Yıllar önce, 54 yaşıma bastığımda, sadece birkaç ay tanıdığım bir adamın yanına taşındım. Bunu, kızıma yük olmamak, onların düzenini bozmamak için yaptım. Fakat çok geçmeden, başıma öyle şeyler geldi ki, attığım her adımdan pişmanlık duydum.
İnsan, ellili yaşlarına gelince artık insanları tanıdığını zannediyor. Hayatın verdiği tecrübelerin, insan sarrafı yaptığına inanıyorsunuz. Ama meğerse, hâlâ ne kadar saf olabiliyormuşum, o zaman anladım.
Kızım ve damadımla aynı evde yaşıyordum. İkisi de iyi kalpli, düşünceli insanlardı. Ama bir türlü ait hissedemedim kendimi onların evine. Sanki hep fazlaydım. Bunu hiç açıkça söylemediler, ama havadaki o sessizlik her şeyden daha yüksek sesle konuşuyordu: Anneciğim, bizim de kendimize ait bir dünyamız olmalı.
Kızımın mutluluğunu, rahatını bozmak istemedim. Onları huzursuz etmek istemiyordum. Herhangi bir huzursuzluk çıkarmadan, üzmeden gitmek istedim. Utanç duymadan, arkada suçluluk hissi bırakmadan ayrılmak istedim. Onların Anne, acaba kendine yeni bir düzen mi kursan? demesini beklemeden gitmek istiyordum.
Bir gün iş yerinde bir arkadaşım bana şöyle dedi:
Bir erkek kardeşim var, yalnız yaşıyor. Senin gibi biriyle iyi anlaşır bence.
Ben güldüm. Bu yaştan sonra mı? Kim, ellisinden sonra tanışıp hayat kuruyor ki?
Ama sonunda bir araya geldik.
İlk buluşmamızda hiç öyle büyük bir şey yaşanmadı; sahilde yürüdük, sohbet ettik, beraber çay içtik. Fazla iddialı değildi, gösteriş yapmıyordu. Sade bir insandı. Bu sadeliğiyle hoşuma gitti. İçimden Onun yanında huzurlu olurum dedim. Huzura ihtiyacım vardı.
Birbirimizi sık sık görmeye başladık. O yemek yapıyor, bazen iş çıkışı beni servisten alıp getiriyordu; birlikte televizyon izliyor, çarşıya pazara çıkıyorduk. Büyük aşklar değildi, ama ben zaten hayatımda artık sakinlik ve huzur istiyordum.
Birkaç ay sonra bana taşınmamı teklif etti.
Uzun düşündüm. Sonra karar verdim: Bu, doğru olmalıydı.
Kızıma özgürlük, bana yeni bir başlangıç. Eşyalarımı topladım, vasat bir neşeyle veda ettim; içimde kara bir bulut gibi yükselen huzursuzluğa rağmen.
Taşındıktan sonra her şey başta gerçekten sakindi. Birlikte alışveriş yapıyor, evin düzenine beraber karar veriyorduk. Çok ilgiliydi, saygılıydı. Ben de ona güvenmeye başlamıştım. Hafiften içimde tekrar huzur bulduğumu hissettim.
Ama ufak tefek şeyler başladı zamanla.
İlk başta önemsiz gibi gözüken şeyler: Radyoyu biraz yüksek açınca başı ağrıdığını söylüyordu. Çayı yanlış bardağa koyarsam hemen uyarıyordu. Fırından başka bir ekmek alınca, suratını asıp Bu ekmek güzel değil diyordu.
Önceleri bunları fazla önemsemedim. Dedim ki, insanlar bir araya gelince biraz zaman lazım alışmak için.
Ama zamanla kıskançlık başladı. İş çıkışı eve geç kaldığımda, hemen sorular yağdırıyordu: Neredeydin, kimle konuşuyordun, niye hemen cevap vermedin? Başta hafif tatlı bir sahiplenme sandım. Bu yaşta bile kıskanılması hoşuma gittiğini itiraf edebilirim.
Ama sonrasında işin rengi değişti.
Kıskançlığı giderek daha saldırgan oldu. Telefonda arkadaşımla uzun konuşunca bağırıyor, neden bu kadar uzun konuştun, ne konuştunuz diye didikliyordu. Ben de aramaları kısa kesmeye başladım, ortamı germemek için.
Sonra yemeklerime karışmaya, sürekli eleştirmeye başladı. Çorbaya az tuz koyduğumu söylüyordu, köfteleri kuru buluyordu, pilavı fazla pişirmişim diyordu. Daha çok özen göstermeye çalıştım; yine de hep bir eksik vardı.
Bir gün mutfakta sevdiğim eski şarkılar çalarken içeri gelip Kapat bu gürültüyü, adam gibi müzik dinle! dedi. Hiç sesimi çıkarmadım, kapattım.
Ama bir gün ilk büyük patlama oldu. İşten sinirli gelmişti. Ne olduğunu sordum diye bana çıkıştı, sertçe bağırdı, uzakta durmamı söyledi. Elindeki televizyon kumandasını duvara fırlattı; paramparça oldu.
O an, önümde bambaşka biri vardı: O ilk tanıdığım sakin adam gitmiş, yerine öfkeli, gergin, tahammülsüz biri gelmişti.
Sonra özür diledi, işte bazı sorunları olduğunu söyledi. Ben de herkesin başına gelir diye düşündüm.
Günler geçtikçe evde başka bir hayat başladı. Adeta sessizlikte yaşıyorduk. Ben artık adımlarımı tartarak atıyor, hiçbir yanlış yapmamaya çalışıyordum. Sessizce konuşuyordum, onun sevdiği şekilde yemek hazırlıyor, diliyle temizlik yapıyordum. Hep onun istediği kanalı açıyordum.
Her gün yanlış olduğumu duymaya başladım. Zevkim yokmuş, anlamıyormuşum, kafam farklı çalışıyormuş. Bir noktadan sonra kendimden şüphe etmeye başladım. Belki gerçekten hatalıydım?
Gittikçe daha çok susuyordum. Sanki kendimi hep küçültsem, sessizleşsem, daha uyumlu olsam, her şey yoluna girecek sandım. Sadece biraz daha sabret diyordum.
Şimdi anlıyorum ki, benim en büyük hatamdı bu. Ben sustukça, o daha çok bağırıyordu. Ben iyi olmaya çalıştıkça, o daha çok beğenmiyordu.
Peki, niye hemen gitmedim?
Çünkü aşk yoktu. O, ilk haftalarda bile bitmişti aslında. Sadece alışkanlıktı, bir bağ. Asıl sebep, kızımın evinden çıkmış olmam, tekrar bavullarla geri dönüp Başaramadım demekten utanmamdı. Kızım rahat etsin istiyordum, torunlarımı göreyim istiyordum, onların hayata yeniden adapte olmalarını engellemek istemiyordum.
Sürekli kendimi Biraz daha sabret, düzelir diye kandırıyordum. Oysa her geçen gün daha da eriyordum, sönüyordum.
Sonunda iş, hiç beklemediğim bir şeye geldi dayandı: Koridordaki priz.
Bir gün priz çalışmadı. Bakmak lazım, gerekirse elektrikçi çağıralım dedim. Hemen kaşlarını çattı: Sen ne yaptın ona? dedi. Sadece şarj aleti taktım dedim. Her şeye burnunu sokmazsan böyle olur diye laf attı. Kapağı söktü, uğraştı, olmadı. İyice sinirlendi, tornavidayı yere fırlattı. Sonra vidaları yere saçıldı. Tüm koridora dağıldı. Bağırmaya başladı; bana, prize, hayata. O an durdum, düşündüm: Böyle devam ederse, sonu gelmeyecek, daha da kötüye gidecek. Ben ise artık varlığımı hissedemiyordum.
Çıkmaya karar verdim. Sessizce, tartışmadan, kendimi savunmadan.
Bir cumartesi sabahı hamama gideceğini söyledi. Akşama geleceğim dedi. Güle güle, iyi terle dedim.
Kapı kapandı, hızlıca eşyalarımı topladım. Kıyafetler, kimlikler, bir iki özel eşya. Ortak aldığımız ev eşyalarının hepsini bıraktım. Çay bardaklarını, havluları, kitapları, anıları, o eve ait ne varsa bıraktım.
Altı aylık hayat, bir sırt çantasıyla bir çantanın içine sığdı. Çok garip bir his, insan o kadar yıl bir şeyler inşa ettiğini sanıyor, ama geride bakınca hiçbir şeyin kalmadığını görüyorsun. Ya da artık önemli olmadığını anlıyorsun.
Anahtarları vestiyerdeki masanın üstüne bıraktım. Bir kağıda kısa bir not yazdım: Beni arama. Her şey bitti. Kapıyı çekip çıktım.
Dışarıda, apartmanın önüne indiğimde öyle bir rahatlama geldi ki, sanki yüreğimden bir yük kalktı. Aylar sonra ilk defa derin bir nefes aldım. İnanılmaz bir özgürlük hissi.
Kızıma telefon ettim. Geri geliyorum dedim. Sormadı bile, sadece Gel anne, seni bekliyoruz dedi.
Eve vardığımda, damadım çay demledi. Kızım boynuma sarıldı. İçimde biriken her şey bir anda boşaldı, hüngür hüngür ağladım. Kızım, sessizce saçımı okşadı, tıpkı çocukken olduğu gibi.
Sonra her şeyi anlattım. Sessizce dinlediler. En sonunda kızım: Anne, sen bize hiç yük olmadın. Bu ev senin de evin dedi.
Adam çok aradı, mesajlar attı. Başta tehditkâr, sonra yalvaran mesajlar. Söz değişeceğim, lütfen dön dedi. Hiç cevap yazmadım. Sonra numarasını engelledim.
Aylar geçti. Şimdi yeniden kızımla yaşıyorum. Çalışıyorum, arkadaşlarımla buluşuyorum, akşamları havuzda yüzüyorum. Sıradan, huzurlu bir hayatım var.
Gerçekten anladım ki; mesele sadece karşımdaki adamda değilmiş. Benim en büyük hatam, kendimi bu kadar önemsiz görmemmiş.
Ellili yaşlarımda sanmıştım ki, insan mecburen her şeye adapte olmalı, isteklerinden vazgeçmeli, yalnız kalmamak için kötü bir ilişkiye katlanmalı.
Asla öyle değil.
Yaşımız kaç olursa olsun, saygı görmek hakkımız. Huzur hakkımız. Duyulmak, anlaşılmak, görmek hakkımız. Ve en önemlisi, ne zaman istersek o kapıdan çıkmak bizim hakkımız.
Gitmekten hiç pişmanlık duymadım. Keşke daha önce yapsaydım, tek üzüntüm bu. Kendimi küçültmek, susturmakla altı ayımı boşa harcamışım.
Şimdi kendi sevdiğim şarkıları açıyorum, yüksek sesle dinliyorum. Sevdiğim gibi yemek pişiriyorum, istediğim ekmeği alıyorum. Saatlerce arkadaşlarımla telefonda konuşuyorum.
Ve bu; sade, sıradan ama paha biçilmez bir mutluluk.
Eğer hikâyemde kendinden bir şey bulan olursa, korkmadan gidin. Yaş yalnızlık değildir. Korkudan, saygısızlıktan, sevgisizlikten daha iyidir. Hem de çok daha iyi.




