Yine yalıyor o! Maksim, çek şunu kenara! Nazlı, öfkeyle ayağının dibinde boş boş zıplayan Temuçin’e…

Yine mi yalanıyor bu! Mehmet, şunu al şuradan!
Zeynep, ayaklarının dibinde amaçsızca zıplayıp duran Pamuka sinirli gözlerle bakıyordu. Nasıl oldu da böyle sakar bir köpekle karşılaştılar ki? Ne kadar düşündüler, araştırdılar, hangi cinsi alalım diye uzmanlara, eğitmenlere danıştılar. Ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu biliyorlardı. Sonunda karar verip Alman kurdu aldılar, hem dost, hem bekçi, hem de koruyucu olsun diye. Tam anlamıyla üçü bir arada, şampuan gibi! Ama bu koruyucuyu kendisi kedilerden kurtarmak zorunda kalıyor…

Daha yavru ama, dur bakalım, büyüsün de göreceğiz, dedi Mehmet.
Tabii, of, sabırsızlıkla bekliyorum, ne zaman bu at kadar köpek büyüyecek diye. Bir de fark ettin mi, bizden fazla yiyor bu. Nasıl geçindireceğiz? Yavaş yürüsene, çocuk uyanacak! diye homurdandı Zeynep, Pamukun dağıttığı ayakkabıları toplarken.

Onlar, Kadıköyde eski bir apartmanın giriş katında, pencereleri neredeyse yere gömülmüş bir evde yaşıyordu. Mahalle çok güzel ama şöyle bir aması vardı: Evin pencereleri, apartmanın uç tarafındaki tenha ve karanlık bir köşe avluya bakıyordu. Akşam olunca gölgeler geçer, köşe başlarında mahalleli toplanır, bazen kavga bile çıkardı.

Zeynep neredeyse bütün gün evde tek başına, yeni doğmuş kızları Elifle zaman geçiriyordu. Mehmet sabah erkenden Topkapı Sarayındaki işine gidiyor, boş vakitlerinde de Sahaflar Çarşısında kitap, antika kovalıyordu. Sanat tarihi eğitimi sayesinde, Zeynep’in gülerek söylediği gibi kartal gözlüydü; aradan seçip değerli tablolar, nadir kitaplar ya da ilginç eski eşyaları bulmayı iyi bilirdi. Mehmet delicesine koleksiyon yapmaktan hoşlanıyordu. Farkına bile varmadan evde küçük çaplı bir tablo arşivi, büfede ise 60lardan kalma porselenler, sosyalist döneme ait biblolar ve eski Osmanlı gümüş çatal-bıçaklar birikmişti… Zeynep, hem bu zenginliğin içinde, hem de kucağında minik kızıyla yalnız kalmaktan endişeleniyordu. Daha geçenlerde apartmanda bir hırsızlık olmuştu.

Zeynep, sence Pamukla ne zaman yürüyüşe çıksam daha iyi olur? Hemen mi yoksa öğleden sonra mı?
Bilmiyorum, ve kusura bakma ama bu köpek işleri benim derdim değil!

Pamuk yürüyüş kelimesini duyar duymaz çıldırmış gibi antreye koştu, dönerken ayağı kaydı, kayışı kaptı, zıplaya zıplaya geri geldi. Vallahi köpek değil, at resmen. Herkesi seviyor, herkesi öpüp kokluyor, herkese topunu getiriyor, bir tek gelen misafiri kapıda tutuyor. Herkese açık biri, candan biri, ama korusun diye aldık ya! O ise mahalledeki kedilere bile saldırmıyor. Ellerinde top koşuyor, sevinçten dört köşe, sanıyor ki kediyle oyun oynayacak. Birkaç kez suratına pati de indirdi kediler. Bizim mahalledeki kediler tam mafya, asıl korunacak varlık onlar… Yarın yine bütün gün tek başıma kalacağım. Mehmet, Sapancadaki Şairler Festivaline gidiyor, bana yine bebekle porselen beklemek ve bu kepçeyle gezmek düşecek! Sanki az derdim varmış gibi…

Gün ağırırken, Mehmet usulca kalkıp karısını rahatsız etmemeye çalıştı. Ama olur mu, Zeynep çoktan duymuştu mutfakta ötüşen çaydanlığı, takırdayan tasmayı ve Mehmetin Pamuka pssst diye sessizce bağırmasını. Bu huzurlu sesler arasında tatlı bir uykuya daldı. Elifin sesiyle uyanınca baktı ki Mehmet çoktan gitmiş. Gün yine olduğu gibi başladı, sıradan bir huzurla. Şu huzur değil de nedir? Arkadaşları Zeynep, bu kadar genç yaşta evlendin, kocanla bebek arasında kaldın, günün mutfağa gömülmüş diyerek şaşıyorlardı. Ama evin gündelik telaşının kendine has bir güzelliği yok mu? Her şey hayal edildiği gibi gitmedi belki. Bazen Mehmetin sık sık evde olmamasından, evin küçüklüğünden ya da para sıkıntısından şikâyetçi oluyordu. Hele ki koleksiyon merakı yüzünden harcanan paralar… Şimdi de lüle kulak Pamuk geldi, bakımı yine Zeynepin üstüne kaldı. Yine de biliyordu ki, sevdiğin insanı kusurlarıyla sevmek gerek. Kimse sana mükemmellik sözü vermemişti… Bu basit gerçeği fark edince içi rahatladı, olanla yetinip mutlu olmaya karar verdi.

Elifi uyutmaya çalışırken, bir yandan emziriyor, minik kız göğsünden ayrılınca geri uyanmasını bekliyordu. Kapı zili çaldı, ama Zeynep hiç oralı olmadı. Kimseyi beklemiyor ki, hem de tüm şehirde kapısını çalmadan biri mi gelir? Evde sabahın o paha biçilmez sessiz saatleri… Sadece koridordaki eski saatin tik takları, pencereden gelen o çocukluğundan tanıdık şehir sesleri: otobüs uğultuları, araba kornaları, süpürgeyle asfaltı süpüren kadının sesi, mahalle çocuklarının çığlıkları… E Pamuk nerede? Bir süredir ortadan kayboldu, garip bir şey. Tabii ki Pamuk dediğine de bakma, kulakları süper, dimdik, ama huyu farklı işte. Sakarın teki. Şimdi birlikte yaşa da gör, besle, gezdir, ama bir işe yaradığını düşünme. Keşke cins, minik bir köpek alsaydık.

Zeynep, Elife bakmaya daldı. Kızını öyle güzel buluyordu ki, emzirirken yanaklarını öpmeden duramıyor, Canımın içi, büyü güzelim, başka ne isterim ki? diye fısıldıyordu.

O anda salondan tuhaf bir ses geldi. Bir cızırtı, bir gıcırtı. Zeynep dikkat kesildi. Bir daha geldi ses. Nefesini tutup, sessizce terliklerini çıkarıp salona doğru kaydı. İlk dikkatini çeken şey, Pamukun sırtı oldu. Sanki koridorla salon arasındaki perdeden saklanmaya çalışıyordu. Dört bacağıyla yere çömelmiş, tuhaf ve gergin bir pozda, dili sarkmış, odanın içine odaklanmış bakıyordu. Zeynep köpeğin bakışını takip etti ve dondu kaldı: Pencerede, daha doğrusu camın açık kanadında, bir adamın yarısı içerideydi. Kafası kazınmış tam bir tip, kolları omuzları içeride, zorlukla, hırıltıyla gövdesini içeri ittiriyor. Zeynep inanamadı, bu gerçek olamaz! Ne yapmalı? Bağırmalı mı? Adam neredeyse içeri girecek. Bir saniye sonra…

O anda bir çığlık attı. Kara bir gölge cama doğru fırladı, hemen anlamadı ama bu Pamuktu! Camın kenarına sıçrayıp hırsızın boğazına yapıştı! AAH! diye adam boğuk ve kalın sesle bağırarak gözlerini faltaşı gibi açtı. Zeynep apartman koridoruna fırladı, komşuları çağırdı, sonrası zaten kolay oldu. Herkes koşarak geldi, polis çağrıldı. Herkes bir şeyler yapmaya uğraştı ama asıl yardımı onların varlığıydı. Tek başına ne yapardı ki? Korkuyu bastırıp adamın yanına yaklaştı: Aman Pamuk hırsızın boğazını parçalamasa bari! O da eksik olurdu… Ama Pamuk akıllıydı. Yandan, montunun yakasına yapıştı, sıkı sıkı tuttu ama incitmeden, kan atmadan! Adam kurtulmaya çabalayınca dişlerini biraz daha sıktı, adam durulunca gevşetti. Nereden öğrenmişti ki bunların hepsini? Oyuncak toplu sakar köpek, bir anda profesyonel güvenlikçiye döndü. Gürültüyü duyunca gidip bakmış ama havlamamış. Niye ki? Oysa normalde köpek dediğin havlar. Bunun yerine salonda perde arkasında pusu kurdu, hırsızın yarısının iyice içeri girmesini, çıkamayacak kadar sıkışmasını bekledi, o anda saldırdı ve boynunu sıkmadan, boğmadan, tam olması gerektiği gibi bıraktı. Yani, bizim işimizin köpekçesi, yakaladı, adalete teslim etti.

En deneyimli emniyetçiler bile böyle istekle teslim olan bir hırsız görmemişlerdi. Adam Pamukun dişlerinde ödü patlamış, polis gelince bayıla bayıla teslim oldu. Fakat Pamuk rolünü öyle benimsemişti ve avını öyle sahiplenmişti ki, polis köpek eğitmeni gelene kadar zor ayırdılar. Eğitmen komut verdi, Pamuk hemen adamı bıraktı! Akabinde pencere kenarına oturup polise başını dikerek buyurun, emredin der gibi dolu dolu baktı. Bir selam vermediği kaldı!

Şanslısınız böyle köpek bulmuşsunuz, dedi polis eğitmeni, Pamukun başını okşayarak. Bizim ekibe şöyle biri lazım

Mehmet o gece epey geç geldi eve. Kapıyı açıp adımını içeri atınca şaşkınlıktan donup kaldı. Şaşılacak şeyler vardı çünkü. Birincisi, Pamuk, yasak olmasına rağmen kanepede yayıla yayıla yatıyordu. İkincisi, dört ayağını uzatmış, neredeyse yakışıksız bir pozda yayılmış, Zeynep sevinçten göbeğini kaşıyordu, seviyor, okşuyor, yüzüne neredeyse öpücüğünü konduruyordu: Canım köpeğim, minik tayımsın, sağlıkla büyü, anne babana neşe kaynağı ol. Sana haksızlık ettim, bak, küsme bana

Bu olayı bana yıllar önce, Sapancadaki Şairler Festivalinde bizzat Mehmet anlatmıştı. Dönüp Pamuka sorsak, anlatacakların haddi hesabı olmaz: nasıl iz sürdü, nasıl kıskıvrak yakaladı, nasıl polise teslim etti Uzun zaman geçti ama hikaye hâlâ aklımda, Pamuk sanki patisiyle kapımı çalıyor ve anlat da herkes duysun diyor. Ben de paylaşmak istedimO günden sonra mahallede herkes Pamuku konuşur oldu. Kimi İki kişi ısırsa festivalde şiirini okuttururlar, diye latife yapıyor, kimi apartmanda artık hırsız giremez diye ferahlıyordu. Komşular, Zeynepin halini sorup geçmiş olsun derken Pamuku yanlarında, sanki kendi çocuklarıymış gibi mıncıklıyordu. Evin önünden geçenler camdan Pamuku görünce el sallamadan geçmez oldu. Pamuk ise, anlamadığı ama hoşuna giden bir itibarın tadını çıkarıyor, mahallenin maskotu haline geliyordu.

Zeynep, akşam olunca, Elifi kucağına alıp cama oturur, güneşin batışını izlerken Pamuku da yanına çağırıyordu. Kararan avlunun ötesinde, şehrin karmaşası arasında, şimdi kendini eskisinden daha güvende, daha huzurlu hissediyordu. O gece Pamuku ilk kez yatağın ucuna aldı, ona sarıldı ve Sen bizim ailemizden biriymişsin meğer, dedi fısıltıyla. Pamuk kuyruğunu usulca sallayıp yavaşça başını Elifin battaniyesine yasladı.

O an Zeynep anladı ki, belki hayatta planladığın şeyler her zaman istediğin gibi gitmez, ama bazen en sakarının içinden bile bir kahraman çıkabilir. Sevgiyle, sabırla ve kendini ait hissettiğin bir yerde her şey, bir şekilde yoluna girer.

Ve mahallede, her sabah eski pencerelerden güneş süzülürken, Pamuk başını göğe kaldırıp derin bir nefes alıyor; belki içinden, belki de dışından, Her şey yolunda, der gibi gülümsüyordu.

Rate article
Lifequest
Yine yalıyor o! Maksim, çek şunu kenara! Nazlı, öfkeyle ayağının dibinde boş boş zıplayan Temuçin’e…