Kayınvalidem hediyesini yatak odamıza getirdiğinde olanları sana anlatmam lazım, resmen bir Türk filmi gibiydi. Yatak odam sonunda tam hayalini kurduğum gibi oldu. Duvarlar sabah göğü gibi açık mavi, küçük bir pencereden minik parka bakıyor, açık meşe başlıklı bir ahşap yatak, alçak bir şifonyer Gereksiz hiçbir şey yok. Sadece huzur, ferahlık, sessizlik. İlk defa gerçekten bize ait bir evimiz olmuştu, yıllar boyu kiradan sonra sonunda kendi alanımızdı orası. Odaya yeni boya kokusu ve tertemiz çarşafların kokusu yayılmıştı. İçim içime sığmıyordu valla.
Kayınvalidem ilk kez tadilattan sonra geldi. Evin her köşesini, bir müfettiş gibi sert bir bakışla süzdü. Pek bir şey demedi, çok kısa bir şekilde onayladı ama gözlerinde bu kadar mı ifadesi vardı, memnuniyetsizlik belli oluyordu. Belli ki onun imzası eksikti eve. Oturma odasında döndü dedi ki; Fena değil, aydınlık olmuş Ama bir eksik var. Ruh yok. Biraz fazla sade, kişiliksiz. Ben cevap vermedim, zira onun gözünde ruh; ağır mobilyalar, halılar, bolca biblo; bizim özellikle kaçtığımız her şey.
Bir hafta sonra bir baktım yine geldi, elinde de kocaman bir paket! Yüzünde sanki büyük bir iş başarmışçasına ciddi bir mutluluk vardı: Size çok önemli bir şey getirdim, dedi gururla, özellikle yatak odası için. Yatağın üstü boş, tamamlanmamış duruyor. Paketi yavaşça açtı ve karşımda devasa bir portre, altın yaldızlı kalın bir çerçeve içinde. Tabloda kendisi yıllar öncesinden, oğlunun genç hali ve rahmetli kayınpederim. O kadar ağır ki fiziksel olarak değil sadece kasvetli, üstümüze bakan gözlerle bir tablonun içindeler.
Nazarlık olsun, dedi. Evlilik yatağının üstünde aile resmi olmalı. Kökleri hatırlatsın, korusun. İçim resmen daraldı. Eşime baktım; o da kendi genç haline bakıp gülümsüyor, ama kafası karışık. Anne Çok teşekkürler de, biraz fazla büyük üstelik biz biraz daha farklı bir tarz seviyoruz, demeye çalıştı eşim. Ne tarzı oğlum, burası aile evi! Aile tartışılmaz, dedi annesi otoriter bir şekilde. Eşim sustu, gözleriyle bana idare edelim dedi, annesine baktı, olmaz demeye cesareti yok. Sonra bana dönüp nazikçe: Bak aşkım, annem iyi niyetle yapıyor, asılı kalsın bir süre, sonra belki kaldırırız, dedi. Ama o sonra hiç gelmedi.
Portre bizim yatak başımıza asıldı, ve orada kaldı. Kayınvalidem her geldiğinde doğruca yatak odamıza giriyor, portreye bakıp gururla onaylıyor: Bak işte, gerçek aile evi şimdi oldu. Eşim alıştı, insan alışıyor, bir süre sonra fark etmez oluyor. Ama benim için o sadece bir tablo değildi. O resim, bana bu odanın tam olarak bize ait olmadığını her sabah hatırlatıyordu. Kendi alanımda bile sürekli izleniyorum hissi veriyordu.
Son damlası ise kayınvalidemin doğum gününde oldu. Bütün aile bir aradaydık, bir anda yine başladı aile değerleri nutkuna: Çok mutluyum, oğlumun bir evi var artık, ben de katkı sağladım Aile portresi yatağın üstünde asılı, olması gereken gibi! Önemli olanı hiç unutmamak gerek! Herkes başını salladı, eşim bile. İşte o an anladım ki, eşim sınır koymaz, yeter ki huzur bozulmasın. Benim alanım, benim duygum umru değil, yeter ki kavga çıkmasın. O akşam kararımı verdim: Artık ben konuşacağım.
Bir arkadaşım var, fotoğrafçı Sevda, düğünümüzü o çekmişti. En sevdiğim karelerden biri biz eşimle sarılıp öpüşüyoruz, arka planda kayınvalidem yarım yamalak karede, sanki çerçeveye girmeye çalışıyor ama tam başaramamış O fotoğrafı aldım, en az portre kadar büyük boyutta bastırdım, altın gibi abartılı bir çerçeveye koydurdum.
Kayınvalidem misafirliğe geldiğinde, onun gibi yaptım. O salonda gene evde ne olmalı anlatıyor, ben de tatlı bir dille araya girdim: Anneciğim, siz de bizim için güzel düşünmüşsünüz, ben de size küçük bir armağan hazırladım. Kocaman çerçeveli paketi verdim. O şaşırmış: Ne bu? Açarsanız görürsünüz, dedim. Açtı ve karşısında o dev düğün fotoğrafımız! Biz önde, arka planda ise kendisi, tam istediği gibi çerçeveye tam giremiyor. Altında da yazı: Sevgiyle, 12 Temmuz.
O an dondu ortam. Kayınvalidemin yüzü bir anda bembeyaz oldu, sonra kıpkırmızı. Bu da ne şimdi? dedi. En sevdiğim düğün fotoğrafı, dedim sakinlikle, Portreler önemli demiştiniz. Sizin porteniz bizim odamızda, bizim anımız da sizin salonunuzda dursun, aile olduğumuzu hatırlatır. Sonra seçimi ona bıraktım: Eğer bu resim size uygun değilse, sizin tablonuz da bizim yatak odamıza uygun değil demektir. İkisi birden kalır, ikisi birden kalkar. Evin sınırları herkese eşit olmalı.
O an afalladı. Sessizce, dişlerinin arasından zorla: Pekala kaldır, dedi. Portreyi aldım, eşime verdim: Haydi hayatım, annenle birlikte kaldır, dolaba koyun.
Ertesi sabah, yatağın üstü boştu.
İlk defa uzun bir aradan sonra, gerçekten bize ait hissettik odamızı. Bazen adalet kavga ile gelmiyor. Bazen ise sadece birine, kendi hareketlerinin aynasını tutarak geliyor.
Peki sen olsan ne yapardın? Kayınvalide hediyesine razı olup huzur için sineye mi çekerdin, yoksa ilk andan sınır çizer miydin?
Sence kim haklıydı bu hikayede? Kadın mı kayınvalide mi? Ve bir erkeğin böyle bir durumda, eşinin tarafında durması gerekmez mi sence de?




