Kocamın kardeşi “bir hafta kalacağım” diyerek geldi, bir yıl kaldı – sonunda polisle eve çıkarmak zo…

Kayınbiraderin bir haftalığına misafirliğe gelip bir yıl kalması sonunda polisi çağırmak zorunda kaldık

Geçen yıl tam bu zamanlar, hayatımın en yanlış kararlarından birini verdim. O gün mutfakta, ellerinde havlu, mahcup bir bakışla karşımda duran eşime baktım. Mehmet, sanki dünyaları başına yıkmış gibi gözüküyordu, halbuki konu sadece küçük kardeşi Cemin bize birkaç günlüğüne misafirliğe gelmesiydi.

Eşim bana, Sen de biliyorsun Cemin zor bir dönemden geçtiğini. Eşi kapı dışarı etmiş, işinden ayrılmak zorunda kalmış Sokakta mı yatsın? dedi. Dediğini anlıyordum elbet, ama omuzlarıma çöken yorgunluk daha konuşmanın başında ayaklarımı yere sabitlemiş gibiydi. Çalıştığım şirkette üç aylık bilançolar, vergi denetimleri, üstüne akşamdan beri sızlayan belim Sadece market poşetlerimi yere bırakacak gücüm vardı.

Bir hafta önceye kadar Cemi evliliğimizin on beş yılı boyunca üç kere ya görmüşüm ya görmemişim. Mehmet, dedim, burası pansiyon değil, iki odalı evimizde üç kişi ancak sığıyoruz. Cemin Ankarada evi var. Orada kalabilir.

Orayı kiraya vermiş, dedi Mehmet, Oğluna stüdyo daire almak için krediye girmiş. Haliyle Ankaradaki evin kirası da o borca gidiyor. İstanbulda iş bulmaya çalışacak. dedi. Bir hafta diyorum sana, en fazla on gün İş görüşmeleri ayarlamış.

Ne Mehmetle tartışacak, ne de bu yükü çekmeyi gönlüm istiyordu. Hayat, boynumuza kadar işlemiş bir boğaz gibi, kimsenin insafı yoktu. Peki, bir hafta olsun ama baştan söyle erken kalkıyoruz, on birde yatarız. Evde sessiz olunacak. Kimseye misafir falan yok.

Ertesi akşam Cem kapıda belirdi. Elinde firkete desenli dev bir valiz, ağır bir tren garı kokusu Evin havası ilk andan değişti. Cem, Mehmetten daha gösterişli, daha gürültülü ve kendinden oldukça emindi.

Abla! diye bağırarak bana sarılmaya kalktı, son anda sıyrıldım. Beni idare edin birkaç gün. Yatacak yer ve priz yeter, ha-ha!

İlk üç gün, Cem sözüne sadık gibi davrandı: Öğleye kadar salondaki kanepede uyuyor, sonra iş kovalamaya çıkıyor, akşama yemeğe dönüyordu. Ama yeme konusunda kendini tutmadığı kesindi. Üç-dört gün yeten koca tenceredeki kuru fasulye bir günde yok oldu. İki akşamlık köfte, sabah sofrada yerini bulamaz oldu.

Koca adamım, İstanbul havası aç bıraktı beni! diye gülerek tabağını sıyırıyordu. İçimden misafir diye sustum, alışveriş listesini uzattım.

İlk haftanın sonuna yaklaşırken akşam yemeğinde usulca sordum: Cem, iş bulabildin mi?

Yüzü asıldı, çatalı bıraktı. Ya abla Herkes kandırıkçı, ilanlarda yüksek maaş yazıyor, gidince üç kuruşa kuryelik çıkarıyorlar. Ben mühendis adamım sonuçta. Ama sağlam bir yere görüşmeye gittim, arayacaklar dediler. Birkaç gün beklemem lazım

Kaç gün? diye Mehmete baktım, o da bulgur pilavını çiğnerken göz temasından kaçındı.

Ne çıkar, pazar haftasonu. Beni dışarı mı atacaksınız? Hem Mehmetle de adam akıllı sohbet edeceğiz, yıllardır görüşmüyoruz ya

Peki, iki gün daha O kadar da sıkıntı olmaz dedim.

Fakat hafta, ayı buldu. Cem sabah çıkmamaya başladı. İşten döndüğümde aynı manzara: Kanepe açılmış, televizyon açık, kolalı bisküvi kırıkları, boş fincanlar, erkeksi ter ve bayat deodorant kokusu Sabah soruyorum: Aradın mı iş yerini? Tabii, aradım. Sekreter hastaymış, haftaya dönecekmiş. Bu arada dolapta hiç mayonez kalmamış, haberin olsun

Bu bizim lafı kulaklarımı ısırdı. Ayrıca Cem, evde ev sahibi gibi davranmaya başlamıştı. Mehmetin pahalı şampuanını kullanıyor, benim battaniyemi sahipleniyor, gece hangi kanalda ne var kendi seçiyor.

Ay geçti. Bahar gelirken, bizim evin düzeni mezbeleliğe döndü.

Bir akşam dayanamadım. Mehmet, mutfakta ekmek kızartıcısını tamir ediyordu. Mehmet, konuşmamız lazım.

Cem için mi? dedi, sesi çatallandı.

Aynen. Bir ay oldu, ne iş arıyor, ne buluyor, ne gidecek gibi gözüküyor. Evde tanımadığım bir adamın üstüne bir de ek masraf, fatura, yiyecek masrafı arttı. Bari masrafları paylaşsın.

Parası yok, dünkü kartları bloke olmuş, yeni öğrendim. Ama iş bulunca ödeyecek, söz verdi. Biraz daha sabret. Bahar gelsin, inşaat sezonu açılır belki

O sabret, kelimesi sonraki aylarımın simgesi oldu.

Bahar bitti, yaz geldi geçti. Cem inşaata da gitmedi Bel fıtığı var, ağır kaldıramam! diyor. Ama akşamları bira kaldırmakta hiç zorluk çekmiyordu. Alkoller evden azalmaya başladı. Sonunda Mehmete doğum günü hediyesi olarak verilen özel bir viskinin yok olmasıyla evde kıyamet koptu.

Almadım! diye bağırıyor Cem. Niye beni suçluyorsun ki? Belki de sen içtin, suçluyu ben yaptın! Ya da Mehmet bir köşede bitirmiştir!

Mehmet yalandan araya girdi. Karım benimle uğraşırken sen de sus!

Kıskançlıktan çatlıyor Neyse, bir gün buzdolabını ben dolduracağım, görürsünüz! dedi Cem.

O gün ben de resti çektim: Cem iki hafta içinde evi terk etmezse boşanma davası açar, evi bölerim. Borcu da ben ödüyorum, krediyi de!

Mehmet korktu. Balkon sohbetlerinden sonra bir kampanya bulmuş, iki haftaya taşınacak, yeni işin parasını alınca gidecek dedi Cem. Güya güvenlikçi olarak başlamış.

Bir hafta sonra Cem, alçıda bir kolla kapıda. Merdivenden düştüm, bilek kırıldı. Haliyle işe de gidemedim. Şimdi ne olacak?

Gözümün önünde planı anlamıştım: Cem gitmeyecekti. Yaz baştan sona kâbusa döndü. Şunu kes, şunu getir, sırtımı yıka Sonuncusuna verdiğim cevap, Cemin ağzını kapadı ama evimizi kurtaramadı.

Mehmet, kendini işe vererek evden kaçmaya başladı. Ben de işten geç çıkıyor, parkta oturup eve dönmeye korkuyordum. Cem ise evde hüküm sürüyordu, misafir getiriyor, kapıları kilitleyip eşyamı kullanıyor. Her eleştiriye Ben kardeşinizim! Kan bağımız var, kanun bunu emrediyor! Yeriniz mi dar, zaten salonda kalıyorum! diyordu.

Sonunda kasım geldi. Cemin gelişinin tam birinci yılıydı.

Bir gün başım ağrıdığı için erken eve döndüm. Anahtarımla açıp içeri girince müzik ve kadın kahkahası duydum. Holde tanımadığım bir çift kadın çizmesi, ucuz bir mont Salonda Cem, yanına al al bir kadın oturmuş, sofrada evimizin yemeklerini yemişler, viskiyi bozmuşlar. Halının üstüne kül döküyorlar.

Ev sahibesi teşrif etti! diye höykürdü Cem. Burası Yeliz, sanatçım benim!

Bir tuhaf soğukkanlılıkla, Çıkın buradan, hemen, dedim.

Ne? dedi Cem. Manyaklık etme. Yeliz gider şimdi zaten.

Derhal çıkın. Beş dakikanız var.

Azarlamaya yeltenen Cem eliyle üzerime yürümeye kalktı. Hiç kıpırdamadım. Telefonu alıp polise aradım:

Polis mi? Adres Evin sahibi benim, alkol almış misafirler var, tehdit ediyorlar. Kayıtlı değiller. Bekliyorum.

Yeliz bir anda ayıktı, ayakkabı-montunu kaptığı gibi çıktı. Cem ise yere tekrar oturup alaylı bir tavırla pideye çökmeye devam etti.

Bakalım ne yapacaksın. Mehmet gelince görürsün sen!

Mutfakta kapıyı kapatıp hızlıca Mehmeti aradım:

Polisi çağırdım. Kardeşin kadın getirmiş, içki içmiş, bana saldırgan. Eğer Cemi savunmaya kalkarsan artık eve gelme. Boşanırım.

Telefonun öte ucunda sessizlik Sonra Mehmetin sesi kısıldı:

Geliyorum. Ne gerekiyorsa yap. Yeter.

Polis on beş dakikada geldi. İki asık suratlı genç adam Ev sahibi kim? dediklerinde tapu, nüfus cüzdanı gösterdim. Bu şahıs burada kayıtlı değil, misafirliğim bitti, beni tehdit etti.

Cem Bey, evrakınız? Cem pasaportunu gösterdi.

Kardeşimin yanında kalıyorum! Benim de hakkım var!

Polis, Bakın, burada oturma izniniz yok, ev sahibesi sizi istemiyor. Gönüllü çıkmazsanız karakola götüreceğiz, komşular da gürültüden şikâyetçi, dedi. Hırsızlık, huzursuzluk Karar verin.

Cemin yüzü dondu. Çantalarını öfke içinde topladı, mobilyaya zarar vermeye kalktı polisler gözleriyle takip etti.

Sonunda kapıdan çıktıktan sonra Mehmet göründü. Yüzü çökmüş, sanki on yıl yaşlanmış gibiydi.

Abi! Şuna bir şey söyle! dedi Cem. Evin dışına atıyor kız!

Mehmet, bana ve eve bir göz attı, sonra Ceme döndü.

Git Cem, artık yeter. Bir yıl kaldın, yalan söyledin, karımı ezdin. Bu ev aile evi olmaktan çıktı. Git Ankaraya. Sana para-mara yok.

Cem şok dolu bakışlarla, Yetti be! deyip koridorun çıkışında yok oldu. Polisler ardından kapıda bekledi.

Polis gittikten sonra Mehmet mutfağa geçip çöplerle ilgilendi. Artık konuşacak güçten ziyade, huzur vardı.

Birkaç defa Cem farklı numaralardan para istedi, duygu sömürüsü yaptı. Mehmet cevap vermedi bile, engelledi.

Ve yavaş yavaş evimiz eski düzenine döndü. Tekrar eve mutlu döner oldum. Temiz, sessiz, sıcacık yemek kokan, bana ait evimiz Mehmet de çok büyük bir ders aldı. En yakınlarımız, iyiliğimizi ve huzurumuzu emiyorsalar, gerektiği yerde hayır diyebilmemiz gerekiyor.

Bazen sınırlarımızı savunmayı, burnumuzdan soluduğumuz o misafirlik cehennem yıllarından öğreniyoruz. O gün geldiğinde, huzurunuza ve sınırınıza sahip çıkmaktan çekinmeyin. Şunu unutmadım: Ev, öncelikle sizi seven ve sayanların yeridir, kimsenin arka bahçesi değildir.

Rahatsız misafirle mücadele etmek hiç kolay değil, ama sonunda insan ruhunu koruyacak sınır çizmeyi öğreniyor.

Bugünkü dersim: Evinizdeki huzur, en değerli sermayenizdir. Kim olursa olsun, altını oymalarına izin vermeyin.

Rate article
Lifequest
Kocamın kardeşi “bir hafta kalacağım” diyerek geldi, bir yıl kaldı – sonunda polisle eve çıkarmak zo…