— Hayır, şimdi gelmene hiç gerek yok anne. Düşünsene bir kere, yol uzun, tüm gece trende geçecek, ar…

Şimdi gelmene hiç gerek yok anneciğim, bir düşün. Yol uzun, bütün gece trende olacaksın, yaşın da ilerledi. Neden kendine bu külfeti çıkarasın? Hem bahar zamanı şimdi, mutlaka tarlada çok işin vardır, dedi oğlum bana.

Oğlum, nasıl gerek yok? Bak, uzun zamandır görüşemedik. Hem gelininle de tanışmak, şöyle yakından görmek istiyorum doğrusu, içimden geldiği gibi söyledim.

O zaman şöyle yapalım anne, ay sonuna kadar bekle, biz hep beraber sana geliriz. Ramazan Bayramına da çok az kaldı, tatil de olur, diye beni sakinleştirdi oğlum.

Aslında gitmeye çoktan niyetlenmiştim ama ona inandım, söz verdim, bir yere gitmeyip evde onları bekleyecektim.

Fakat ne gelen oldu, ne giden. Birkaç defa oğlumu aradım ama telefonu açmadı. Sonra kendisi aradı, çok meşgul olduğunu, beni beklememem gerektiğini söyledi.

Çok üzüldüm. Oğlumla gelinimi bekleye bekleye yorulmuştum. Oğlum evlendi evleneli altı ay olmuştu, ama gelinimi bir kez bile görememiştim.

Oğlum Serkanı, derler ya, kendim için doğurmuştum. O zamanlar otuz yaşındaydım ve hiç evlenmemiştim. Hiç değilse bir yavrum olsun, demiştim, kimsesizliğimi ona sarılarak unutmak istemiştim.

Belki günah derler ama bu kararım için bir an bile pişmanlık duymadım. Bazen çok zorlandım; ne param vardı, ne de rahatça yaşıyorduk. Hayat bize hiç kolay olmadı ama çocuğum eksik kalmasın diye birkaç işte birden çalıştım.

Serkan büyüdü ve üniversiteyi kazanıp İstanbula gitti. İlk başlarda ona destek olabilmek için Polonya’ya bile çalışmaya gittim, okulu ve yaşaması için her ay ona para gönderdim. Anne olmak bazen zor, ama ona yardım edebildiğimi görmek içimi ferahlatıyordu.

Serkan üçüncü sınıfta çalışmaya başladı, kendi harçlığını çıkardı. Okulu bitirdikten sonra da iş buldu, bana ihtiyaç duymadan yaşadı.

Eve yılda bir kez, nadiren gelirdi. Ben ise İstanbulu sadece televizyondan bilirdim, gitmeyi düşünmemiştim bile.

Ama oğlum evlenirse mutlaka gideceğim diye içimden geçiriyordum. Bu gün için para biriktirmeye başladım, toplamda altmış bin Türk Lirası oldu kenarda.

Altı ay önce aradı, beklediğim haberi verdi: evleniyordu.

Anne, sakın gelme. Şimdilik sadece nikah kıyıyoruz, düğünü sonra yaparız, dedi.

Üzüldüm ama çaresizdim. Serkan geliniyle beni görüntülü arama ile tanıştırdı. Kız oldukça düzgündü, çok da güzeldi. Zenginmiş ayrıca. Babası iş dünyasında önemli biriymiş. Yine de, oğlumun işi rast gitmiş diye sevinmem gerekiyordu.

Aylar geçmesine rağmen ne bana geldi ne de çağırdı. Artık sabrım tükendi, oğlumu ve gelinimi görmek, hasret gidermek istedim. Hazırlıklarımı yaptım, tren bileti aldım, evde ne yaptımsa bir bohçaya doldurdum: kendi ellerimle yaptığım ekmek, reçel, turşu… ve yola koyuldum. Trene binmeden önce oğlumu aradım.

Anneciğim naptın? Neden geldin şimdi? Ben işteyim, seni karşılayamam. Sana adresi mesaj atayım, bir taksiyle gelirsin, dedi Serkan.

Sabah İstanbula vardım, taksi tuttum, parası da bir hayli tuttu ama şehrin sabah manzarası güzeldi, yolda baktım hayallere daldım.

Kapıyı gelinim açtı. Ne bir gülümseme ne bir sarılma. Sadece İçeri buyurun, mutfakta bekleyin, dedi. Oğlum zaten sabah erkenden çıkıp gitmiş.

Torba torba yiyecek çantasını açtım: patates, soğan, yumurta, kurutulmuş elma, turşular, reçeller… Gelinim hepsine sessizce baktı, sonra da Bunlara hiç gerek yoktu, biz böyle şeyler yemeyiz zaten. Ben evde yemek yapmıyorum, dedi.

Ee neyle besleniyorsunuz o zaman? diye şaşkınlıkla sordum.

Her gün dışarıdan getirtiyoruz. Kendim pişirmeyi sevmem, sonra mutfakta koku oluyor, kolay kolay çıkmıyor, diye cevapladı Zeynep.

Daha bu sözlerin etkisinden çıkamamıştım ki küçük bir çocuk geldi mutfağa, 3-4 yaşında bir erkek çocuğu.

Tanıştırayım, bu oğlum Demir, dedi Zeynep.

Demir mi? dedim şaşırarak.

Evet Demir, başka isimle karıştırma lütfen, diye düzeltme yaptı.

Tamam, Zeynepciğim.

Benim adım Zeynep, Zeynepciğim değil. Burada kimse isimleri bozmaz, ama sizin orada öyle galiba…

O an ağlamak istedim. Oğlum başka bir hayat kurmuş, üstelik bana da hiçbir şey anlatmamış.

Sürprizler bitmemişti. Salonda duvarda kocaman bir düğün fotoğrafı gördüm.

Hani düğün olmadı demiştiniz, iyi ki yine de fotoğraf çektirmişsiniz, dedim konuyu yumuşatmaya çalışarak.

Ne demek düğün olmadı? Oldu, iki yüz kişilik düğün yaptık. Sadece sen yoktun, Serkan senin hasta olduğunu söyledi. Belki de böyle olması daha iyi oldu, dedi gelinim üzerimde süzülerek.

Kahvaltı ister misiniz?

Alayım, dedim.

Zeynep önüme bir fincan çay ve birkaç dilim pahalı peynir koydu. Ona göre kahvaltı buymuş.

Ben ise bolca yemeğe alışkınım, hele ki yol yorgunuyken. Yumurtayı tavaya kırayım, evden getirdiğim ekmekle yiyeyim dedim. Ancak Zeynep kesinlikle izin vermedi, yok efendim mutfak kokarmış.

Ekmek de yemedi, Biz Serkanla diyet yapıyoruz, sağlıklı besleniyoruz, dedi.

Benim de iştahım kaçtı, yıllarca hayalini kurduğum düğüne beni utanıp çağırmadığı için çok buruk hissettim. O kadar para, o kadar hazırlık hepsi boşa çıkmış.

Çayımı alıp sustum. Sessizlik öyle ağır ki… O arada küçük çocuk yanıma gelip sarılmak istedi. Tam ona sarılacakken Zeynep telaşla araya girdi: Dokunmayın, bilmediğimiz biriyle temas ettirmek istemem, bu yaşta çocuk ne de olsa.

Oğlana bir şey getirmemiştim; küçük kavanozda ahududu reçeli uzattım, Bunu krep yapınca üstüne sürersin, dedim.

Gelinim elimden hemen aldı: Kaç kere söyleyeyim, biz şekerli şeyler yemiyoruz, sağlıklı besleniyoruz!

Tam ağlayacak gibi oldum. Çayımı da bitirmeden ayağa kalktım, montumu aldım, ayakkabımı giydim. Gelinim hiç aldırmadı bile, nereye gittiğimi dahi sormadı.

Apartmanın önünde bir banka oturdum, gözyaşlarıma engel olamadım. Hayatımda kendimi hiç bu kadar yabancı ve kırgın hissetmemiştim.

Bir müddet sonra baktım, gelinim çocukla dışarı çıkıyor ve getirdiğim bütün reçel, turşu, ne varsa çöp kutusuna atıyor.

Baktım ki yapacak bir şey yok. Onlar gider gitmez kavanozları tekrar torbama koydum, doğru gar istikametinde yürüdüm. Şanslıydım, biri biletini devretmiş, akşam için bilet alabildim.

Gara yakın bir lokantada kendime biraz çorba, et, patates kızartması ve salata aldım. Karnım doydu, biraz da kendimi ödüllendirmek istedim. İstesem de, bu kadar masrafı göze alamayacak değildim ya!

Çantamı bagaja bırakıp İstanbulu biraz dolaştım. Şehir güzeldi içerideki hüzün biraz olsun hafifledi.

Trende gözyaşlarım dinmek bilmedi. Oğlumun beni merak bile etmemesine çok içerledim.

Ne bileyim ya, yaz ortasında kar yağsın diye beklerdim de, oğlumun bana böyle davranacağını beklemezdim. Tek evladımdı, bütün umutlarımı ona bağlamıştım ama meğer ona hiç gerek kalmamışım.

Şimdi düşünüyorum, onun için biriktirdiğim o 60 bin lirayı ne yapmalı? Oğluma vereyim mi, yıllardır nasıl bir anne olduğumu bilsin mi? Yoksa hiç dokunmadan, hak etmediğine karar verip kendime mi saklasam?

Rate article
Lifequest
— Hayır, şimdi gelmene hiç gerek yok anne. Düşünsene bir kere, yol uzun, tüm gece trende geçecek, ar…