Krep Tavası
Bütün saatler sanki bana karşı birleşmişti; işe geç kalacağım neredeyse kesinleşmişti, bu da yeni bir para cezası ve dakik patronumla tatsız bir görüşme demekti. Olanlara oğlum Keremin sabah gönderdiği aksilikler neden olmuştu. İkinci sınıfa giden Kerem, kahvaltıdaki sütlaç yerine hep olduğu gibi nazlanarak boğazının ağrıdığını ileri sürdü. Ben ise gözlüğümü takıp boğazında herhangi bir kızarıklık aradım ama elbette bir şey bulamadım. Dolandırıcı çocuğuma sopayla tehdit savurdum, ardından okul çantasını sırtına yerleştirdim de öyle dışarı çıkabildik. Bir yandan da büyük oğlum Burak ortalığı velveleye vererek, her odada kaybolan ödev defterini arıyordu. Onun telaşlı koşuşturması başıma ağrılar soktu. Bağırıp çağırarak evi toplamaya çalışıyor, sonra Keremin kolundan tutup aceleyle kapıya çıktık. Arabaya binmemiz ise hemen olmadı; eşim arabayı yıkamaya dalmıştı. Günün bu başı sonu gelmez koşuşturması sonunda arabayla İstanbulun yollarına çıkınca tam da tahmin ettiğim gibi yoğun trafik, işe zamanında yetişme hayalimi tamamen bitirdi.
Yolun sonuna gelip tren bileti ön satış ofisime doğru koşarken neredeyse yere kapaklanıyordum ki, bir mucize oldu: dev bir bavula tutunarak kaymamı engelleyebildim. Neyse ki sadece biraz korktum. Bavulu itina ile asıl sahibesi yaşlı kadına yaklaştırıp hızlıca ofise girdim. Çalışma arkadaşlarımdan duyduğuma göre patron henüz ofise gelmemişti; bir bardak suyu bir dikişte içip masama gömüldüm.
Daha yarım saat olmadan iş yoğunluğu sabahki sıkıntıları gölgede bıraktı. Öğle arasında camdan dışarı bakarken gözüm yine o yaşlı kadın ve dev bavuluna takıldı. Yalnızca çaresizlik görünüyordu o silik bakışlarda, bir teslimiyet, bir yorgunluk. Elindeki tren bileti rüzgârda titreyip duruyordu; sanki düşüp gidecek, uluorta bir yaprak gibi savrulacak gibiydi. Ama kadının yılların yorgunluğuna boyun eğmiş bakışları bileti ya da rüzgarı umursamıyordu.
Kaç saattir oturuyor burada? diye sordum Zehraya.
Dün sabahtan beri, diyorlar, dedi Zehra.
Nereye bileti var?
Sivasa.
Sivasa her gün birkaç tren var. Neden gitmemiş ki? dedim, termosumdan çay doldurup bir dilim ev poğaçası aldım, çıkıp yaşlı teyzeye uzattım:
Beni sabah yere kapaklanmaktan kurtaran o bavulunuzdu. Hatırlamışsınızdır. Nereye gidiyorsunuz teyze?
Kadın, renksiz bir sesle çayından yudum alıp karşılık verdi:
Sivasa.
Biletine eğilerek baktım.
Ama treniniz iki gün önce gitmiş. Neden binmediniz?
Kadıncağız, eski model fötr şapkasını düzeltirken cılız bir sesle konuştu:
Belli ki burada da fazlayım millet için. Dert etmeyin yavrum, ben başka bir yere geçerim şimdi.
O an, onu kolundan tuttum:
Lütfen oturun, dilediğiniz kadar kalın… Sadece burası hem soğuk hem nemli…
Valla artık pek bir şey hissetmiyorum. Sanki içim boşalmış… dedi ve yıpranmış çantasından nakışlı mendilini çıkarıp göz yaşlarını sildi. Konuşmaya devam etti:
Aslında gidecek yerim yok. Klasik aile meselesi yavrum. Oğlum ve gelinimle aram hiç iyi olmadı. Gelin güzel ama baş belası, şımarık, açgözlü. Oğlum ise sevdaya tutuk, uyarılarımı dırdır sayıyor. Gelini memnun etmek için beni gönderme peşine düştü. Sivas’taki ablama bilet aldı, eşyalarımı topladı, beni gara getirdi. Ama yazık ki ablam üç yıl önce rahmetli oldu, evi de satılıp gitti. Oğlana gerçekleriyse söyleyemedim, dilim dönmedi. Dedim, böyle olsun. Belki gençlerin hayatı düzene girer, gölge olmam bari. Şimdi işte buradayım, ne bekliyorum onu da bilmiyorum… Belki utanmaktan burada ölürüm ya da birileri beni huzurevine götürür. Sağ ol yavrum, yiyeceğini paylaştın. Şimdi fark ettim de, demek bayağı acıkmışım…
Yavrum… Yabancı bir kadının bu hitabı beni geçmiş, yetim yıllarıma götürdü. Ne çok yıl geçti, ama halen içimde, evlat edinen ailelere verilen yetimlere duyduğum buruk bir kıskançlık var. Ben, kızıl saçlı, edasız, güzel şiir okuyamayan bir çocuk, kimseye evlat olamamıştım. Yetiştirme yurdundan sonra yün fabrikasında çırak oldum, bana ufak bir oda verdiler; evlenene kadar orada yaşadım. Allahtan mutluyum şimdi.
Yavrum… O hiç duymadığım ana sıcaklığı yanağımı okşadı. İlmek gibi gönlüme işledi, kalbimi yumuşattı, içimi mert bir şefkatle doldurdu.
Omzuna usulca dokundum:
Lütfen, buradan kalkmayın. İş bitince birlikte bizim eve gidelim. Bizim ev büyük, herkese oda var. Olmazsa tekrar buraya dönersiniz, tamam mı? dedim ve kadının nemli, kırışık yüzünde titreyen bir çene, şükür dolu gözyaşları gördüm.
Arabayla eve dönerken tanıştık:
Ben Melek, eşim Gökhan, çocuklarım Burak ve Kerem. Size nasıl hitap edelim?
Bana Hacer nine deyin, arabada ısındıkça cevap verdi kadın.
Ertesi sabah tatildi. Güzel kokular mutfaktan dolunca gözümü açtım. Sabahlığımı alıp verandaya çıktım, masada dantel gibi krep yığını vardı. Hacer nine ocağın başında, bir yandan krepleri çeviriyor, bir yandan da eşimle çocuklara gülümseyerek ikram ediyordu. Beni görünce mahçup oldu:
Kızma yavrum, mutfakta bulduğum şu güzel krep tavasıyla biraz iş başı yaptım. Sofrayı kurdum, şimdi buyur, tadına bak.
Lezzetli bir kahvaltının ardından hep beraber bahçedeki dökülen yaprakları topladık, ardından onları yakıp közün içine patates gömdük. Hacer nineyi izlerken şaşkındım; canlanmış, neşelenmiş, mırıldandığı şarkı bile bana yabancıydı.
Şaşırma kızım, benim halime. Dirençliyimdir ben. Zamanında cephede bana Hacer at derlerdi. Tüm yaralıları sırtımda taşıdım, ta ki ben de yaralanana kadar. Sonra arka cepheye yolladılar, orada evlendim, oğlumu doğurdum. Eşim çok yaşamadı; ciğerlerindeki yaradan vefat etti. Ben oğlumu tek başıma büyüttüm.
Birden sustu, uzaklara daldı sonra tekrar eline tırmığı alıp şarkısına devam etti.
Pazartesi sabahı evde alışıldık telaş yaşanıyordu. Kerem ağlayıp mızırdanıyor, Burak daldan dala koşturuyor, eşim arabayla uğraşıyordu. Tam kapıdan çıkarken Hacer nineyi valiziyle giyinmiş beklerken gördüm:
Teşekkürler yavrum, konuk oldum, ama artık yolcu olma vakti geldi
Hacer nine, yoksa bize darıldın mı? Sevdin mi burayı?
Çok sevdim evladım, ama evde yabancıya kim ihtiyaç duyar?
Hacer nine, lütfen kal! Kim bizim için böyle krep yapar? Ben hiç bu kadar güzelini beceremedim ki Lütfen kal, bizimle ol Bizim ailemiz oldun artık!
Ağır valizini hafif bir şey gibi omuzladım, Hacer nineyi koluma aldım ve beraberce verandaya çıktık.
Aile arabaya binerken Hacer ninenin sesi duyuldu:
Kızım, bana bir tane daha krep tavası alıver. İki tava ile daha iyi krep yapılır
Yaşlı kadın duymadı bile benim fısıldamamı:
Tamam, anne HacerGülerek elimi uzattım:
Söz Hacer nine, sana en iyisinden krep tavası alacağız. Hem belki ikisini aynı anda kullanırsın, bahçedeki komşu çocuklara da krep yaparız.
Hacer nine gözlerini bir an gökyüzüne kaldırdı, yüzünde tarifsiz bir huzur parladı. Gözlerindeki yaşlar bu sefer hüzünden değil, sevincin parıltısıydı. Avlunun köşesindeki ceviz ağacına baktı, sonra bana dönüp gülümsedi; sanki yıllar sonra ilk kez, gerçekten bir yere ve birilerine ait olduğunu hissetmişti.
O günden sonra sabahlarımız kreplerin kokusuyla, gün batımlarımız Hacer ninenin anlattığı eski zaman hikâyeleriyle doldu. Eve bir krep tavası daha aldık; hatta espriyle ona aile kepçesi adı verdik. Birlikte kahvaltı ederken, kimi zaman Burak ödevini, Kerem ise yaramazlıklarını paylaşır oldu. Biz, yolun başında tesadüfen karşılaştığımız, eski bir bavulu ve kocaman bir kalbiyle hayatımıza dahil olan Hacer nine sayesinde, bir sofranın çevresinde gerçek bir aile olmayı yeniden öğrendik.
Ve her sabah, penceremizi dolduran krep kokusu bana hayatın bazen ne tuhaf yollar açtığını hatırlattı: Bazen bir kaçırılan tren, bazen bir yaşlı kadının mahcup gözyaşı, bazen bir krep tavası Yeter ki bir kapı açık, bir masa sıcak ve bir kalp kucaklamaya hazır olsun. Çünkü hiçbir yolculuk, insana aitliğin huzurundan daha uzak değildir.




