Anne, şimdi sana öyle bir şey anlatacağım ki, oturmalısın bence.
Ben de annem Meralin yanına, salondaki kanepeye çöktüm ve bir bacağımı altıma alarak iyice yerleştim. Gözlerimde öyle bir pırıltı vardı ki Meral elindeki kitabı kapatıp gözlüğünü çıkardı; en son böyle heyecanla karşısına ortaokulda edebiyat yarışmasını kazandığımda oturmuştum.
Ben biriyle tanıştım. Kafede, tesadüfen. Yani aslında öyle tam tesadüf de değil, yan masalarda oturuyorduk, önce o başlattı sohbeti, sonra üç saat boyunca konuştuk, düşünebiliyor musun?
Heyecanla hep bir şeyler anlatıyor, konudan konuya atlıyor, detaylarda takılıp sonra tekrar başa dönüyordum. İsmi Burak, otuz dört yaşında, bir mimarlık ofisinde çalışıyor, esprili biri ve galiba hayatta beni gerçekten dinleyen tek insan o. On günde üç kez buluştuk. Sonunda birlikte sahil boyunca sabaha kadar yürüdük; ikimiz de ertesi gün işe gitmeyi unuttuk neredeyse.
O kadar iyi anlaşıyoruz ki… Ben bir şey söylüyorum, hemen alıp devamını getiriyor, Allahım, bu adam nereden çıktı? diye içimden geçiriyorum bazen.
Annem dikkatle dinliyordu, hafif başını eğmişti, bir ara şaşkınlıkla başını salladı ama kızgın değildi, sadece şaşkındı.
Resmen içinden ışık saçıyorsun. Seni uzun zamandır böyle görmemiştim, Derya.
Tam o anda kelimelerim tükendi. Birden içimde öyle bir burukluk oluştu ki, gözlerimi ellerimdaki düğümlenmiş parmaklara diktim ve sessizce ne diyeceğimi toparlamaya çalıştım.
Ama…
Neymiş ama? annem kaşlarını çattı, bana yaklaşarak sesimdeki değişikliği hemen hissetti. Derya, nedir?
Evlilik yüzüğü var anne.
Meral ağır ağır arkasına yaslandı. Birkaç saniyelik sessizlik oldu; bana ise bir ömür gibi geldi. Son anlattıklarım için pişmanlık duyuyordum o an.
Derya, bu ama değil, bu bambaşka bir şey. Ne getirdiğini bilmiyor musun? Birinin yuvasına müdahale ediyorsun, bir aileyi yıkıyorsun, başkasının kocasını elinden alıyorsun.
Anne, o da söyledi, artık eşiyle arasında sevgi bitmiş. Sadece çocukları için devam ediyor, bunları ben uydurmadım.
Peki ya çocuk? Çocuğu yok mu sayacaksın? Farkında mısın, ne yapıyorsun? Başkalarının hayatına girip, onların kararlarına karışıyorsun.
Hiç öyle bir niyetim yok, anne, sadece
Sadece evli bir adamla görüşüyorsun. Üç kez buluştunuz on günde, sonra gelip bana gözlerin parlayarak anlatıyorsun. Sanki hiçbir şey yokmuş gibi.
Yandaki kanepeye bakıp bakıp sesini bastırmaya çalıştı annem. Ben ise artık yanında oturamayacak kadar daraldım, ayağa kalktım. Annem arkamdan gelmedi, olduğu yerde kaldı. Keşke arkama düşüp bana sarılsaydı, belki o zaman kendimi daha güçlü hissederdim. Ama olduğum gibi, askıdan montumu aldım, aceleyle giyip, gözyaşlarımı tutmaya çalışarak kapıdan çıktım.
Eve varınca, koridorda yirmi dakika oturdum, hala ayakkabılarımı çıkarmamıştım. Ellerimle ıslanmış yanaklarımı sildim. Cebimdeki telefon titredi. Ekranda Burakın adı parlıyordu. Mont kolumla yüzümü şöyle bir sildim, boğazımı temizleyip açtım.
Alo, o kadar yumuşak bir sesle açtı ki telefonum, yine gözlerim doldu, ama belli etmemeye çalıştım.
Anneme anlattım seni. Bizi.
Nasıl karşıladı?
Kötü. Aile yıktığımı söyledi, çok kötü biri olduğumu ima etti. Tam olarak öyle demedi ama anlamı öyleydi.
Burak bir süre sustu. Nefesini duydum telefonda, sanki doğru kelimeyi arıyordu.
Derya, ben de kafamı toplayamıyorum. Kız dört yaşında, her gün onu düşünüyorum. Gitsem çocuğuma ihanet edeceğim gibi geliyor, ama böyle de devam edemem. Eşimin beni aldattığını düşünüyorum. Boşanma sürecinde kullanabilirim bunu belki ama…
Sustu. Ben ise o sessizlikte daha önce hiç dillendirmediğim bir şeyi düşündüm.
Burak, emin misin kız çocuğun olduğuna? Sonuçta eşinin aldattığından şüpheleniyorsun.
Sessizlik
O akşam da, ertesi gün de aramadı Burak. Mesaj attım, sorgulamadım, sadece yanındayım anlamında kısa bir not. Ertesi gün lakonik bir cevap: Test yaptırdım. Sonucu bekliyorum. Şimdi konuşamayacağım, özür dilerim. Üzerine gitmedim. Aramamak zoruma gitti ama sabrettim.
O ay geçmek bilmedi. Burak arada aradı, ya geç saatte, ya çok kısa. Her defasında kötü olduğunu, cümlelerin arasındaki uzun boşluklardan, lafı yarıda bırakıp gündelik şeylere geçtiğinden anlıyordum.
Ne sorular sordum, ne onu zorladım. Sadece vardım. İşten, mahallede yeni açılan, poğaçaları şahane bir fırından, dönüp dolaşıp sıradan şeylerden bahsettim. Biraz nefes alsın, beş dakika huzur bulsun istedim.
Sonra bir perşembe akşamıydı, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. O gün erkenden yattım, uykumu alayım dedim. Saat on biri geçiyordu ki kapı çaldı. Üstüme hırka alıp açtım, karşıda Burak; sırılsıklam, gözleri kan çanağı, yumruğunda buruşturulmuş bir kağıt parçası. Hiç konuşmadı. Gözünden her şeyi anladım. Hemen onu içeri çektim, kapıyı ayağımla kapattım, sıkıca sarıldım. O an, dayanacak gücü kalmadı ve başını omzuma yasladı.
Değilmiş, dedi titrek bir sesle. İki kelimeyle içine sığdırdığı acı içimi yaktı. Dört yıl, Derya. Dört yıl boyunca o kadına güvendim, kızım var sandım. Meğer her şey yalanmış.
Saçlarını okşadım. O anda tek kelime etmedim; ona tavsiye ya da teselli değil, sadece yanında biri gerek.
Boşanma aylar sürdü, zor ve yıpratıcıydı. Beraber avukata gittik, evrak topladık, akşam eve döndüğünde ona yemek hazırladım, sabırla yanında bulundum. Bazen kendi korkularımla yüzleştim, bazen yalnız hissettim, ama Burak yavaş yavaş hayata döndü. Her gün biraz daha toparlandı; gün be gün, eski gücüne kavuştuğunu gördüm, Kumsalın ona sistemli olarak yıktığı desteği yeniden kurdu.
Neredeyse bir yıl sonra, sessiz sedasız bir nikahla evlendik. Kalabalık yok, sadece gerçek bir mutluluk vardı. Birlikte alınan yeni evimiz boyadan yeni çıkmıştı, hafif inşaat kokusu vardı; o kokuyu sevdim, çünkü bir başlangıcı müjdeliyordu: Bizim başlangıcımızı.
Sonra Lütfiye doğdu. Hastane odasında minicik, kırmızı ve avazı çıktığı kadar bağıran bir bebek getirdiler kucağıma. Yanımda duran Buraka baktım; nefes almaktan korkar gibi duruyordu, aklımdan Bundan bir yıl önce hepsi ne kadar imkansız geliyordu diye geçirdim.
İki hafta sonra, Buraka bir zarf uzattım içinde DNA testi. Bakışlarını kağıda, sonra bana çevirdi, başını salladı.
Derya, gerçekten buna gerek var mı?
Aç bak, diye uzanıp divana çıktım, Lütfiyeyi kucağıma aldım. Güvenle alakası yok, içimiz rahat etsin. Ya doğumda karıştıysa? Böylece içimiz rahat olur, bizim kızımız olduğuna emin oluruz.
Zarfı açtı, şöyle bir baktı, kenara bıraktı. Sonra yanıma oturdu, ve beraberce Lütfiyeyi sardık. O anda yan komşunun sesi duvarın ardından yükseldi. Gözlerimi kapattım, düşündüm ki babam geçen hafta ilk kez Burakın elini sıktı, çocuk yatağını kurmaya yardım teklif etti. Annem torunu için üç numara büyük patikler örüp getirmiş. Belli ki çok sevmiş, kapıda ağlamak zorunda kaldım.
Ve anladım ki, geçen yıl, pes etmemeye karar vererek doğru yapmışım. Hayat, dik duranın yanında sonunda güzellikleriyle tekrar buluşuyor.




