Telefonum, 20:47de bir mesajla titreşti; göğsümde bir an için zaman durdu.
Yusuf, ben yan komşunuz Emine Hanım. Annenle babanın veranda lambası yanmıyor. Kapıyı çaldım ama kimse açmadı. Onlar her akşam lambasını açardı, hiç aksatmazlardı.
Cevap yazmadım. Sadece gaza yüklendim.
Yirmi yıldır o veranda lambası sadece bir ampul değildi. Bir sözdü. Fırtınalarda, elektrik kesintisinde, annemin kalça ameliyatından eve döndüğü gün bile o ışık, mahallemizin kalp atışıydı. Güneş batınca, o lamba yanardı. Hep. Nokta.
120yle İstanbulun tenha caddelerinde gecenin karanlığında ilerliyordum. Sessiz giden elektrikli arabamı, kafamdaki uğultuyla sürdüm. Az önce bir restoranda, annemle babamın bir haftalık mutfak masrafından daha fazla parayı bir şişe şarabı için ödemiş, masadakilere döviz kurlarından şikâyet etmiştim. Gösterge panelindeki saat ilerlerken, içime utanç ve endişe doluyordu.
Evlerinin girişine saptığımda, bina mezar gibi karanlıktı.
Kasımın İstanbul ayazı kemik keser, ama evin içindeki soğuk, bambaşkaydı. Sessizliği iliklerime işledi.
Baba? Anne?
Telefonumun fenerini yakıp, karanlıktan kesitler aradım.
Yapma, diye boğuk bir sesle inledi köşede biri. Üst ışığı açma oğlum.
Yine de anahtarı çevirdim.
Babam kırk yıl Pendikte fabrikada çalışmış, bir zamanlar tek başına bir motor bloğunu kaldırabilen adam kanepenin ucunda oturuyordu. Üzerinde kalın montu, kulağına kadar çekilmiş bir bere ve eldiven vardı.
Annem ise, koltukta yorganların altında kaybolmuş, ya dalmıştı ya da bayılmış.
Ağızlarından çıkan nefes, oturma odasında havaya buhar olarak karışıyordu.
Baba, ne oldu? Yanına diz çöküp sordum. Kombiyi neden açmadınız? Dışarısı eksi derecede!
Gözünü ellemedi, eldivenli ellerini izledi, yüzünde kırık bir mahcubiyet.
Yine zam gelmiş, Yusuf diye fısıldadı. Düşündüğümüzden fazla arttırmışlar. Biz de, işte, kombiyi az yaksak, evde mont giysek, dedik
Baba, burada kutup soğuğu var. Böyle yaşanmaz.
İdare ediyoruz! diye hiddetlendi, sesi çatallandı. Bütçemiz var.
Masadaki kağıtlara gözüm ilişti. Onların bütçesi, masanın üstünde dağılmıştı:
Ödenmemiş faturalar yığını. Pazar filesinin broşürü. Babamın haftalık ilaç kutusu.
Küçük plastik kutuyu aldım. Salı ve çarşamba bölmesi bomboştu. Pazartesiye baktım:
Haplar ortadan kırık, kimi dağılmış, kimi parçalanmış.
Baba sesim titredi, o kalp ilaçların. Onu yarıya bölemezsin. Bu aspirin değil. Doğru doz gerek, yaşaman için.
Kutuyu elimden çekti. Elleri titriyordu.
Katılım payı kaç lira biliyor musun? Sigorta paketi değişmiş. Otuz günlük ilaç 9.000 lira, Yusuf. Dokuz bin. Bu para elektrik demek, market demek.
Bana bakıp, yorgun ve yaşlı gözleriyle konuştu.
Yarım doz alırsam, emeklilik maaşına kadar yetiyor. Tam doza param yetmedi. Işığı seçtim, hapa kıydım. Ama sonra
Pencereden dışarıyı gösterdi.
Bugün verandanın ampulü patladı. Değiştirmek için kalktım, ama başım döndü. Herhalde o yarım dozdan Dinlenmek için oturdum, kalkamadım. Çok soğuktu.
Ayağa kalktım, sanki midem bulandı.
Elli kişilik ekibe liderlik ediyorum. Operasyon skalasından, çeyrek yıl hedeflerinden bahsediyorum. Spora harcadığım parayı vergi indirimiyle kurtarabilir miyim, bunu düşünüyorum.
Ama 60 kilometre ötemde, bana kaşık tutmayı öğreten iki insan, karanlıkta donarak kalıyor, hipotermiyle kalp krizi arasında seçim yapıyordu.
Neden aramadınız? Gözlerim doldu.
Bilirim, yoğunsun, dedi annem, battaniyenin altından çıkan zayıf sesiyle. Çoktan uyanmıştı. Kendi hayatın var. Kendi faturaların. Yük olmak istemedik.
Yük.
Çocukken burnumu silen, üniversite harcımı ödeyen, ilk arabam için kefil olan bu insanlar
Şimdi, bana zahmet olmasın diye üşüyüp, aç kalıyordu.
Termostatı buldum. KAPALIdaydı.
22 dereceye çevirdim.
Mutfakta buzdolabını açtım: Yarım kutu ucuz süt, bir kavanoz salatalık turşusu, taş gibi bayat ekmek. Et yok, meyve yok.
Telefonumdan yemek sepeti uygulamasını açtım.
Yusuf, dur, dedi babam, kalkmaya çalıştı, Yardım istemeyiz.
Bu yardım değil, baba! dedim. Sesim karanlıkta yankılandı. Bu, oğlunun artık görmesi.
Kanepeye onun yanına oturup, naylon ceketinin üzerinden sarıldım. O kadar zayıftı ki, ne zaman küçüldü böyle?
Artık kendi başınıza değiliz, dedim. Sıkıntıdasınız. Sistemi kırık, baba. Markette, eczanede bütün yaşlıları sıkıştırıyorlar, ama sizi eziyorlar. Ben ise, kendi yolumu bulmaya çalışırken, sizin tabandan aşağıya çakıldığınızı fark etmemişim.
O gece orada kaldım.
Dünden kalma ekmekle tost yaptım, rafta bulduğum domates çorbasını ısıttım. Yediler, sanki günlerdir sıcak yemek görmemiş gibiydiler.
Masadaki postaları karıştırdım.
Son uyarı.
Prim artışı.
Poliçe değişikliği.
Yaşlıları bir miras, bir yük gibi gören bir toplumun el yazısıydı bunlar.
Salonda, yerde uyudum. Peteklerin tıkırtısını, onların nefes alışlarını saydımiçten içe, bir anda duracaklarından korkarak.
Ertesi sabah ofisi aradım.
Bir hafta izin alıyorum, dedim.
Yusuf, çeyreklik sunum salı günü, dedi müdürüm. Çok önemli.
Ailem ondan da önemli. Sunum bekler.
Kapattım.
Günü, pencereleri mantolayarak geçirdim. Elektrik ve doğal gazı kendi kredi kartıma otomatiğe bağladım. Saatlerce sigortayla uğraştım; sonunda unutulmuş bir destek programı buldum.
Ve güneş batmadan, verandaya çıktım.
Yanan ampulü söktüm. On yıl dayanacak akıllı bir LED taktım.
Anahtarı çevirince, ışık tüm avluyu aydınlattı.
Bu artık bir lamba değildi. Bir işaretti.
Evleri sıcaktı.
Güvendeydiler.
Birilerinin umurunda olduklarını gösteriyordu.
Ama o gece, arabamla ayrılıp, aynada altın ışığın avluya dökülerek kaybolduğunu seyrederken, içimi buz gibi bir soru kesti:
Başka kaç verandanın lambası bu gece sönük?
Kaç anne ve baba, şu an evlerinde paltolarını giymiş, masada ilaçlarını parçalıyor?
Kaçı gururundan istemiyor, yoksulluğundan çaresiz bekliyor kışı?
Biz iyi olduklarını, çünkü sessiz olduklarını varsayıyoruz.
Emekli maaşı yetiyor sanıyoruz.
O altın çağları, gerçekten altın zannediyoruz.
Hayır.
Milyonlarca yaşlı için, o yıllar paslanmış yıllar.
Bir iyilik yap.
Anneni babanı telefonda İyi misiniz? diye arama sadece. Çünkü yalan söylerler, rahatlatmak isterler.
Git, evlerine bak:
Buzdolabı dolu mu?
Ev yeterince sıcak mı?
İlaç kutularındaki haplar bütün mü, yarım mı?
Gerçek dostluk sadece doğum günü kartı değil. Bazen, sevgi kombi faturasını ödemektir.
Baban ya sıcak bir ev ya atan bir kalp arasında kalmasın diyedir.




