— Sen kim oluyorsun da bana akıl veriyorsun! — Zeynep Hanım, elindeki bezi gelinine fırlattı. — Benim evimde yaşıyorsun, benim yemeğimi yiyorsun! Tamara yüzünü sildi, yumruklarını sıktı. Evliğinin üçüncü ayında, her gün bir savaş cephesi gibi geçiyor. — Yerleri siliyorum, yemek yapıyorum, çamaşır yıkıyorum! Daha ne istiyorsunuz? — İstediğim, susman! Serseri! Başkasının çocuğuyla geldin buraya! Minik Elif korkuyla kapıdan bakıyordu. Dört yaşında ve çoktan anladı ki babaannesi kötü biri. — Anne, yeter artık! — Stepan kapıdan girip işten yorgun geldiği halde araya girdi. — Yine ne oldu? — Ne olacak! Senin hanım bana cevap yetiştiriyor! Dediğim gibi, çorba tuzlu olmuş diyorum, bana karşılık veriyor! — Çorba gayet güzel, — dedi Tamara yorgunca. — Sırf bana takmak için konuşuyorsunuz. — Duydun mu bak! — Zeynep Hanım gelinini işaret etti. — Bir de beni suçluyor! Kendi evimde! Stepan karısını kolundan çekip kucakladı. — Anne, lütfen artık. Tamara bütün gün evi çekip çeviriyor. Sen de sürekli kavga çıkarıyorsun. — Vay be! Şimdi de annene karşısın! Büyüttüm, doyurdum, bak şimdi bana! Yaşlı kadın kapıyı hızla kapatıp çıktı. Mutfakta derin bir sessizlik oluştu. — Kusura bakma, — Stepan karısının başını okşadı. — Yaşlandıkça geçimsizleşti. — Stepan, belki başka bir eve taşınsak? En azından bir oda kiralasak? — Neyle? Ben traktörcüyüm, müdür değil. Zar zor geçiniyoruz. Tamara eşine yaslandı. İyi adam, iyi yürekli. Çalışkan. Ama annesi gerçek bir baş belası. Onlar köy pazarında tanışmışlardı. Tamara örgü ürünler satıyor, Stepan çorap alıyordu. Laf lafı açtı. Hemen söylemişti: Çocuğun olmasını dert etmem, çocukları severim. Düğün sade oldu. Zeynep Hanım, daha ilk günden gelinini sevmedi. Genç, güzel, üniversite mezunu-bir muhasebeci. Kendi oğluysa sıradan bir traktör şoförü. — Anne, yemeğe gel, — Elif eteğinden çekiştiriyordu. — Şimdi, canım. Akşam yemeğinde Zeynep Hanım aynı gösterişle tabağını itti. — Bu yemek yenmez. Domuzlara yapsan daha iyi. — Anne! — Stepan yumruğunu masaya vurdu. — Yeter ama! — Ne var? Doğruyu söylüyorum! Bak işte, Sevil nasıl hanım! Ama bu var ya! Sevil, Zeynep Hanım’ın kızıydı. Şehirde yaşar, senede bir gelirdi. Ev onun üzerineydi, ama neredeyse hiç uğramazdı. — Eğer yaptığım yemeği beğenmiyorsanız, kendiniz pişirin, — dedi Tamara soğukkanlılıkla. — Sen kim oluyorsun! — kaynana fırlayıp üstüne yürüdü. — Sana gününü göstereceğim! — Yeter artık! — Stepan kadınların arasına girdi. — Anne, ya sakinleşirsiniz ya da biz çıkıp gideriz! Şimdi! — Nereye gideceksiniz? Sokağa mı? Bu ev sizin değil ki! Gerçekten de ev Sevil’indir. Onlar burada şansına oturuyordu. *** Kıymetli Yük O gece Tamara uykusuzdu. Stepan sarıldı, fısıldadı: — Sabret güzelim. Traktör alacağım. Kendi işimi yaparım. O zaman kendi evimiz olur. — Stepancığım, o kadar pahalı ki… — Eski bir tane bulurum, tamir ederim. Yeter ki bana inan. Sabah Tamara fenalaştı, tuvalete koştu. Yoksa?.. Test pozitifti. — Stepan! — Odaya koştu. — Bak! Kocası uykulu gözlerle bakarken test çubuğunu görünce sevinçten Tamara’yı kucakladı, döndürdü. — Tamara! Canım! Bir bebeğimiz olacak! — Sessiz ol! Annen duymasın! Ama iş işten geçmişti. Zeynep Hanım kapıdaydı. — Ne oluyor bakalım? — Anne, bebek geliyor! — Stepan mutluydu. Kaynanada ise keyif yoktu. — Peki nerede yaşayacaksınız? Burada bile sıkışıksınız. Sevil gelirse sizi kapı dışarı eder. — Etmez! — Stepan dikleşti. — Bu evde benim de hakkım var! — Ev Sevil’in. Unuttun mu? Ben ona devrettim. Sen ise burada misafirsin. Bütün sevinç bir anda sönüverdi. Tamara yatağa oturdu. Bir ay sonra felaket oldu. Tamara evde su taşırken çok ağır kaldırdı — evde musluk yoktu. Ani bir acı, kanama… — Stepan! — diye bağırdı. Düşük. Doktor “aşırı yorgunluk ve stres” dedi. Dinlenmesi gerekirmiş. Dinlenme mi? Bu kaynana evinde mümkün mü? Tamara hastane odasında tavana baktı durdu. Bitti. Daha fazla gücü yok. — Boşanacağım, — dedi telefonla arkadaşına. — Yapamayacağım. — Tamara, ya Stepan? İyi adam değil mi? — İyi, ama annesi… O evde solacak, yok olacağım. Stepan işten koşturdu geldi. Yorgun, üstü başı batmış, bir demet çiçekle. — Tamara, bir tanem, affet. Benim suçum. Koruyamadım seni. — Stepan, ben artık o evde yaşayamayacağım. — Biliyorum. Kredi çekeceğim. Ev tutarız. — Vermezler, maaşın yetmez. — Verirler. İkinci iş buldum. Geceleri çiftlikte çalışacağım. Gündüz traktör, gece süt sağıyorum. — Stepan, bitkin düşersin! — Önemli değil. Senin için her şey. Bir hafta sonra Tamara taburcu edildi. Zeynep Hanım kapıda dikildi: — Ne oldu, tutamadın bebeği? Biliyordum zaten. Zayıfsın sen. Tamara sessizce geçti, ağlamaya değmezdi. Stepan deli gibi çalıştı. Gündüz traktör, gece çiftlik. Uykusuz, ama yılmadı. — Ben de işe gireceğim, — dedi Tamara. — Muhasebede boş yer varmış. — Orada para az. — Az ama az, birikirse olur. Girdi işe. Sabahları Elif’i kreşe bırakıyor, işe gidiyordu. Akşam kızını alıyor, ev işleriyle uğraşıyordu. Zeynep Hanım hâlâ laf sokuyordu ama Tamara artık duymaz olmuştu. *** Kendi Köşesi, Yeni Bir Hayat Stepan, traktörden vazgeçmedi. Eski, hurda birini buldu, sahibi ucuza verdi. — Kredi çek, — dedi Tamara. — Tamir edersin, iş yaparız. — Ya başaramazsak? — Yaparsın. Sen yaparsın. Kredi çıktı. Traktörü aldılar. Avluda yığılı bir metal yığınıydı. — Oh ne komik! — Zeynep Hanım güldü. — Hurda aldınız! Anca çöpe atılır! Stepan sessizce motoru söktü. Geceleri, kafa lambası ışığında, Tamara da yanında. — Git uyu, yoruldun. — Birlikte başardık, birlikte bitireceğiz. Bir ay geçti, iki ay geçti. Komşular güldü — saf traktörcü, hurda aldı diye. Bir sabah traktör çalıştı! Stepan şaşkınlıkla direksiyonda. — Tamara! Çalıştı! Oldu! Kadın kocasına sarıldı. — Hep inandım sana! İlk iş komşunun tarlasını sürmek, sonra odun taşımak, işler çoğaldı, para gelmeye başladı. Sonra yine sabah mide bulantıları… — Stepan, yine hamileyim. — Bu sefer tek bir yük kaldırmayacaksın! Duydun mu? Her şey bana ait! Adeta pamuklara sardı. Hiç bir şey yaptırmadı. Zeynep Hanım söylendi: — Nazlı! Ben üç doğum yaptım böyle olmadı! O ise… Ama Stepan kararlıydı: Asla iş yok! Yedinci ayda Sevil geldi, eşiyle ve planlarıyla. — Anne, evi satıyoruz. İyi teklif var. Sen de bizimle şehre geleceksin. — Ya bunlar? — Zeynep Hanım Stepan ve Tamara’yı gösterdi. — Neyse, kendileri bir yer bulsunlar. — Sevil, ben burada doğdum, burası da benim evim! — Stepan karşı çıktı. — Öyleyse? Ev benim. Unuttun mu? — Ne zaman çıkmamız gerekiyor? — diye sordu Tamara sakince. — Bir ay sonra. Stepan öfkeyle yanıyordu. Tamara elini omzuna koydu — sakin olmasını istedi. Akşam kucak kucağa dertleştiler. — Ne yapacağız? Bebeğe az kaldı. — Bir yol bulacağız. Yeter ki beraberiz. Stepan durmadan çalıştı. Traktör gürledi durdu. Bir haftada bir aylık kazanç geldi. Bir gün köyün öte yanında oturan Mehmet Amca aradı. — Stepan, kendi evimi satıyorum. Eski ama sağlamdır. Uygun fiyata. Bakmak ister misin? Gittiler baktılar. Ev eski ama sağlamdı. Ocak, üç oda, samanlık vardı. — Ne istiyorsun fiyat olarak? Mehmet Amca rakam söyledi. Yarısı ellerinde, yarısı yoktu. — Taksit olur mu? — Stepan sordu. — Yarısı peşin, kalanı altı ayda. — Olur yavrum, güvenilir çocuksundur. Sevinçle döndüler. Zeynep Hanım kapıda dikildi: — Nerede dolaştınız? Sevil belgeleri getirdiği için çağırdı! — Ne güzel, — dedi Tamara. — Biz taşınıyoruz. — Nereye? Sokağa mı? — Kendi evimize. Satın aldık. Kaynana şaşırdı. Böyle beklemiyordu. — Yalan! Nereden buldunuz parayı? — Kazandık, — dedi Stepan, karısına sarılarak. — Sen laf ederken biz çalıştık. İki haftada taşındılar. Pek eşyaları da yoktu — başka evde neyin olsun? Elif odadan odaya koştu, köpek de peşinde havlıyordu. — Anne, bu ev gerçekten bizim mi? — Evet kızım. Bizim gerçek evimiz. Zeynep Hanım ertesi gün geldi. Kapıda dikildi. — Stepan, düşündüm… Beni de alır mısınız? Şehir çok bunaltıcı. — Hayır anne. Seçimini yaptın, Sevil ile yaşa. — Ama ben senin annenim! — Anne; bir anne torununa yabancı demez. Hoşça kal. Kapıyı kapattı. Zordu ama doğruydu. Martta bir oğulları oldu. Sağlıklı, güçlü bebek. Koca bir çığlık atıyordu. — Babasına çekmiş! — diye güldü hemşire. Stepan oğlunu tutarken nefes almaya bile korktu. — Tamara, sağ ol bana her şey için. — Asıl sana sağ ol. Direndin, inandın. Evi yavaş yavaş yerleştirdiler. Bahçeye patates diktiler, tavuk aldılar. Traktör işle iş getirdi. Akşamları sundurmada oturdular. Elif köpekle oynadı, bebek kundağında uyudu. — Biliyor musun, — dedi Tamara, — çok mutluyum. — Ben de. — Ne zorluklar geçti, neredeyse dayanamam sanmıştım. — Dayandın. Sen güçlüsün. — Biz güçlüyüz. Birlikte. Güneş ormanın arkasında batıyordu. Evde ekmek ve süt kokusu vardı. Gerçek bir ev. Onların yuvası. Kimse aşağılamaz, kapı dışarı etmez, yabancı demez. Yaşanacak, sevilecek, çocuk büyütülecek bir yuva. Mutluluğun adresi. *** Sevgili okurlarımız, her ailenin kendi sınavı vardır, üstesinden gelmek her zaman kolay olmayabiliyor. Tamara ve Stepan’ın hikâyesi, bir bakıma hepimizin zorluklarına ve mücadele gücüne ayna tutuyor. Hayat böyle akıyor işte: sıkıntıdan sevinçlere, bazen de umutsuzluğa, ta ki kader yüzünüzü güldürsünceye dek. Sizce Stepan annesine ne kadar sabretmekle doğru yaptı mı, yoksa en baştan kendi yolunu çizmek mi gerekirdi? Sizin için gerçek bir yuva nedir — sadece dört duvar mı, yoksa aile sıcaklığı mı? Yorumlarda buluşalım, çünkü hayat büyük bir okul, her ders kıymetli!

Sen de kimsin bana akıl veriyorsun! Zübeyde Hanım elindeki bezi gelininin yüzüne fırlattı. Benim evimde yaşıyorsun, benim yemeğimi yiyorsun!

Şeyma sakince yüzünü sildi, yumruklarını sıktı. Üç aydır evliydi ama her gün sanki savaş alanıydı.

Yerleri siliyorum, yemek yapıyorum, çamaşır yıkıyorum! Daha ne istiyorsunuz?

İstediğim tek şey var: Sesini kesmen! Serseri! Yabancı bir çocukla geldin!

Küçük Beste korkuyla kapının arasından baktı. Dört yaşındaydı ama çoktan anlamıştı; babaannesi sinirliydi.

Anne, yeter artık! Murat dışarıdan geldi; işten toz toprak içindeydi. Yine ne oldu?

Ne olacak! Karın bana karşı geliyor! Çorba tuzlu olmuş diyorum, dikleniyor!

Çorba gayet iyi, Şeyma yorgun bir şekilde cevapladı. Beni kasıtlı uğraştırıyorsunuz.

Bak işte! Duydun mu? Zübeyde Hanım parmağını Şeymaya salladı. Ben uğraşıyormuşum! Kendi evimde!

Murat, eşinin omzuna bir kolunu attı.

Yeter anne. Şeyma sabahtan beri çalışıyor, bir sen bitmemiş kavga…

Bak sen! Oğlun da annesinden yana değil artık! Kaç sene baktım, büyüttüm… Bak şimdi!

Zübeyde Hanım kapıyı çarparak mutfağı terk etti. Mutfağı bir sessizlik kapladı.

Affet beni, Murat, Şeymanın saçını okşadı. Yaşlandıkça iyice geçimsiz oldu.

Murat, bir oda bile olsa, başka bir yer mi tutsak?

Ne parasıyla? Ben traktör şoförüyüm, müdür değil. Zar zor yemeğe para yetişiyor.

Şeyma kocasına yetindi. İyi adamdı, vicdanlı, emeğinin karşılığını alınca mutlu olan biri. Ama annesi… tam anlamıyla bir çileydi.

Tanışmaları köy pazarında olmuştu. Şeyma örgü ürünleri satıyor, Murat çorap alıyordu. Sohbet ettiler, Murat çocuğu olmasını hiç dert etmediğini, çocukları çok sevdiğini söyledi. Düğünleri sade olmuştu. Zübeyde Hanım ise gelinini ilk günden beri sevememişti. Genç, güzel ve üniversite mezunu mali müşavirdi. Oğlunun mesleğiyse traktör şoförlüğüydü.

Anneciğim, hadi yemeğe, Beste eteğini çekiştirdi.

Tamam yavrum, geliyorum.

Akşam yemeklerinde Zübeyde Hanım tabağını itip, yüzünü buruştururdu.

Yenmez bu! Domuza mı pişirdin, insanlara mı?

Anne! Murat masaya yumruğunu vurdu. Yeter artık!

Ne yeteri! Gerçeği söylüyorum. Bak Serapa, ne ev hanımı! Ya bu!

Serap, Zübeyde Hanımın öz kızıydı. İstanbulda yaşıyordu; yılda bir gelirdi. Ev zaten onun üstüneydi, burada oturmasalar da.

Beğenmiyorsanız siz yapın yemeği, deyiverdi Şeyma sakince.

Sen! kaynana ayağa fırladı. Bak şimdi seni…

Yeter! araya Murat girdi. Anne, ya susarsın ya da biz gideriz. Bugün.

Nereye gideceksiniz? Sokağa mı? Ev sizin değil ki!

Gerçekti bu. Ev Serapın üstüneydi. Onlar burada iyilikten oturuyorlardı.

***

Değerli Yük

Şeyma, o gece uyuyamadı. Murat onu sardı, fısıldadı:

Sabret sevgilim. Traktör alacağım, kendi işimi yapacağım. Kendi evimizi kazanacağız.

Murat, çok pahalı…

İkinci el bulur, onarırım. Ben yaparım. Yeter ki inan bana.

Sabah mide bulantısıyla uyandı Şeyma. Hemen koştu tuvalete. Yoksa?

Test iki çizgi gösterdi.

Murat! Odaya daldı. Bak!

Kocası mahmur gözlerle baktı, testi görünce fırladı, Şeymayı havaya kaldırdı.

Şeymam! Canım! Bir bebeğimiz olacak!

Sakin ol! Annen duymasın.

Ama artık çok geçti. Zübeyde Hanım kapıda durmuştu.

Ne bu gürültü?

Anne, bebek bekliyoruz! Murat ışıl ışıldı.

Kaynana dudak büktü.

Nerede yaşayacaksınız? Zaten burası dar. Serap gelince sizi kovar.

Kovamaz! Murat sinirlendi. Bu ev benim de yuvam!

Evin sahibi Serap. Unuttun mu? Ben ona verdim. Sen burada misafirsin.

Sevinçleri bir anda siliniverdi. Şeyma yatağa oturdu.

Bir ay sonra korkunç bir şey oldu. Şeyma, evde ağır bir kova taşırken aniden karnı ağrıdı. Pantolonunda kan lekesi…

Murat! diye bağırdı.

Düşük yaptı. Hastanede doktor, aşırı yorgunluk ve stres dedi. Dinlenmesi gerekiyordu.

Kaynana ile yaşanacak ne huzur kalmıştı ki?

Hastanede tavanı izledi Şeyma. Bitti. Daha devam etmek istemedi.

Ayrılacağım, dedi dostuna telefonda. Dayanamıyorum artık.

Ya Murat, o iyi çocuk?

İyi ama annesi… Orada çürüyeceğim.

Murat hemen işten geliyor, yorgun, üstü başı kirli, ama elinde bir demet kır çiçeği.

Şeymam, canım, affet beni. Benim suçum. Koruyamadım.

Murat, orada daha fazla kalamam.

Biliyorum. Kredi çekeceğim. Ev tutacağız.

Sana vermezler, maaş az.

Verirler. Gece çiftlikte süt sağma işi buldum. Gündüz traktör, gece çiftlik.

Murat, kendini mahvedeceksin!

Olmaz. Senin için dağ da deviririm.

Bir hafta sonra taburcu oldu Şeyma. Zübeyde Hanım kapıdan karşıladı:

Ne oldu, tutamadın mı? Belliydi zaten, güçsüzsün.

Şeyma cevap vermeden geçti. Ağlamaya değmezdi.

Murat deli gibi çalışmaya başladı. Sabah traktörle tarlada, gece çiftlikteydi. Günde üç saat uyuyabiliyordu.

Ben de işe gideceğim, dedi Şeyma. Muhasebede iş var.

Az maaş verirler.

Az da olsa birikimdir.

Sabah Besteyi kreşe bıraktı, işe gidip geldi. Akşamları kızını alıp yemek yaptı, çamaşır yıkadı. Zübeyde Hanım hâlâ laf dokunduruyordu ama Şeyma duymazdan gelmeyi öğrendi.

***

Kendi Köşemiz, Yepyeni Hayat

Murat traktör almak için biriktirmeye devam etti. Eski, kullanılmaz bir traktör buldu. Sahibi çok ucuza veriyordu.

Kredi çek, dedi Şeyma. Onarırsın, işler açılır.

Ya olmazsa?

Olur. Senin elinden ne olsa gelir.

Kredi çıktı. Traktörü aldılar. Bahçede hurda halinde duruyordu.

Hey gidi! Zübeyde Hanım güldü. Hurda aldınız, hurdacıya verin bari!

Murat aylarca geceleri, çiftlikten sonra bile uğraştı. Şeyma yardımcı oldu, aletleri uzattı.

Git dinlen, yoruldun.

Beraber başladık, beraber bitireceğiz.

Aylarca uğraştılar. Komşular deli traktörcü diye dalga geçtiler.

Bir sabah trakötör çalıştı. Murat inanamadı.

Şeymam! Oldu! Çalışıyor!

Şeyma fırladı, boynuna sarıldı.

Biliyordum! Sana hep inandım!

İlk iş komşunun tarlasını sürmek oldu. Sonra odun taşımak, sonra bir iş daha… Artık para giriyordu eve.

Bir süre sonra Şeyma yine sabah bulantıları hissetmeye başladı.

Murat, yeniden hamileyim.

Artık hiçbir işi sana bırakmak yok! Sen dinleneceksin!

Kristal gibi korudu eşini. Şeymaya kova bile taşıtmadı. Zübeyde Hanım yine söylendi:

Ne narin gelinmiş! Ben üç çocuk büyüttüm, hem de kimseye muhtaç olmadan!

Ama Murat direndi. Şeymaya hiçbir yük bırakmadı.

Yedinci ayda Serap geldi. Eşiyle ve planlarıyla birlikte.

Anne, evi satıyoruz. Çok iyi teklif verdiler. Size de bizimle şehirde kalırsın.

Ya bunlar? Zübeyde Hanım Murat ve Şeymayı gösterdi.

Hangi bunlar? Kendi başlarının çaresine baksınlar.

Serap, ben burada doğdum! Murat itiraz etti.

Ee, ev benim. Unuttun mu?

Ne zaman çıkmamız gerek? dedi Şeyma sakin.

Bir ay sonra.

Murat sinirden deliye döndü. Şeyma, omzuna elini koyup sus, dedi.

Akşam beraber sarıldılar.

Ne yapacağız? Bebek de geliyor…

Bir şekilde olur, yeter ki birlik olalım.

Murat hiç olmadığı kadar çok çalıştı. Traktör sabah akşam iş yaptı, birkaç haftada bir ayda aldıklarının katına kazanç sağladı.

Sonra uzak köyden Hüseyin Emmi aradı.

Murat, evi satıyorum. Eski ama sağlam. Ucuz vereceğim. Bakmak ister misin?

Gittiler; eski ama güzel, üç odalı, fırınlı, ahırlı küçük bir evdi.

Kaça istiyorsun?

Hüseyin Emmi fiyatı söyledi. Yarısı vardı, yarısı yoktu.

Taksitle olur mu? dedi Murat. İlkini şimdi, kalanını altı ayda bitiririm.

Olur, sana güvenirim.

Eve dönerken umut doluydular. Zübeyde Hanım kapıda bekledi:

Nerede kaldınız? Serap evrakları getirdi!

Güzel, dedi Şeyma sakinlikle. Biz taşınıyoruz.

Nereye? Sokağa mı?

Kendi evimize. Artık bizim.

Kaynana şaşırdı, inanamadı.

Yalan söylüyorsunuz! Bu para nereden çıktı?

Çalıştık, dedi Murat gururla. Sen dilinle uğraşırken biz didindik.

İki haftada taşındılar. Zaten eşya zaten azdı; insanın kendi evi olmayınca çok da birikmiyor.

Beste odalarda koştu, küçük köpek havladı.

Anne, bu gerçekten bizim mi?

Evet kızım, bizim. Gerçekten bizim.

Zübeyde Hanım bir gün sonra geldi. Kapıda durdu.

Murat, düşündüm de… Beni de almaz mısınız? Şehirde bunaldım.

Yok anne. Sen tercihini yaptın. Serapla yaşa.

Ama ben anneyim!

Anne, insan torununa yabancı demez. Hoşça kal.

Kapıyı kapattı. Zordu, ama doğruydu.

Martta oğulları Ömer doğdu. Sağlıklı, tombul bir bebekti. Bağıra bağıra dünyaya geldi.

Aynı babası, dedi hemşire gülerek.

Murat oğlunu kucağına aldı, korkudan neredeyse nefes alamadan.

Şeymam, teşekkür ederim. Her şey için.

Ben teşekkür ederim. Direndiğin için, inandığın için.

Kendi evlerine yerleştiler. Küçük de olsa bahçeye patates, domates ektiler, birkaç tavuk aldılar. Traktör sürekli iş getirdi. Akşamları, verandada otururlardı. Beste oynar, Ömer beşikte uyurdu.

Mutluyum, dedi Şeyma.

Ben de.

Zordu Murat. Bazen dayanamam sanmıştım.

Dayandın. Çok güçlüsün.

Biz güçlüyüz… Çünkü biriz.

Güneş ormanın ardına inerken evden ekmek, süt kokusu yayıldı. Gerçek bir yuva. Kendi yuvaları.

Artık kimse aşağılayamaz, kovamaz, yabancı diyemezdi.

Artık özgürce yaşamak, sevmek, çocuk büyütmek mümkündü.

Gerçekten mutlu olmak mümkündü.

***

Sevgili okuyucular, her ailede zor zamanlar olur, çoğu zaman da üstesinden gelmek kolay değildir. Şeyma ile Muratın hikâyesi, aslında hepimizin hayatında zorlukların gücüne rağmen umut edebileceğimizin bir aynası.

Hayat böyle işte; zorluğun ardından mutluluk ve yine belirsizlik, ta ki baht gülene dek.

Peki sizce Murat annesine bu kadar sabretmeli miydi, yoksa bir an önce kendi yolunu mu çizmeliydi? Sizin için gerçek yuva nedir duvarlar mı, yoksa aile sıcaklığı mı?

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın; çünkü hayat büyük bir okul ve her dersinde ayrı bir kıymet vardır.

Rate article
Lifequest
— Sen kim oluyorsun da bana akıl veriyorsun! — Zeynep Hanım, elindeki bezi gelinine fırlattı. — Benim evimde yaşıyorsun, benim yemeğimi yiyorsun! Tamara yüzünü sildi, yumruklarını sıktı. Evliğinin üçüncü ayında, her gün bir savaş cephesi gibi geçiyor. — Yerleri siliyorum, yemek yapıyorum, çamaşır yıkıyorum! Daha ne istiyorsunuz? — İstediğim, susman! Serseri! Başkasının çocuğuyla geldin buraya! Minik Elif korkuyla kapıdan bakıyordu. Dört yaşında ve çoktan anladı ki babaannesi kötü biri. — Anne, yeter artık! — Stepan kapıdan girip işten yorgun geldiği halde araya girdi. — Yine ne oldu? — Ne olacak! Senin hanım bana cevap yetiştiriyor! Dediğim gibi, çorba tuzlu olmuş diyorum, bana karşılık veriyor! — Çorba gayet güzel, — dedi Tamara yorgunca. — Sırf bana takmak için konuşuyorsunuz. — Duydun mu bak! — Zeynep Hanım gelinini işaret etti. — Bir de beni suçluyor! Kendi evimde! Stepan karısını kolundan çekip kucakladı. — Anne, lütfen artık. Tamara bütün gün evi çekip çeviriyor. Sen de sürekli kavga çıkarıyorsun. — Vay be! Şimdi de annene karşısın! Büyüttüm, doyurdum, bak şimdi bana! Yaşlı kadın kapıyı hızla kapatıp çıktı. Mutfakta derin bir sessizlik oluştu. — Kusura bakma, — Stepan karısının başını okşadı. — Yaşlandıkça geçimsizleşti. — Stepan, belki başka bir eve taşınsak? En azından bir oda kiralasak? — Neyle? Ben traktörcüyüm, müdür değil. Zar zor geçiniyoruz. Tamara eşine yaslandı. İyi adam, iyi yürekli. Çalışkan. Ama annesi gerçek bir baş belası. Onlar köy pazarında tanışmışlardı. Tamara örgü ürünler satıyor, Stepan çorap alıyordu. Laf lafı açtı. Hemen söylemişti: Çocuğun olmasını dert etmem, çocukları severim. Düğün sade oldu. Zeynep Hanım, daha ilk günden gelinini sevmedi. Genç, güzel, üniversite mezunu-bir muhasebeci. Kendi oğluysa sıradan bir traktör şoförü. — Anne, yemeğe gel, — Elif eteğinden çekiştiriyordu. — Şimdi, canım. Akşam yemeğinde Zeynep Hanım aynı gösterişle tabağını itti. — Bu yemek yenmez. Domuzlara yapsan daha iyi. — Anne! — Stepan yumruğunu masaya vurdu. — Yeter ama! — Ne var? Doğruyu söylüyorum! Bak işte, Sevil nasıl hanım! Ama bu var ya! Sevil, Zeynep Hanım’ın kızıydı. Şehirde yaşar, senede bir gelirdi. Ev onun üzerineydi, ama neredeyse hiç uğramazdı. — Eğer yaptığım yemeği beğenmiyorsanız, kendiniz pişirin, — dedi Tamara soğukkanlılıkla. — Sen kim oluyorsun! — kaynana fırlayıp üstüne yürüdü. — Sana gününü göstereceğim! — Yeter artık! — Stepan kadınların arasına girdi. — Anne, ya sakinleşirsiniz ya da biz çıkıp gideriz! Şimdi! — Nereye gideceksiniz? Sokağa mı? Bu ev sizin değil ki! Gerçekten de ev Sevil’indir. Onlar burada şansına oturuyordu. *** Kıymetli Yük O gece Tamara uykusuzdu. Stepan sarıldı, fısıldadı: — Sabret güzelim. Traktör alacağım. Kendi işimi yaparım. O zaman kendi evimiz olur. — Stepancığım, o kadar pahalı ki… — Eski bir tane bulurum, tamir ederim. Yeter ki bana inan. Sabah Tamara fenalaştı, tuvalete koştu. Yoksa?.. Test pozitifti. — Stepan! — Odaya koştu. — Bak! Kocası uykulu gözlerle bakarken test çubuğunu görünce sevinçten Tamara’yı kucakladı, döndürdü. — Tamara! Canım! Bir bebeğimiz olacak! — Sessiz ol! Annen duymasın! Ama iş işten geçmişti. Zeynep Hanım kapıdaydı. — Ne oluyor bakalım? — Anne, bebek geliyor! — Stepan mutluydu. Kaynanada ise keyif yoktu. — Peki nerede yaşayacaksınız? Burada bile sıkışıksınız. Sevil gelirse sizi kapı dışarı eder. — Etmez! — Stepan dikleşti. — Bu evde benim de hakkım var! — Ev Sevil’in. Unuttun mu? Ben ona devrettim. Sen ise burada misafirsin. Bütün sevinç bir anda sönüverdi. Tamara yatağa oturdu. Bir ay sonra felaket oldu. Tamara evde su taşırken çok ağır kaldırdı — evde musluk yoktu. Ani bir acı, kanama… — Stepan! — diye bağırdı. Düşük. Doktor “aşırı yorgunluk ve stres” dedi. Dinlenmesi gerekirmiş. Dinlenme mi? Bu kaynana evinde mümkün mü? Tamara hastane odasında tavana baktı durdu. Bitti. Daha fazla gücü yok. — Boşanacağım, — dedi telefonla arkadaşına. — Yapamayacağım. — Tamara, ya Stepan? İyi adam değil mi? — İyi, ama annesi… O evde solacak, yok olacağım. Stepan işten koşturdu geldi. Yorgun, üstü başı batmış, bir demet çiçekle. — Tamara, bir tanem, affet. Benim suçum. Koruyamadım seni. — Stepan, ben artık o evde yaşayamayacağım. — Biliyorum. Kredi çekeceğim. Ev tutarız. — Vermezler, maaşın yetmez. — Verirler. İkinci iş buldum. Geceleri çiftlikte çalışacağım. Gündüz traktör, gece süt sağıyorum. — Stepan, bitkin düşersin! — Önemli değil. Senin için her şey. Bir hafta sonra Tamara taburcu edildi. Zeynep Hanım kapıda dikildi: — Ne oldu, tutamadın bebeği? Biliyordum zaten. Zayıfsın sen. Tamara sessizce geçti, ağlamaya değmezdi. Stepan deli gibi çalıştı. Gündüz traktör, gece çiftlik. Uykusuz, ama yılmadı. — Ben de işe gireceğim, — dedi Tamara. — Muhasebede boş yer varmış. — Orada para az. — Az ama az, birikirse olur. Girdi işe. Sabahları Elif’i kreşe bırakıyor, işe gidiyordu. Akşam kızını alıyor, ev işleriyle uğraşıyordu. Zeynep Hanım hâlâ laf sokuyordu ama Tamara artık duymaz olmuştu. *** Kendi Köşesi, Yeni Bir Hayat Stepan, traktörden vazgeçmedi. Eski, hurda birini buldu, sahibi ucuza verdi. — Kredi çek, — dedi Tamara. — Tamir edersin, iş yaparız. — Ya başaramazsak? — Yaparsın. Sen yaparsın. Kredi çıktı. Traktörü aldılar. Avluda yığılı bir metal yığınıydı. — Oh ne komik! — Zeynep Hanım güldü. — Hurda aldınız! Anca çöpe atılır! Stepan sessizce motoru söktü. Geceleri, kafa lambası ışığında, Tamara da yanında. — Git uyu, yoruldun. — Birlikte başardık, birlikte bitireceğiz. Bir ay geçti, iki ay geçti. Komşular güldü — saf traktörcü, hurda aldı diye. Bir sabah traktör çalıştı! Stepan şaşkınlıkla direksiyonda. — Tamara! Çalıştı! Oldu! Kadın kocasına sarıldı. — Hep inandım sana! İlk iş komşunun tarlasını sürmek, sonra odun taşımak, işler çoğaldı, para gelmeye başladı. Sonra yine sabah mide bulantıları… — Stepan, yine hamileyim. — Bu sefer tek bir yük kaldırmayacaksın! Duydun mu? Her şey bana ait! Adeta pamuklara sardı. Hiç bir şey yaptırmadı. Zeynep Hanım söylendi: — Nazlı! Ben üç doğum yaptım böyle olmadı! O ise… Ama Stepan kararlıydı: Asla iş yok! Yedinci ayda Sevil geldi, eşiyle ve planlarıyla. — Anne, evi satıyoruz. İyi teklif var. Sen de bizimle şehre geleceksin. — Ya bunlar? — Zeynep Hanım Stepan ve Tamara’yı gösterdi. — Neyse, kendileri bir yer bulsunlar. — Sevil, ben burada doğdum, burası da benim evim! — Stepan karşı çıktı. — Öyleyse? Ev benim. Unuttun mu? — Ne zaman çıkmamız gerekiyor? — diye sordu Tamara sakince. — Bir ay sonra. Stepan öfkeyle yanıyordu. Tamara elini omzuna koydu — sakin olmasını istedi. Akşam kucak kucağa dertleştiler. — Ne yapacağız? Bebeğe az kaldı. — Bir yol bulacağız. Yeter ki beraberiz. Stepan durmadan çalıştı. Traktör gürledi durdu. Bir haftada bir aylık kazanç geldi. Bir gün köyün öte yanında oturan Mehmet Amca aradı. — Stepan, kendi evimi satıyorum. Eski ama sağlamdır. Uygun fiyata. Bakmak ister misin? Gittiler baktılar. Ev eski ama sağlamdı. Ocak, üç oda, samanlık vardı. — Ne istiyorsun fiyat olarak? Mehmet Amca rakam söyledi. Yarısı ellerinde, yarısı yoktu. — Taksit olur mu? — Stepan sordu. — Yarısı peşin, kalanı altı ayda. — Olur yavrum, güvenilir çocuksundur. Sevinçle döndüler. Zeynep Hanım kapıda dikildi: — Nerede dolaştınız? Sevil belgeleri getirdiği için çağırdı! — Ne güzel, — dedi Tamara. — Biz taşınıyoruz. — Nereye? Sokağa mı? — Kendi evimize. Satın aldık. Kaynana şaşırdı. Böyle beklemiyordu. — Yalan! Nereden buldunuz parayı? — Kazandık, — dedi Stepan, karısına sarılarak. — Sen laf ederken biz çalıştık. İki haftada taşındılar. Pek eşyaları da yoktu — başka evde neyin olsun? Elif odadan odaya koştu, köpek de peşinde havlıyordu. — Anne, bu ev gerçekten bizim mi? — Evet kızım. Bizim gerçek evimiz. Zeynep Hanım ertesi gün geldi. Kapıda dikildi. — Stepan, düşündüm… Beni de alır mısınız? Şehir çok bunaltıcı. — Hayır anne. Seçimini yaptın, Sevil ile yaşa. — Ama ben senin annenim! — Anne; bir anne torununa yabancı demez. Hoşça kal. Kapıyı kapattı. Zordu ama doğruydu. Martta bir oğulları oldu. Sağlıklı, güçlü bebek. Koca bir çığlık atıyordu. — Babasına çekmiş! — diye güldü hemşire. Stepan oğlunu tutarken nefes almaya bile korktu. — Tamara, sağ ol bana her şey için. — Asıl sana sağ ol. Direndin, inandın. Evi yavaş yavaş yerleştirdiler. Bahçeye patates diktiler, tavuk aldılar. Traktör işle iş getirdi. Akşamları sundurmada oturdular. Elif köpekle oynadı, bebek kundağında uyudu. — Biliyor musun, — dedi Tamara, — çok mutluyum. — Ben de. — Ne zorluklar geçti, neredeyse dayanamam sanmıştım. — Dayandın. Sen güçlüsün. — Biz güçlüyüz. Birlikte. Güneş ormanın arkasında batıyordu. Evde ekmek ve süt kokusu vardı. Gerçek bir ev. Onların yuvası. Kimse aşağılamaz, kapı dışarı etmez, yabancı demez. Yaşanacak, sevilecek, çocuk büyütülecek bir yuva. Mutluluğun adresi. *** Sevgili okurlarımız, her ailenin kendi sınavı vardır, üstesinden gelmek her zaman kolay olmayabiliyor. Tamara ve Stepan’ın hikâyesi, bir bakıma hepimizin zorluklarına ve mücadele gücüne ayna tutuyor. Hayat böyle akıyor işte: sıkıntıdan sevinçlere, bazen de umutsuzluğa, ta ki kader yüzünüzü güldürsünceye dek. Sizce Stepan annesine ne kadar sabretmekle doğru yaptı mı, yoksa en baştan kendi yolunu çizmek mi gerekirdi? Sizin için gerçek bir yuva nedir — sadece dört duvar mı, yoksa aile sıcaklığı mı? Yorumlarda buluşalım, çünkü hayat büyük bir okul, her ders kıymetli!