“Anna genç, yine anne olacak!” diye söz verdi. Sonunda, kimse çocuğa ihtiyaç duymadı. Anna ve Robert, Anadolu’nun küçük bir kasabasında büyümüş, ilkokuldan liseye aynı sınıfta okumuşlardı. Mezuniyetin ardından üniversiteye gittiler ve ardından İstanbul’da iş bulmak için yola çıktılar. Ufak bir daire kiralayıp, işe girdiler; nikahsız yaşamaya başladılar. Anna hamile kalınca, Robert onu terk etti. Bir çocuk planı yoktu. Genç kadın bu duruma çok üzüldü ve çocuğunu büyütmek için memleketine dönmeye karar verdi. Robert’ın annesi ise, şehirde hatırı sayılır bir konumdaydı. Herkese Anna’nın başka birinden çocuk beklediğini, doğacak bebeğin aileleriyle hiçbir bağı olmadığını söyledi. Üstelik iki aile de aynı mahallede yaşıyordu, dedikodular aldı başını gitti. Olan biteni çok kişi biliyordu. Anna dünyalar güzeli bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Robert’ın ailesine dair hiçbir şikâyeti yoktu. Genç anne, çocuğunu huzur içinde büyütmek istiyordu. Fakat Robert’ın annesi herkese “Bu çocuğun bizim aileyle ilişkisi yok,” demeye devam etti. – Şuna bakın! diye açıklıyordu kadın. – Bu çocuğun saçı sarı, bizde herkesin saçı siyahtır. Burnu da bizimkine hiç benzemiyor! Bizim ailede herkes güzel, bu çocuk ise çirkin. Bize girmeye çalışıyorlar! Onlar kötü insanlar! Anna bütün bunlardan bunalmıştı ve Robert’ın annesini rahatlatmak için bir babalık testi önerdi. Neden bunları yapıyordu? Sonuç hemen çıktı: Robert’ın annesi hemen Anna’yı torununu görmeye davet etti. Küçük kıza güzel ve pahalı hediyeler aldı. Sadece annesinin maaşıyla yaşayan Anna çok memnun kaldı. Kısa bir süre sonra, yeni tanıştığı babaanne torununu birkaç günlüğüne yanında misafir etmek istedi. Anna, kızının daha bir yaşında olduğunu, annesiz birkaç gün kalmaya hazır olmadığını söyledi. Babaanne çok kızdı. Sonra Anna’yı uyararak torunu için mahkemeye başvuracağını söyledi. Ayrıca küçük kızın, her türlü imkâna sahip olan babaannesinin evinde daha iyi yaşayacağını iddia etti. Mahkemenin, babanın bir evi olduğunu, çocuğu maddi açıdan desteklediğini (belge sunacak), annenin ise işsiz ve yalnız bir kadın olduğunu dikkate alacağını belirtti. Kadının iddiasına göre, Anna daha çok genç olduğu için bir çocuk daha çok rahat doğurabilecekti. Kızı vazgeçmeye ikna etmeye çalıştı. Zaten ilçede bütün hakimleri tanıyordu, kararın kimden yana çıkacağını kestirmek zor değildi. Anna, kızını büyütme hakkını elinden bırakmamaya karar verdi. Yıllarca süren bir hukuk savaşı başladı. Ailenin zamanında dışladığı küçük kız, şimdi onların en değerli varlığıydı. Nüfuzlu akrabalar tanıklar buldu, köşe bucak takibe başladı, mahkemeye fotoğraflar sundu. Anna kaçmak, saklanmak zorunda kaldı. O kadar çok şey yaşandı ki… Sonunda her şey biraz sakinleşti. Robert evlendi, bir oğlu oldu. Babaanne ilgisini yeni torununa çevirdi. Anna’nın kızı ilkokula başladı. Anne ise İstanbul’a taşındı ama sık sık memlekete dönmek zorunda kaldı. Sonra genç bir adamla tanıştı. Annesi, yeni bir hayat kurmasını tavsiye etti; torununa bir süre bakacağına söz verdi. Anna da hayatı yoluna koyduğunda kızını yanına alacaktı. Anna evlendi, eşiyle bir apartman dairesi tuttu ve şimdi birlikte bebek bekliyorlar. Her şey yolunda ama Anna, kızını almaya yanaşmıyor. Onu götürecek yeri yok, eşi de başka birinin çocuğuna sıcak bakmıyor. Anna da kızının babaannesiyle, arkadaşları ve okulu olduğu yerde daha mutlu olacağını düşündü. Bebek doğarsa, kim bakacaktı kıza? Böylece anne yalnız değil, kızı iyi bakılıyor sanıyordu. Fakat yaşlı kadının sağlık sorunları baş gösterdi, sık sık ambulans çağrıldı, hastanede tedavi gördü. Torunu o sırada komşu emeklilere emanet edildi. Şimdi nüfuzlu babaanne torunuyla hiç ilgilenmiyor. Anna’nın annesiyle karşılaşınca gülümseyip, – Beni dinlemeliydin! Başta bana versen iyi bakardım! Şimdi yabancı dil okulunda okuyor olurdu, bir sürü dil konuşurdu, piyano çalardı. Ve bak, kendi annesi onu terk etti. Büyüyünce ne olacak? Ben şimdi diğer torunuma bakıyorum, ona her şeyi vereceğim! En iyi okullar, en iyi kurslar! Baba ise kızla hiç ilgilenmedi. Sonuç olarak, uğruna yıllarca mücadele edilen küçük kız hiçbir aileye gerekli olmadı. Şimdi ne olacağını ise kimse bilmiyor.

Hande gençtir, daha çocuk yapar! dedi sevecenlikle. Sonuçta, kimsenin çocuğa ihtiyacı yokmuş gibi oldu.

Hande ve Ercan, küçük bir Anadolu kasabasında büyümüş, aynı sınıfta okumuşlardı. Liseyi bitirdikten sonra üniversite için Ankaraya gitmişler, sonra da iş aramak için İstanbula taşınmışlardı. Şişlinin köhne ama sevimli bir apartmanında beraber yaşamaya başladılar, kira yüksekti ama umurlarında değildi, hayat güzel gidiyordu. Evlenmeye gerek görmemişlerdi. Hande hamile kalınca Ercan, Ben çocuk için hazır değilim! diyerek ortadan kayboldu. Çocuk yapma planı onun ajandasında yoktu.

Hande ne yapacağını bilemedi, kafası karmakarışıktı. Sonunda çocuğu büyütmek için memlekete, annesinin yanına dönmeye karar verdi. Bu arada Ercanın annesi kasabanın belediyesinde mühim bir görevdeydi herkesin içinde Handenin çocuğunun oğlu Ercandan olmadığını, bu bebekle ailelerinin hiçbir ilgisi olmadığını yaymaya başladı. Aileler ise aynı mahallede oturunca fırtına kopmasın da ne olsun!

Ailenin eski komşuları ve çocukluk arkadaşları zaten olayların farkındaydı. Hande bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Hande, Ercanın ailesiyle ilgili hiç şikâyet etmedi. Tek istediği huzur içinde çocuğunu büyütmekti. Lakin Ercanın annesi mahallede Bakın hele şu çocuğu! Sarı saçlı, gözleri mavi Bizden böyle çocuk çıkar mı? Herkes kara kaş, kara göz. Yakışıklı, güzel bir soyumuz var, çocuk ise çirkin! Kesin bizim değil! gibi laflar edip insanları kışkırtıyordu.

Hande, bu dedikodulardan bıkıp usanmıştı. Yahu, DNA testi yaptırayım da içiniz rahat etsin! dedi sonunda. Sonuç saniyesinde çıktı. Ercanın annesi, testten sonra birden meleğe döndü, Ay aman kızım, gel de torunumu göreyim! deyip Handeyi eve çağırdı. Zaten anne, SSK emeklisi maaşıyla zar zor geçiniyordu, şimdi torunu için bir sürü hediyeyle dönünce mutlu oldu.

Bir vakit sonra, süslü püslü büyükanne torununu birkaç gün gezmeye istemeye başladı. Hande, Daha çocuk bir yaşında. Anne-babasız kalamaz. diyince hanımefendinin keyfi kaçtı. Handeye, Bak kızım, davamı açarım! Mahkeme torunumu görmemi sağlar. Zaten Ercanın evi var, nafakayı da belgeye bağlayacağım, sen ise işsiz ve yalnızsın. Sen gençsin, yine çocuk yaparsın. Bırak torunumu bana! Hem belediyedeki bütün hakimler beni tanır. diye gözdağı verdi. Hande kolay pes etmedi, çocuğunu büyütme hakkını savunmaya karar verdi. Yıllarca mahkemelik oldular.

Ailenin ailemizden değildir! dediği kız, şimdi en değerli, en gözde torun olmuştu. Torunun kim olduğunu tespit etmek için onlarca şahit, komşularla dedikodu, gizli fotoğraflar Hande artık bunaldı ve İstanbula kaçtı, bir süre orada yaşadı. Fırtına nihayetinde dindi. Ercan evlendi ve bir oğlu oldu. Anne gözünü yeni torununa dikti. Handenin kızı ise ilkokula başlamıştı. Hande tekrar İstanbula yerleşti ama arada annesini ve kızını görmek için Anadoluya gidip geliyordu. Bir gün iyi bir gençle tanıştı. Annesi Haydi artık, sen de hayatını kur! deyip Handeye destek oldu, biraz nefes alması için kız torunun bakımını devraldı.

Hande evlendi. Eşiyle yine kirada oturuyor, yeni bir bebek bekliyorlardı. Her şey yoluna girmiş gibiydi. Ama Hande kızını yanına almayı bir türlü beceremedi. Çünkü eşi, başka birinin çocuğuna pek sıcak bakmıyordu, ortamı hazır değildi. Sonunda karar verdi: Kızı, anneannesinin yanında, arkadaşları ve okulu dalında, daha mutlu olurdu. Zaten bebek doğunca, ona bakacak vakti de olmayacaktı. Böylece anne de yalnız kalmaz, kızları da bakımlı olurdu.

Ne var ki yaşlı anneannenin sağlığı bozuldu, ambulans birkaç kere gelip götürdü, kadın hastaneye yatırıldı. O sırada küçük kız komşu teyzelere emanet edildi. Ercanın annesi ise torununu sormaz oldu. Yolda karşılaşınca sadece alaycı bir gülümsemeyle, Bak kızım, dinleseydin beni, kız hemen bana gelseydi şimdi en iyi kolejde okur, İngilizce konuşur, piyano çalardı. Ama annesi çocuğundan vazgeçti. Bundan sonra ne olur belli mi? Şimdi ben torunuma, Ercanın oğluna bakacağım, ona her şeyin en iyisini vereceğim. En iyi okullarda okuyacak, en iyi kurslara gidecek! demekten geri durmadı.

Ercan ise kızı sanki hiç yokmuş gibi davrandı. O kadar mücadele verilen küçük kız, sonunda kimsenin umurunda kalmadı. Kimin ne olacağı, zaman gösterecek hayat bu, belli mi olurFakat kasabanın serin bir sonbahar akşamı, okuldan dönen minik kız, annesinin eski günlerde yazdığı mektubu buldu. O mektupta Hande, kızına Sakın unutma, her neredeysen, hangi evdeysen, ben her zaman seni düşündüm” diyordu. Küçük kız gözlerini bulutlara kaldırdı, annesinin umudunu kalbinde hissetti.

O yıl ne anneannenin sağlığı tamamen düzeldi, ne de Ercanın ailesinin ilgisi geri geldi. Ama küçük kız okulda bir tiyatro yarışmasına katıldı, kasabanın eğitimsiz görünen çocuklarının içindeki yeteneği keşfe çıkan tek öğretmenine rastladı. Öğretmeni onun yazdığı bir hikâyeyi okudu, kızın eşsiz hayal gücüne inandı, ona her gün okul çıkışı kitaplar verdi.

Bir gün, İstanbulda yaşayan Hande, bir televizyon programında kasabadaki okulların başarılarından bahseden bir haberi izlerken, ekranda minik kızını bir yarışmanın ödül töreninde, kendi yazdığı hikâyeden bir bölümü okurken yakaladı. Kız gülümsüyor, cesurca konuşuyordu. Handenin gözlerinden yaşlar aktı ama bu kez pişmanlıktan değildi; kızının kendi yolunda, sevgiyle, umutla büyüdüğünü görmenin tarifsiz kıvancındandı.

İşte o anda İstanbulun kalabalığında Hande, her anne gibi, çocuğunu hayata armağan etmenin gururunu hissetti. Hiçbir dedikodu, hiçbir yalnızlık, hayatı ve iyiliği içtenlikle sahiplenmiş bir çocuğun parlayan ışığını söndüremeyeceğini fark etti. Kasabada, kışı karşılayan çamaşır ipinde renkli giysiler dalgalanırken, küçük kız kendi masalını yazmaya, ne kimseye küserek ne de geçmişin gölgesinde saklanarak, cesurca devam etti.

Hayat öylece, kimseye borcunu ödemeden, bazen umulmadık bir şefkatle, sürpriz bir zaferle akıp gitmeye devam etti. Ve küçük kız, kimsenin umurunda değilken, birinin en derinlerinde hâlâ dünyalara bedel olduğunu hiçbir zaman unutmadı.

Rate article
Lifequest
“Anna genç, yine anne olacak!” diye söz verdi. Sonunda, kimse çocuğa ihtiyaç duymadı. Anna ve Robert, Anadolu’nun küçük bir kasabasında büyümüş, ilkokuldan liseye aynı sınıfta okumuşlardı. Mezuniyetin ardından üniversiteye gittiler ve ardından İstanbul’da iş bulmak için yola çıktılar. Ufak bir daire kiralayıp, işe girdiler; nikahsız yaşamaya başladılar. Anna hamile kalınca, Robert onu terk etti. Bir çocuk planı yoktu. Genç kadın bu duruma çok üzüldü ve çocuğunu büyütmek için memleketine dönmeye karar verdi. Robert’ın annesi ise, şehirde hatırı sayılır bir konumdaydı. Herkese Anna’nın başka birinden çocuk beklediğini, doğacak bebeğin aileleriyle hiçbir bağı olmadığını söyledi. Üstelik iki aile de aynı mahallede yaşıyordu, dedikodular aldı başını gitti. Olan biteni çok kişi biliyordu. Anna dünyalar güzeli bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Robert’ın ailesine dair hiçbir şikâyeti yoktu. Genç anne, çocuğunu huzur içinde büyütmek istiyordu. Fakat Robert’ın annesi herkese “Bu çocuğun bizim aileyle ilişkisi yok,” demeye devam etti. – Şuna bakın! diye açıklıyordu kadın. – Bu çocuğun saçı sarı, bizde herkesin saçı siyahtır. Burnu da bizimkine hiç benzemiyor! Bizim ailede herkes güzel, bu çocuk ise çirkin. Bize girmeye çalışıyorlar! Onlar kötü insanlar! Anna bütün bunlardan bunalmıştı ve Robert’ın annesini rahatlatmak için bir babalık testi önerdi. Neden bunları yapıyordu? Sonuç hemen çıktı: Robert’ın annesi hemen Anna’yı torununu görmeye davet etti. Küçük kıza güzel ve pahalı hediyeler aldı. Sadece annesinin maaşıyla yaşayan Anna çok memnun kaldı. Kısa bir süre sonra, yeni tanıştığı babaanne torununu birkaç günlüğüne yanında misafir etmek istedi. Anna, kızının daha bir yaşında olduğunu, annesiz birkaç gün kalmaya hazır olmadığını söyledi. Babaanne çok kızdı. Sonra Anna’yı uyararak torunu için mahkemeye başvuracağını söyledi. Ayrıca küçük kızın, her türlü imkâna sahip olan babaannesinin evinde daha iyi yaşayacağını iddia etti. Mahkemenin, babanın bir evi olduğunu, çocuğu maddi açıdan desteklediğini (belge sunacak), annenin ise işsiz ve yalnız bir kadın olduğunu dikkate alacağını belirtti. Kadının iddiasına göre, Anna daha çok genç olduğu için bir çocuk daha çok rahat doğurabilecekti. Kızı vazgeçmeye ikna etmeye çalıştı. Zaten ilçede bütün hakimleri tanıyordu, kararın kimden yana çıkacağını kestirmek zor değildi. Anna, kızını büyütme hakkını elinden bırakmamaya karar verdi. Yıllarca süren bir hukuk savaşı başladı. Ailenin zamanında dışladığı küçük kız, şimdi onların en değerli varlığıydı. Nüfuzlu akrabalar tanıklar buldu, köşe bucak takibe başladı, mahkemeye fotoğraflar sundu. Anna kaçmak, saklanmak zorunda kaldı. O kadar çok şey yaşandı ki… Sonunda her şey biraz sakinleşti. Robert evlendi, bir oğlu oldu. Babaanne ilgisini yeni torununa çevirdi. Anna’nın kızı ilkokula başladı. Anne ise İstanbul’a taşındı ama sık sık memlekete dönmek zorunda kaldı. Sonra genç bir adamla tanıştı. Annesi, yeni bir hayat kurmasını tavsiye etti; torununa bir süre bakacağına söz verdi. Anna da hayatı yoluna koyduğunda kızını yanına alacaktı. Anna evlendi, eşiyle bir apartman dairesi tuttu ve şimdi birlikte bebek bekliyorlar. Her şey yolunda ama Anna, kızını almaya yanaşmıyor. Onu götürecek yeri yok, eşi de başka birinin çocuğuna sıcak bakmıyor. Anna da kızının babaannesiyle, arkadaşları ve okulu olduğu yerde daha mutlu olacağını düşündü. Bebek doğarsa, kim bakacaktı kıza? Böylece anne yalnız değil, kızı iyi bakılıyor sanıyordu. Fakat yaşlı kadının sağlık sorunları baş gösterdi, sık sık ambulans çağrıldı, hastanede tedavi gördü. Torunu o sırada komşu emeklilere emanet edildi. Şimdi nüfuzlu babaanne torunuyla hiç ilgilenmiyor. Anna’nın annesiyle karşılaşınca gülümseyip, – Beni dinlemeliydin! Başta bana versen iyi bakardım! Şimdi yabancı dil okulunda okuyor olurdu, bir sürü dil konuşurdu, piyano çalardı. Ve bak, kendi annesi onu terk etti. Büyüyünce ne olacak? Ben şimdi diğer torunuma bakıyorum, ona her şeyi vereceğim! En iyi okullar, en iyi kurslar! Baba ise kızla hiç ilgilenmedi. Sonuç olarak, uğruna yıllarca mücadele edilen küçük kız hiçbir aileye gerekli olmadı. Şimdi ne olacağını ise kimse bilmiyor.