim. Ya şimdi başka bir ev buluyoruz, ister bir odalı, ister apart, yoksa… yoksa ben yokum. — Biliyorsun, şimdi fazla paramız yok, — dedi Emir biraz da gerginleşerek. — Daha yarım yıl, sonra rahatlayacağız. Şimdi boş yere ev mi kiralayacağız? Biraz daha sabretsen? Yeliz kocasına öyle bir baktı ki, sanki ilk defa görüyormuş gibiydi. Gözlerinde hiç anlayış yoktu; sadece işin kapanmasını isteyen bir bakış. — Altı ay mı sabredeceğim? — dedi acı acı. — Altı ay sonra bende bir şey kalmayacak. Tamamen yok olacağım bu evde. Hemen valizini hazırlamaya başladı. Koridora çıktığında, Rüya Hanım ellerini göğsünde kavuşturmuş bekliyordu. Gözleri savunmaya hazır, soğuk bir ifade takınmıştı. — Gösteri yapıyorsun yani? “Fazla Zeki Gelinin Dramı” sahnesinin üçüncü perdesi mi? — Hayır, Rüya Hanım, — dedi Yeliz ayakkabılarını giyerken. — Bu final. Kazandınız. Mutfak artık tamamen sizde. Baharatlarımı da atabilirsiniz, onlar da “o seviye” değil size göre. — Yeliz, yeter! — Emir peşinden koştu. — Anne, ona bir şey söylesene! — Ne diyeyim ki? — dedi Rüya Hanım omuz silkip. — Bir tencere yemek için ailesini dağıtan biri zaten aile kurmuş sayılmaz. Ben onun yaşındayken, hatamı kabul edip büyüğümdem öğrenmeye bakardım. Şimdi ise herkes gururlu, herkes şahsiyet sahibi… Yeliz duymadı bile. Valizini kaptığı gibi apartman kapısına çıktı. Soğuk, gece havası mutfağın karmaşasından sonra mis gibi gelmişti. Hafta boyunca Yeliz anne-babasında kaldı. Onlar her şeyi anlamış, ama dertleştirmemişti. Annesi sadece arada bir iç çekerek tabağına her biri mis gibi olan basit ev reçetelerini ekliyordu. Emir her gün arıyordu. Kızıyor, sonra ısrar ediyor, “Annemle konuşacağım” diyordu. Beşinci gün geldiğinde gözleri çökmüş, gömleği ütüsüz, uykusuzdu. — Yeliz, geri dön… Annem hasta oldu. Yeliz elindeki çay bardağıyla dondu kaldı. — Ne oldu, yine tansiyon mu? — Hayır… — masaya oturup elleriyle yüzünü kapattı. — Herhalde fena bir grip oldu. Üç gündür ateşi kırkın altında değil. Şimdi yatıyor… Yani Yeliz, yemeğin hiçbir tadı yok diyor. Hiç. — Nasıl yani? Tadını mı alamıyor? — Evet, hem tadı, hem kokuyu. Onun için… anlıyorsun ya. Dün en sevdiği baharatları yere düşürmüş, hiçbir kokusunu almayınca. Yeri oturup ağlamaya başladı. İlk kez annemi böyle gördüm, Yeliz… Yeliz haftalardır biriktirdiği öfkenin buzla kaplandığını hissediyordu. Rüya Hanım, her sabah kahve çekirdeklerini çekip uzun uzun koklayarak güne başlardı. Tadı ve koku onun her şeyi, dünyasıydı. Şimdi ise yanına yaklaştığında; ne vanilya, ne kekik. Bir ressamın gözünü kaybetmesi gibi bir şeydi bu. — Doktor çağırdı mı? — Çağırdı, “nörolojik bir rahatsızlık” dediler. Belki bir haftada, belki bir yılda geçer. Belki hiç geçmez. Odasından çıkmıyor. Tadını alamadığı için “ben artık yokum” diyor. Yeliz pencereye göz gezdirdi. Lapa lapa kar yağıyordu. Aklına, mutfakta takoz gibi olduğunu söylediği o kadın geldi; şimdi ise kokusuz, tatsız bir dünyada hapsolmuş. Korkunçtu. Gerçekten korkunç. — Yeliz, seni kendime çağırmıyorum, — dedi Emir gözlerini kaldırarak. — Ona yardımcı ol. Artık yemek bile yapamıyor. Geçen gün corba yaptı, o kadar tuzluydu ki içilmiyor. Kendi anlamadı, ben söyleyince fark etti, korktu. — Ben nasıl yardım edeceğim? — dedi Yeliz acı acı. — O mutfağa bile aldı mı ki beni? — Sen onun için tek umutsun. Söyleyemez, gururu el vermez. Ama buzdolabında senin rafına baktığını gördüm. Ertesi gün Yeliz eve döndü. Affettiği için değil, kendini şimdi farklı, neredeyse akraba gibi sorumlu hissettiği için. Rüya Hanım hayatının bir parçasıydı, dikenli bir parça olsa da. Evde kokusuz bir hava vardı. Ne kek, ne pişmiş sebze kokusu. Toz ve hüzün… Yeliz mutfağa girdi. Rüya Hanım, masada yıllanmış gibi oturuyordu; saçları her zaman titizce taranmışken darmadağınıktı. Karşısında bir bardak çay, dalgın dalgın bakıyordu. — Merhaba Rüya Hanım, — dedi Yeliz yavaşça. Kayınvalidesi irkildi, başını kaldırdı. — Geldin mi acımaya? Hadi bakalım. Hangi çürük tarifi deneyip mahvedeceksin, nasıl olsa bende anlamayacağım. Yeliz çantasını bıraktı, yaklaştı. Ellerine bakınca, bir zamanlar balık filetolarken bile ustalığıyla ün salan ellerinin titrediğini gördü. — Acımaya gelmedim. Beraber yemek yapmaya geldim. — Neden? — Rüya Hanım pencereye döndü. — Tadım yok. Dünya gri artık, Yeliz. Ne sesi kaldı, ne rengi. Ekmek yiyorum, pamuk gibi. Kahve içiyorum, sıcak su. Malzeme harcamaya gerek yok. Yeliz derin bir nefes aldı, mantosunu çıkardı. — Çünkü sizin diliniz ve burnunuz olacağım. Ne yapılacaksa siz anlatacaksınız, ben ağzıma alıp tadacağım. Rüya Hanım acı bir kahkaha attı. — Sen mi? Daha kekikle kekiği karıştırıyorsun. — Öğretin. Siz profesyonelsiniz. Yoksa pes mi ettiniz? Kayınvalidesi sustu. Uzun süre ellerine baktı. Sonra Yeliz’e… Eski o hırçın, otoriter bakıştan bir anlık bir parıltı çaktı. — Bıçak tutmayı bile bilmiyorsun, — dedi. — Elini kesersin ilk beş dakikada. — Siz de bant yapıştırırsınız, — dedi Yeliz, dolaptan eti ve tahtayı çıkararak. — Hadi bakalım, bizde dana eti var. Ne yapıyoruz, yahni mi? Rüya Hanım ağır ağır kalktı. Ocaktaki soğuk gözü okşadı. — Yahnide doğru kavurma önemli. Dışı kıtır olacak ama yanmayacak. Yoksa suyunda haşlar gidersin. — Siz takip edin, — dedi Yeliz; etleri doğramaya koyuldu. — Baş parmak üstte, işaret parmağı yanda. Ellerinle değil, bileğinle bastır, dedi Rüya Hanım. Böylece ilk tuhaf ders başladı. Yeliz doğradı, kızarttı, kavurdu… Rüya Hanım arada burnunu çekse de hemen yüzünü buruşturuyordu. Koku yoktu. — Şimdi şarap, — dedi kayınvalidesi. — Sote tavasında biraz dök, alkolü buharlaştır. Yeliz döktü. Sote tavasından yayılan üzüm ve toprak kokusu doldu mutfağa. — Nasıl kokuyor? — yavaşça sordu Rüya Hanım. Yeliz kokladı. — Sonbahar gibi, yağmur gibi. Hafif mayhoş, tatlıysa da. Rüya Hanım gözlerini kapattı, kızına “işte o taninler” dedi. Akşam Emir geldiğinde, masada nefis kokulu bir tencere vardı. — Vay canına! — dedi Emir. — Çok güzel kokuyor. Anne, iyileştin mi yoksa? Rüya Hanım koltukta, yorgun ama huzurlu görünüyordu. — Hayır Emir. Yemeği Yeliz yaptı. Ben sadece akıl verdim. Emir eşine şaşkınca baktı. Yeliz gülümsedi, ellerini kuruladı. — Hadi sofraya. Sakın “tuzu fazla” demeyin, her zerresini birlikte dengeledik. Emir ikinci tabağını yerken, Rüya Hanım birden gözlerini boşluğa doğru çevirdi: — Bilir misin, o gün senin ördeğini neden çöpe attım? Yeliz elindeki tabağı indirdi. — Neden? Rüya Hanım ona baktı; bu kez gözlerinde hiç alışık olmadığı bir şey vardı: Korku. Sıradan, insani bir korku. — Eğer yemeği harika yapsaydın ben artık gereksiz olurdum. Yok olurdum. Oğlum büyüdü, kendi hayatı var. Ben ise sadece aşçıyım; insanları doyurmazsam ben yokum. Bu alanın hakimi olduğumu göstermek istemiştim. Yeliz o an tabağını yavaşça bıraktı. Rüya Hanım ona hep dik başlı bir komutan gibi gelmişti; artık, sadece tencerelerine tutunan ürkek bir kadın olduğunu hissetti. — Asla gereksiz olmayacaksınız, Rüya Hanım, — dedi Yeliz sessizce. — Kim bana doğru bıçak tutmayı öğretecek? Daha yemeklerle ilgili ne çok şey bilmiyorum… Rüya Hanım burnunu çekip, hızla toparlandı, eski otoriter edasını takındı: — Evet, ellerin hâlâ çuvaldız gibi. Yarın da krem şanti yapmayı öğreteceğim. Dilerim bir daha toz kıvam arttırıcı koymaya kalkma, yoksa mutfaktan kovarım. Yeliz güldü. — Tamam ama eğer başarabilirsem, siz de o efsane ballı kek tarifinizi veriyorsunuz. — Davranışına göre bakarız, dedi Rüya Hanım ama elini bir anlığına Yeliz’in elinin üstüne koydu.