Her zaman vefat eden annemin gelinliğini giyerek evlenmenin hayalini kurmuştum, onun anısını onurlandırmak istiyordum. Fakat düğün günümün sabahında, üvey annem, zar zor gizlediği kıskançlığıyla o paha biçilmez gelinliği bağış yığınına atıverdi ve paçavra diye alay etti. Ne var ki, babam her kelimesini duymuştu ve işi oluruna bırakmaya hiç niyeti yoktu.
Küçüklüğümden beri annemin gelinliğiyle evlenmenin hayalini kuruyordum. O sadece eski bir elbise değildi, annemle aramdaki son fiziksel bağdı. Annem Şenay ben on altı yaşındayken vefat etti; o günden beri en değerli yadigârımız, lavanta kokulu beyaz bir kılıfın içinde, babam Rızanın evinde saklanıp durdu. Nişanlanınca, hiç düşünmeden Şenayın gelinliğini giyeceğim diye karar verdim. Babam duygulanarak onayladı; üvey annem Selda ise, gözlerine hiç ulaşmayan bir gülümsemeyle varlığını göstermeye çalıştı.
Selda bizim hayata dâhil olduğundan beri, annemle ilgili her şeyin onda gizli bir huzursuzluk yarattığı belliydi. Diliyle değilse de gözleriyle, tavırlarıyla, konu değiştirerek hemen belli ederdi. Fakat bu kadının ne kadar ileri gideceğini asla hayal edemezdim. Düğün sabahı kızlarla saç baş yaptırmaya gitmişken, Selda depoları toparlayacağım dedi. Misafirler gelmeden işe yaramaz şeylerden kurtulmanın tam zamanıymış güya.
Eve gelip gelinliğimi giyecekken, duvarda asılı o lavanta kokulu kılıfı göremedim ve kalbim ağzıma geldi. Sakin olmaya çalışıp sordum, Kıyafetimi gördün mü? diye. Selda, soğukkanlı bir aldırmazlıkla, Eski kıyafetleri hayır kurumuna verdim, gereksiz yer tutuyordu, deyiverdi. Sen yeni, modern bir şey giymelisin kızım, geçmişin yüklerinden kurtul biraz! dedi üstelik. O an yer yarılsa da içine girsem dedim. Sonuçta o elbise onun değildi ki, nasıl karar verir?
Seldanın bilmediği şey şuydu: Babam daha erken eve gelmiş ve konuşmanın tamamını duymuştu. Rızanın yüzü, duyduğu şeyler karşısında muteberden sinire doğru saniyeler içinde şekil değiştirdi. Selda konuşmayı bitirince, babam ağır ağır öne çıktı ve net bir ses tonuyla, Gerçekten Şenayın gelinliğini mi attın? dedi. Odada en ufak bir nefes sesi bile duyulmuyordu, anladım ki birazdan fırtına kopacak.
Ama babam bağırmadı. En çok buna şaşırdım; sesi sakindi, ama öyle bir otorite vardı ki, çocukken kırık camdan top oynadığım günleri hatırlattı. Seldadan gelinliği tam olarak nereye verdiğini söylemesini istedi. Selda konu döndürmeye çalıştı, evde yeni bir başlangıç, düzen, ferahlık… diye geveledi, ama her bahane öncekinden daha boş geldi kulağıma. Ben orada kök salmıştım, yutkunamıyor, kalbim yerinden fırlayacak gibi bekliyordum. Annemden kalan tek hatıram kaybolmuştu belki de.
En sonunda Selda, gelinliği mahalledeki yardım derneğine giden bir bağış kolisine koyduğunu itiraf etti. Babam bir kelime etmeden anahtarları aldı ve Hadi gel! dedi bana. Arabada sessizlik hâkimdi, sonra bir anda babam ağlamaya başladı. O sadece senin için değil, benim için de önemliydi, dedi. Annenin onu giydiği günü hatırlıyorum, ayna karşısında nasıl gülümsediğini, umut dolu halini… O an hem kederli hem de tuhaf bir şekilde hafiflemiş hissettim.
Derneğe vardık, dilimiz damağımız kurumuş, koşar adımla girdik içeri. Neyse ki, bağışlar henüz ayrıştırılmamıştı. Babam tüm samimiyetiyle durumu anlattı, içeridekileri neredeyse ağlatacak kadar içten konuştu. Kısa bir telaştan sonra, aradığımız beyaz kılıfı buldular, elbise sapasağlamdı. Kılıfı açtığımda, annem sanki yanımdaydı: Bu sefer gözyaşlarım hüzünden değil, rahatlamadandı.
Eve döndüğümüzde Selda bizi bekliyordu. Babam onu oturtup epey ciddi bir konuşma yaptı. Burası bir ev, eşya deposu değil ve herkesin hatırasına saygı göstermek gerekir, dedi. Annemi hatırlatmaya kimsenin hakkının olmadığını, geçmişi silme çabasının kimseye yakışmadığını söyledi. Bu konuşmada hakaret yoktu, ama gerçekle yüzleşmek ağırdı. Selda ilk defa başını yere eğdi.
Sonunda düğüne gelinliğimle yetiştim. Annemin elbisesiyle salondan geçerken sandığımdan daha dik bir duruşum vardı, biliyordum ki savunduğum şey sadece bir elbise değildi: Hikâyemi, ailemin bana bıraktığı mirası savunmuştum.
Düğün sade idi ama içine dokunan duygularla doluydu. Konuklar elbisenin hikayesini bilmese de Bu sana ne kadar yakışıyor, adeta senin için dikilmiş! deyip durdular. Babam koluma girince gözlerinde, annemle evlendikleri günkü o heyecanı gördüm. O an, annemin bir şekilde bizimle olduğunu hissettim.
Düğünden sonra Seldayla ilişkimiz değişti. Bir anda kanka olmadık; ama artık başka bir evreye geçmiştik. Selda sadece gelinlik için değil, yılların pasif agresif tavırları için de özür diledi. Kıskançlık, değersizlik duygum vardı; hiç böyle bir kötülük yapmak istememiştim, dedi. Babamın tepkisi net oldu: Özür geçmişi silmez, ama ileriye adım atmak için bir başlangıçtır.
Zamanla şunu anladım: Anıları savunmak, geçmişte kalmak değil, onurlandırarak geleceğe taşımaktır. Gelinlik, artık kendi evimizde duruyor, dokunulmaz diye değil, sevgi, saygı ve sınırları temsil ettiği için. Bir gün çocuklarıma anlatacağım; nereden geldiğimizi bilmeleri için.
Bu olay bana öğretti ki, hayatın en önemli günlerinde bile insanı alt üst eden krizler çıkabilir. Onlara nasıl tepki verdiğimiz ise kim olduğumuzu belirler. Bazen sesinizi yükseltmek ya da sizi seven birinin desteğini almak, tüm hikâyenizi baştan yazabilir.
Sen de senin iyiliğin için diyerek sınırlarını aşan birine denk geldin mi? Benim yerimde olsan ne yapardın? Hikâyeni anlat, belki bir başkasının yalnız olmadığını hissetmesine vesile olur.




