Gerçek Oğul – Lenacım, inanamazsın! Matvey’le karar verdik, seneye tekrar Türkiye’ye gideceğiz! – Üvey babam mutluluktan parlıyordu, – Diyor ki, yine deniz manzaralı otele ihtiyacı varmış. Eee, gerçek oğlumdan nereye kaçabilirim ki? Bunu söylerken farkında olmadan “gerçek” oğlum diye vurguladı. – Sizin adınıza sevindim, – dedim, Matvey hayatımıza girmeden önce her şeyin ne güzel olduğunu hatırlayarak, – Gerçek oğul… Halbuki sen bana hep “biz aileyiz” derdin. “Gerçek ya da üvey” diye ayrım olmaz diyordun. Öyle diyordu. Onun kızıydım, üvey ya da değil, önemli değildi. – Yine mi aynı şey… Lena, sen benim kızımsın, bu tartışılmaz! Biliyorsun seni de öz kızım gibi seviyorum. Ama Matvey… Farkında bile olmadan, söylediklerimi doğrulamıştı. – Matvey oğlun. Galiba ben de sadece tanıdığım biriyim senin için. – Lena, yapma böyle! Duydun mu, sen bana gerçek kızım gibisin! – Gerçek gibi… Peki, beni hiç deniz kenarına götürdün mü? On beş yıldır bana baba diyorsun… Götürmemişti. Arda (adını Artur’dan Arda’ya çevirdim) hep bana Matvey’le aramda fark olmadığını söylerdi, ama Arda’nın oğlu için yaptıklarını duydukça, Lâkin aradaki fark uçurum gibiydi. – Olmadı, Lena. Biliyorsun, eskiden paramız yoktu. Sen de küçük değilsin, iki haftalık beş yıldızlı otelin maliyetini az çok biliyorsun… Çok pahalıydı. – Anlıyorum, – dedim, başımı sallayarak, – Maliyet meselesi. Bana pahalı gelirdi, yani. Ama Matvey… Onu tanıyalı daha altı ay olmakla birlikte, ona “evlenecek diye” ev bile almak istiyorsun. Demek ki söz konusu oğlun olduğunda, masraflar önemsiz oluyor? – Alıyor muyummuş, kim demiş? – İyi insanlar. – O iyi insanlara selam söyle, dedikodulara kulak asmasınlar. O anda biraz canlandım. – Yani gerçek değil mi bu? – Tabii ki değil. Ha, bak! Cumartesi nereye gidiyoruz tahmin et bakalım? – Cevabını kendi verdi, – Karting! Matvey üniversitedeyken yarışlara katılmış bile. Ben de yanında, hani. – Karting… Kulağa heyecanlı geliyor. – Hem de nasıl! – Ben de gelebilir miyim? – Sözüm ağzımdan çıktığı an pişman oldum. Arda, beni götürmek istemezcesine konuşmaya başladı: – Ee… Lena… Sana orası sıkıcı gelir. Cidden. Orası… erkek işi. Biz Matvey’le biraz baba-oğul sohbeti yapacağız. Çok can yaktı. – Yani… Sana orası ilginç olabilir, bana ise değil mi? – Öyle değil… – Arda huzursuzlandı, – Sadece… Matvey’le hiç beraber zaman geçirmedik, şimdi kaybettiğimiz zamanı telafi etmeye çalışıyoruz. İkimiz gitmek istiyoruz. Anladın mı? Anladın. O “anladın mı” artık bizim lügatımızda en acı cümleydi. Gerçek olan üveyden kıymetliydi. O yüzden yeri bahçede değil, kapının dışında. Matvey gerçekten iyiydi. Babasız büyüdü, annesi Arda’ya çocuğu olduğunu bile söylememişti. Tüm zorluklara rağmen başarılı, akıllı, yakışıklı, iyi bir insandı. – Baba, ben bugün barınakta yardımcı oldum. Köpeklere yer yaptım. – Baba, biliyor musun, kırmızı diplomam var. – Baba, bak! Senin telefonu tamir ettim. O sadece oğul değildi. O, mükemmel oğuldu. O günün akşamı, Arda misafirimken eski fotoğraflara baktım… Arda ve annemin düğün fotoğrafları (annemi kaybedeli beş yıl oldu, bizi Arda’yla yalnız bıraktı). Şu bahçedeyiz… Şu da okulu bitirdiğim gün… Artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktı. *** – Lena, uyumadın mı? Sende acil bir sorum var, – Arda sabah sekizde çıkıp geldi. – Hayırdır böyle aciliyet? Kahvemi alıp saçımı topladım. – Şu Matvey için alacağım daire meselesi. – Demek doğruymuş? – dedim nefesimi tutarak. – Maalesef, evet. – Demek bana yalan söyledin. – Sadece üzülmeni istemedim. Ama fikrini sormam lazım! Sanki acele davranmak gerek. Evlenecek ya hani… Gençken bir evi olsun istiyorum. Ben de zamanında böyleydim… – O zaman git, kredi çek, – dedim. Matvey’in işi iyiymiş ne güzel! – Evet, biliyorum. Ama benim kredi puanım zayıf… Matvey’e yardım etmem lazım. Babadan hiç görmediği ilgiyi şimdi görsün istiyorum. – Ne yapmak istiyorsun peki? – Yardımcı olur musun? Rica etsem? – Ne konuda? – Şöyle… Benim iki milyonum var. Peşinat yeter. Ama bankadan kredi alamam. Ama sana verirler. Senin sicilin temiz. Evi senin üzerine alırız, krediyi ben öderim. Söz! “Aramızda hiç fark yok” hayali büsbütün yıkıldı. Fark vardı. Hem de çok büyük. – Yani Matvey’e ev, bana kredi borcu mu? Öyle mi? Arda inanılmaz bir kırgınlıkla başını salladı, sanki bu fikri ona ben vermişim gibi. – Ne diyorsun! Parayı ben ödeyeceğim… Sadece senin adının geçmesi gerek. Bir düşün olur mu… – Arda, ben krediyi düşünüp düşünmemeyi değil, artık beni kızın yerine koymadığını düşünüyorum. Artık senin bir oğlun var. Yarım yıl önce tanıdığın bir oğul. Benimse on beş yılımı görmezden geliyorsun, çünkü onun kan bağın var, benim yok. – Öyle değil! – Arda patladı, – Sizi aynı seviyorum! – Hayır. Aynı değil. – Bu adil değil! O benim özüm… Perde finali. Ben onun kızı olmaktan çıkmıştım artık. Ben üvey, uygun, makbul biri olmuştum, ta ki hayatına “gerçek” biri girene kadar. – Anladım, – dedim nazik olmaya çalışarak, – Yapamam Arda. Benim de bir gün eve ihtiyacım olacak. Bir kredi daha alamam. Arda, benim de evsiz olduğumu sanki ilk defa fark etti. – Doğru ya, senin de bir gün… – saatine baktı, – Ama daha ev almaya niyetin yokken, bana yardımcı olabilirsin. İki milyonum var diyorum, eksik kalan az, hem en fazla iki yıl sürer. – Hayır. Üzerime bir şey almak istemiyorum. Zaten anlamasını beklemiyordum. – Pekâlâ, – dedi, – Eğer bana kızım olarak yardım etmiyorsan… tamam. Başımın çaresine bakarım. Beni gerçekten hiç kızı gibi saymış mıydı, bilmiyorum. Artık önemi de kalmamıştı. Şimdi Arda’yı yalnızca fotoğraflarda görebiliyordum. Bir gün akşam vakti, Instagram’a daldım, karşıma şu foto çıktı: Havalimanında bir kare. Arda ve Matvey. İkisi de açık renk mont giyiyor. Arda elini Matvey’in omzuna koymuş, altına da şunu yazmışlar: “Babamla Dubai’ye uçuyoruz. Aile her şeyden önemli.” Aile. Telefonu kenara bıraktım. Çocukluğumdan bir anı geldi aklıma; daha annem Arda’yla evlenmemişti. Beş yaşındaydım. Çok fakir yaşıyorduk, babaannemin verdiği bebeğim bozulmuştu. Ağlamıştım, sonra öz babam “Lena, şu önemsiz şey için niye ağlıyorsun? Rahat bırak beni!” demişti. Onu hiç rahatsız edemezdin. Asıl ilgi alanı içkisi olurdu. Aslında Lene’nın hiç babası olmamıştı. Oysa Arda’yı gerçek babam bilmiştim ben… Sonra Arda, bir kez daha ikna etmeye çalıştı. – Lena, düşündüm de, senin güven meseleni çözmeliyiz… – Ne güveni Arda? Sana açıkça söylüyorum: Olmaz. – Durumu tam anlamıyorsun. Matvey… beni hiç bilmedi. Babaya hep hasretti. Şimdi bir evi olmalı. Hem senden tek istediğim işlemde bulunman. Söz, bir kuruş zarar etmezsin. – Benim eksiklerimi kim tamamlayacak? Bu beklenmedik bir şekilde Arda’yı kızdırdı. – Lena, yeter! Kavga istemiyorum. Seni hala çok seviyorum! Ama unutma; Matvey benim gerçek ailem. Senin de çocukların olduğunda anlarsın. Evet, sizi farklı seviyorum, ama sana da ihtiyacım var. – İhtiyacın var. Kullanmak için. – Lena, sakin ol! Abartıyorsun. – Matvey çıkalı altı ay bile olmadı Arda, – dedim, – Senden bir seçim istemiyorum. Zaten seçtin bile. Aynen söylediğin gibi: Matvey senin öz oğlun. Ben hiçbir zaman olmadım. Altı ay geçti. Arda hiç aramadı. Kimse olmadı. Bir gün, yine haber akışında şu kare karşıma çıktı. Arda ve Matvey, dağlarda. Arda’da havalı bir kayak kıyafeti. Altına not: “Babaya snowboard öğretiyoruz! Yaşı biraz geçti ama oğluyla her şey mümkün!” Uzun uzun baktım fotoğrafa. Raporumu hazırlamak için masama eğildim, o sırada telefonuma bir mesaj geldi. Bilinmeyen bir numaradan. “Selam Lena. Ben Matvey. Babam numaranı verdi, ama seni aramaya cesaret edemedi. Dedi ki, ev işi halledildi, senin üzerinde olmayacak. Seni merak ediyor. Ve özellikle rica etti, bayramda yanlarına gelmeni istiyor. Sebebini bilmiyor ama çok yalvardı.” Uzun zaman uğraştım, mesajımı silip tekrar tekrar yazdım. “Selam Matvey. Arda’ya söyle, onun adına çok sevindim. Onu ben de düşünüyorum. Ama gelmeyeceğim. Bayramda kendi planlarım var. Ben de denize gidiyorum.” Gideceğim denizi, biletimi kendime aldığımı, gideceğim yerin Türkiye değil, Soçi olduğunu söylemedim. Ve yanımda babam değil, yakın bir arkadaşım olacaktı. Gönder tuşuna bastım. Ve düşündüm ki, onsuz da mutlu olabilirmişim.

– Elif, inanamazsın! Biz Burakla seneye tekrar Bodruma gitmeye karar verdik! – dedi Rıza Amca, gözleri parlıyordu. – Diyor ki, yine o deniz manzaralı otel lazımmış ona. E ben ne yapayım, öz be öz oğlum sonuçta?

Öz demesini bile farkında olmadan özellikle vurguladı.

– Sevindim sizin adınıza, – dedi Elif, Burak ortada yokken her şeyin ne kadar güzel olduğunu hatırlayarak, – Öz oğlun Beni hep ailen olarak gördüğünü, öz ya da üvey diye bir fark olmadığını söylüyordun ya.

Evet, demişti. Kızım sensin, öz ya da üvey, önemli değil, derdi.

– Yine başladın sen buna Ama Elif, sen de benim kızımsın, bu konu tartışılmaz! Biliyorsun, seni de özüm gibi seviyorum. Ama Burak

Kendi kendine, Elifin söylediğini onayladı.

– Burak oğlum. Ben ise sadece tanıdıkmışım gibi

– Elif, niye böyle diyorsun? Gerçekten, kızım gibisin diyorum sana!

– Gibi Peki, beni hiç deniz kenarına götürdün mü? Benim babam olduğunu söylediğin on beş yıl boyunca?

Hiç götürmemişti. Rıza hep aralarında fark olmadığını destan ederdi, ama Elif, Buraka yaptıklarını duydukça, ortada dağlar kadar fark olduğunu anlardı.

– Olamadı, Elif. Sen de biliyorsun, eskiden para sıkıntımız vardı. Küçük değilsin, iki hafta beş yıldızlı otelde kalmanın masrafı ne, anlıyorsundur Pahalı işler bunlar.

– Tabii ki anlıyorum, – başını salladı Elif, – Masraf Bana pahalı geliyor demek ki. Ama Burakı daha altı ay önce tanıdığın halde, ona şimdiden ev almak için kredi çekmeyi planlıyorsun, evlenince yuvası olsun diye. Bunda bir sakınca yok yani, çünkü oğlunmuş öyle mi?

– Yok öyle bir şey, ev almıyorum. Kim dedi söyledi bunu sana?

– Sevenler söylüyor.

– O sevenlere de selam söyle, dedikodu yapmasınlar.

Elif biraz neşelendi.

– Gerçekten almıyorsun yani?

– Tabii ki hayır. Aa, bu arada! Bil bakalım cumartesi Burakla nereye gidiyoruz? – kendisi cevapladı, – Gokart pistine! Zamanında üniversitede yarışmalara bile katılmış, ben de yanında gidiyorum.

– Gokart ha, – Elif tekrar etti, – İlginçmiş.

– Tabii canım!

– Peki, ben de gelebilir miyim? – Henüz düşünemeden sordu bunu.

Aslında almak istemeyen Rıza birden konuşmaya başladı:

– Eee Elif Sana orası sıkıcı gelir. Ciddi söylüyorum. Biraz erkek eğlencesi gibi bir şey. Biz Burakla baba-oğul muhabbeti ederiz orada.

Canı acıdı Elifin

– Yani, sana ilginç geliyor ama bana gelmez?

– Öyle değil de – Rıza gergindi, – Bak, biz hiç görüşmedik yıllarca. Kaçan yılları telafi etmeye çalışıyoruz. İzin ver, bir defa yalnız gidelim. Anlıyorsun, değil mi?

Anlıyorsun O yeni hayatlarının en acı sözüydü. Artık öz üveyden önemliydi; onun yeri artık dışarıdaydı.

Doğru, Burak iyi biriydi. Yıllarca babasını görmemiş, annesi Arzu Hanımın ona Rızadan hiç bahsetmemesi yüzünden babasız büyümüştü. Buna rağmen aklı başında, başarılı, dürüst biriydi Burak.

– Baba, bu arada barınağa yardım ettim. Köpek kulübelerini tamir ettim.

– Baba, biliyor musun, fakülteyi birincilikle bitirdim.

– Baba, bak, telefonunu tamir ettim.

Sadece oğul değildi, adeta mükemmel oğuldu.

O akşam, Rıza Amca Elifte biraz daha oturup evine gittikten sonra Elif eski fotoğraflara daldı Rıza ve Elifin annesinin düğün fotoğrafı (beş yıl önce vefat eden annesi; Elifi ve Rızayı yalnız bırakmıştı) Bağ evinde çektikleri kare Elifin mezuniyet günü

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

***

– Elif, uyumadın mı? Acil bir sorum var, – diye sabah saat sekizde gelmişti Rıza.

– Ne bu aciliyet?

Elif saçlarını bantla topladı, kahve makinesini açtı.

– Buraka ev meselesi.

– Yani doğru mu gerçekten? – dedi sesiyle.

– Kusura bakma ama doğru.

– Bana yalan söyledin yani.

– Sadece için daralmasın diye. Ama danışmam gerek! Bence acele etmeliyim, nasılsa evlenecek. Gençken bir köşe almak lazım. Ben de zamanında çok çile çektim

– Al öyleyse kredi, – Elifin canı çok sıkılmıştı bu Burakın şansına! Oh ne güzel, sanki kolay bir şey.

– Evet, evet, biliyorum. Ama benim kredi notumun ne halde olduğunu da biliyorsun Buraka yardım etmeliyim. Oğlum sonuçta, babasız büyüdü. Elimden ne gelirse yapmalıyım.

– Nereye bağlayacaksın şimdi?

– Bana yardımcı olur musun, eğer rica etsem?

– Nasıl yardımcı olacağım?

– Açıklayayım; bende iki milyon lira birikmiş param var. O ilk peşinat için yeter. Ama banka bana kredi vermez. Sana verir. Sicilin temiz. Evi senin üstüne çıkarırız, krediye gireriz. Borcu da ben öderim. Söz veriyorum.

Fark yoktu ya, hayal kırıklığı tam da burada tamamlandı işte. Fark vardı. Kimse Burakı topun önüne atmıyordu sonuçta.

– Yani, Buraka daire, bana borç, öyle mi?

Rıza başını salladı, tam Elife kırılmış gibi.

– Ne diyorsun Elif! Borcu ben ödeyeceğim. Sana para ödemek yok. Sadece senin üstüne yapmamız gerek. İyice düşün…

– Biliyor musun Rıza, ben kredi çekip çekmeyeceğimi düşünmüyorum aslında. Sen artık beni kızı olarak görmüyorsun. Artık asıl önemli olan Burak, öz oğlun. Altı aydır tanıdığın o çocuk, on beş yıldır bildiğin beni geçti gitti.

– Doğru değil! – diye bağırdı Rıza, – İkinizi de aynı seviyorum!

– Hayır, aynı değil.

– Elif, bu adil değil! O benim öz oğlum

Perde indi. Artık onun kızı değildi. Uygun bir evlatmış, ama öz ortaya çıkınca işler değişmişti.

– Anladım, – dedi Elif nazik olmaya çalışarak, – Rıza, ben yardım edemem. Benim de ileride bir eve ihtiyacım olacak. Bana ikinci bir kredi vermezler.

Sanki şimdi hatırlamıştı Elifin de henüz evi olmadığını.

– Doğru ya, senin de ihtiyacın olur – saatine baktı, – Ama şu anda, ev alacak durumda değilsen, bana yardımcı olabilirsin. Bende iki milyon var. Çok eklemen gerekmeyecek. Birkaç yıl idare ederiz.

– Yok. Kendimi borca sokmam.

Elif, Rızanın bunu hiç anlamayacağını biliyordu.

– Peki, – dedi adam, – Kızım olarak yardımcı olmayacaksan, Allah büyük, kendi başıma hallederim.

Hiç kızı olmuş muydu, artık önemi yoktu. Rızayı ancak fotoğraflarda görüyordu.

Bir akşam sosyal medyada gezinirken gördü ki:

Havalimanında çekilmiş bir fotoğraf. Rıza ve Burak. İkisi de açık renk mont giymiş. Rıza, Burakın omzuna kolunu koymuş. Fotoğrafın altında yazan ise – Babamla Dubai’ye uçuyoruz. Aile her şeydir.

Aile.

Elif telefonu bir kenara bıraktı.

Bir anda kendi çocukluğundan bir sahne geldi aklına. Annesi Rıza ile evlenmeden önce, beş yaşlarındayken. Çok zor şartlarda yaşıyorlardı ve Elifin babaannesinin hediye ettiği bebek bozulmuştu. Ağlarken, öz babası Elif, boş yere ağlama, bırak saçmalığı! Rahat bırak! demişti.

Ona asla dokunulmazdı. Onu ilgilendiren tek şey vardı, o da rakı şişesiydi Yani Elifin aslında hiç babası yoktu. Aramıştı hep yerine birini Sanırdı ki Rıza onun yeri doldurmuştu

Bir süre sonra, Rıza tekrar ikna etme hamlesi yaptı:

– Elif, bu güvensizliğin üstüne bir şey yapmamız lazım

– Hangi güvensizlik Rıza? Sana açıkça Hayır dedim.

– Anlamıyorsun durumu. Burak Hiç babası olmadı. Ama şimdi aramızı düzeltmek istiyorum. O da büyüdü, ev gerekiyor. Ve senden tek isteğim resmiyette gözükmeni sağlamak; cebinden hiç para çıkmayacak.

– Kim benim eksiklerimi tamamlayacak ki

Bu sözlere Rıza sinirlendi.

– Elif, yeter ya! Tartışmak istemiyorum! Gerçekten seviyorum seni! Ama anlaman lazım Burak benim öz ailem. Senin kendi evlatların olunca anlarsın. Evet, sizi farklı seviyorum, ama bu senin değersiz olduğun anlamına gelmez.

– Değerliyim evrak işleri için.

– Elif, sakin ol! Fazla abarttın…

– Sen altı ayda ona döndün, Rıza, – dedi Elif, – Ben sana seçim yap demiyorum. Ama zaten ortada bir seçim yok. Doğruyu söyledin: Burak senin öz oğlun. Ben ise hiç olmadım.

Altı ay geçti. Rıza bir kere bile aramadı.

Bir gün yine sosyal medyada bir fotoğrafa rastladı.

Rıza ve Burak. Arkalarında dağ manzarası. Rıza üzerinde kayak kıyafeti. Altına şu yazılmış: Babaya snowboard öğretiyoruz! Yaşı geçti ama oğluyla olunca her şey mümkün!

Uzun süre baktı Elif fotoğrafa.

Sonra masasına uzanıp raporunu tamamlayacaktı ki, bir mesaj geldi. Tanımadığı bir numaradan.

“Selam Elif. Ben Burak. Babam numaranı verdi ama aramaya çekiniyor. Şunu söylememi istedi: O artık ev işini seninle ilgisi kalmadan çözdü, ve çok merak ediyor seni. Bir de çok istiyor, Mayısta onlara gidesin. Açıklayamamış sebebini ama yine de çok rica ediyor.

Elif yanıtlarken defalarca yazıp sildi mesajını.

“Selam Burak. Rızaya selam söyle, her şeyin yolunda olmasına sevindim. Ben de onu düşünüyorum. Ama gelmeyeceğim. Mayısta kendi planım var. Ben de denize gidiyorum.”

Ayrıca kendine deniz biletini kendisinin aldığını ve o denizin Bodrumda değil, Çeşmede olduğunu; tatile babasıyla değil, bir arkadaşıyla gittiğini yazmadı.

Gönder tuşuna bastı.

Düşündü ki İnsan bazen birinin yokluğunda da mutlu olabiliyor.

Rate article
Lifequest
Gerçek Oğul – Lenacım, inanamazsın! Matvey’le karar verdik, seneye tekrar Türkiye’ye gideceğiz! – Üvey babam mutluluktan parlıyordu, – Diyor ki, yine deniz manzaralı otele ihtiyacı varmış. Eee, gerçek oğlumdan nereye kaçabilirim ki? Bunu söylerken farkında olmadan “gerçek” oğlum diye vurguladı. – Sizin adınıza sevindim, – dedim, Matvey hayatımıza girmeden önce her şeyin ne güzel olduğunu hatırlayarak, – Gerçek oğul… Halbuki sen bana hep “biz aileyiz” derdin. “Gerçek ya da üvey” diye ayrım olmaz diyordun. Öyle diyordu. Onun kızıydım, üvey ya da değil, önemli değildi. – Yine mi aynı şey… Lena, sen benim kızımsın, bu tartışılmaz! Biliyorsun seni de öz kızım gibi seviyorum. Ama Matvey… Farkında bile olmadan, söylediklerimi doğrulamıştı. – Matvey oğlun. Galiba ben de sadece tanıdığım biriyim senin için. – Lena, yapma böyle! Duydun mu, sen bana gerçek kızım gibisin! – Gerçek gibi… Peki, beni hiç deniz kenarına götürdün mü? On beş yıldır bana baba diyorsun… Götürmemişti. Arda (adını Artur’dan Arda’ya çevirdim) hep bana Matvey’le aramda fark olmadığını söylerdi, ama Arda’nın oğlu için yaptıklarını duydukça, Lâkin aradaki fark uçurum gibiydi. – Olmadı, Lena. Biliyorsun, eskiden paramız yoktu. Sen de küçük değilsin, iki haftalık beş yıldızlı otelin maliyetini az çok biliyorsun… Çok pahalıydı. – Anlıyorum, – dedim, başımı sallayarak, – Maliyet meselesi. Bana pahalı gelirdi, yani. Ama Matvey… Onu tanıyalı daha altı ay olmakla birlikte, ona “evlenecek diye” ev bile almak istiyorsun. Demek ki söz konusu oğlun olduğunda, masraflar önemsiz oluyor? – Alıyor muyummuş, kim demiş? – İyi insanlar. – O iyi insanlara selam söyle, dedikodulara kulak asmasınlar. O anda biraz canlandım. – Yani gerçek değil mi bu? – Tabii ki değil. Ha, bak! Cumartesi nereye gidiyoruz tahmin et bakalım? – Cevabını kendi verdi, – Karting! Matvey üniversitedeyken yarışlara katılmış bile. Ben de yanında, hani. – Karting… Kulağa heyecanlı geliyor. – Hem de nasıl! – Ben de gelebilir miyim? – Sözüm ağzımdan çıktığı an pişman oldum. Arda, beni götürmek istemezcesine konuşmaya başladı: – Ee… Lena… Sana orası sıkıcı gelir. Cidden. Orası… erkek işi. Biz Matvey’le biraz baba-oğul sohbeti yapacağız. Çok can yaktı. – Yani… Sana orası ilginç olabilir, bana ise değil mi? – Öyle değil… – Arda huzursuzlandı, – Sadece… Matvey’le hiç beraber zaman geçirmedik, şimdi kaybettiğimiz zamanı telafi etmeye çalışıyoruz. İkimiz gitmek istiyoruz. Anladın mı? Anladın. O “anladın mı” artık bizim lügatımızda en acı cümleydi. Gerçek olan üveyden kıymetliydi. O yüzden yeri bahçede değil, kapının dışında. Matvey gerçekten iyiydi. Babasız büyüdü, annesi Arda’ya çocuğu olduğunu bile söylememişti. Tüm zorluklara rağmen başarılı, akıllı, yakışıklı, iyi bir insandı. – Baba, ben bugün barınakta yardımcı oldum. Köpeklere yer yaptım. – Baba, biliyor musun, kırmızı diplomam var. – Baba, bak! Senin telefonu tamir ettim. O sadece oğul değildi. O, mükemmel oğuldu. O günün akşamı, Arda misafirimken eski fotoğraflara baktım… Arda ve annemin düğün fotoğrafları (annemi kaybedeli beş yıl oldu, bizi Arda’yla yalnız bıraktı). Şu bahçedeyiz… Şu da okulu bitirdiğim gün… Artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktı. *** – Lena, uyumadın mı? Sende acil bir sorum var, – Arda sabah sekizde çıkıp geldi. – Hayırdır böyle aciliyet? Kahvemi alıp saçımı topladım. – Şu Matvey için alacağım daire meselesi. – Demek doğruymuş? – dedim nefesimi tutarak. – Maalesef, evet. – Demek bana yalan söyledin. – Sadece üzülmeni istemedim. Ama fikrini sormam lazım! Sanki acele davranmak gerek. Evlenecek ya hani… Gençken bir evi olsun istiyorum. Ben de zamanında böyleydim… – O zaman git, kredi çek, – dedim. Matvey’in işi iyiymiş ne güzel! – Evet, biliyorum. Ama benim kredi puanım zayıf… Matvey’e yardım etmem lazım. Babadan hiç görmediği ilgiyi şimdi görsün istiyorum. – Ne yapmak istiyorsun peki? – Yardımcı olur musun? Rica etsem? – Ne konuda? – Şöyle… Benim iki milyonum var. Peşinat yeter. Ama bankadan kredi alamam. Ama sana verirler. Senin sicilin temiz. Evi senin üzerine alırız, krediyi ben öderim. Söz! “Aramızda hiç fark yok” hayali büsbütün yıkıldı. Fark vardı. Hem de çok büyük. – Yani Matvey’e ev, bana kredi borcu mu? Öyle mi? Arda inanılmaz bir kırgınlıkla başını salladı, sanki bu fikri ona ben vermişim gibi. – Ne diyorsun! Parayı ben ödeyeceğim… Sadece senin adının geçmesi gerek. Bir düşün olur mu… – Arda, ben krediyi düşünüp düşünmemeyi değil, artık beni kızın yerine koymadığını düşünüyorum. Artık senin bir oğlun var. Yarım yıl önce tanıdığın bir oğul. Benimse on beş yılımı görmezden geliyorsun, çünkü onun kan bağın var, benim yok. – Öyle değil! – Arda patladı, – Sizi aynı seviyorum! – Hayır. Aynı değil. – Bu adil değil! O benim özüm… Perde finali. Ben onun kızı olmaktan çıkmıştım artık. Ben üvey, uygun, makbul biri olmuştum, ta ki hayatına “gerçek” biri girene kadar. – Anladım, – dedim nazik olmaya çalışarak, – Yapamam Arda. Benim de bir gün eve ihtiyacım olacak. Bir kredi daha alamam. Arda, benim de evsiz olduğumu sanki ilk defa fark etti. – Doğru ya, senin de bir gün… – saatine baktı, – Ama daha ev almaya niyetin yokken, bana yardımcı olabilirsin. İki milyonum var diyorum, eksik kalan az, hem en fazla iki yıl sürer. – Hayır. Üzerime bir şey almak istemiyorum. Zaten anlamasını beklemiyordum. – Pekâlâ, – dedi, – Eğer bana kızım olarak yardım etmiyorsan… tamam. Başımın çaresine bakarım. Beni gerçekten hiç kızı gibi saymış mıydı, bilmiyorum. Artık önemi de kalmamıştı. Şimdi Arda’yı yalnızca fotoğraflarda görebiliyordum. Bir gün akşam vakti, Instagram’a daldım, karşıma şu foto çıktı: Havalimanında bir kare. Arda ve Matvey. İkisi de açık renk mont giyiyor. Arda elini Matvey’in omzuna koymuş, altına da şunu yazmışlar: “Babamla Dubai’ye uçuyoruz. Aile her şeyden önemli.” Aile. Telefonu kenara bıraktım. Çocukluğumdan bir anı geldi aklıma; daha annem Arda’yla evlenmemişti. Beş yaşındaydım. Çok fakir yaşıyorduk, babaannemin verdiği bebeğim bozulmuştu. Ağlamıştım, sonra öz babam “Lena, şu önemsiz şey için niye ağlıyorsun? Rahat bırak beni!” demişti. Onu hiç rahatsız edemezdin. Asıl ilgi alanı içkisi olurdu. Aslında Lene’nın hiç babası olmamıştı. Oysa Arda’yı gerçek babam bilmiştim ben… Sonra Arda, bir kez daha ikna etmeye çalıştı. – Lena, düşündüm de, senin güven meseleni çözmeliyiz… – Ne güveni Arda? Sana açıkça söylüyorum: Olmaz. – Durumu tam anlamıyorsun. Matvey… beni hiç bilmedi. Babaya hep hasretti. Şimdi bir evi olmalı. Hem senden tek istediğim işlemde bulunman. Söz, bir kuruş zarar etmezsin. – Benim eksiklerimi kim tamamlayacak? Bu beklenmedik bir şekilde Arda’yı kızdırdı. – Lena, yeter! Kavga istemiyorum. Seni hala çok seviyorum! Ama unutma; Matvey benim gerçek ailem. Senin de çocukların olduğunda anlarsın. Evet, sizi farklı seviyorum, ama sana da ihtiyacım var. – İhtiyacın var. Kullanmak için. – Lena, sakin ol! Abartıyorsun. – Matvey çıkalı altı ay bile olmadı Arda, – dedim, – Senden bir seçim istemiyorum. Zaten seçtin bile. Aynen söylediğin gibi: Matvey senin öz oğlun. Ben hiçbir zaman olmadım. Altı ay geçti. Arda hiç aramadı. Kimse olmadı. Bir gün, yine haber akışında şu kare karşıma çıktı. Arda ve Matvey, dağlarda. Arda’da havalı bir kayak kıyafeti. Altına not: “Babaya snowboard öğretiyoruz! Yaşı biraz geçti ama oğluyla her şey mümkün!” Uzun uzun baktım fotoğrafa. Raporumu hazırlamak için masama eğildim, o sırada telefonuma bir mesaj geldi. Bilinmeyen bir numaradan. “Selam Lena. Ben Matvey. Babam numaranı verdi, ama seni aramaya cesaret edemedi. Dedi ki, ev işi halledildi, senin üzerinde olmayacak. Seni merak ediyor. Ve özellikle rica etti, bayramda yanlarına gelmeni istiyor. Sebebini bilmiyor ama çok yalvardı.” Uzun zaman uğraştım, mesajımı silip tekrar tekrar yazdım. “Selam Matvey. Arda’ya söyle, onun adına çok sevindim. Onu ben de düşünüyorum. Ama gelmeyeceğim. Bayramda kendi planlarım var. Ben de denize gidiyorum.” Gideceğim denizi, biletimi kendime aldığımı, gideceğim yerin Türkiye değil, Soçi olduğunu söylemedim. Ve yanımda babam değil, yakın bir arkadaşım olacaktı. Gönder tuşuna bastım. Ve düşündüm ki, onsuz da mutlu olabilirmişim.