Beyaz Palto Beş yaşından beri devlet yurdunda büyüyen, annesiyle babasından yoksun kalan ve çocuk …

Beyaz Kaban

Meryem beş yaşından beri çocuk yuvasında yaşıyordu. Oraya nasıl düştüğünü net olarak bilmezdi; sadece bir gün babaannesinin uyanmadığını, annesinin ise bir türlü eve dönmediğini hatırlıyordu. Sonrasında yabancı kollar, boyalı duvarlar ve hiç gitmeyen haşlanmış lahana kokusu hayatına girmişti. Başlarda geceleri gizlice ağlardı, zamanla buna da alıştı. Sessizce, gayretle yaşıyor ve öğreniyordu; belki de umutsuzca, tüm bu çabasının ona gerçekte bir şey kazandıracağına inanarak.

Yuvada, en çok spor salonunu seviyordu Meryem. Koca, yerleri gıcırdayan, yukarıdaki pencereleri tozlu salon, ona, dört yataklı daracık sekiz numaralı odasının rutubetli havasından sonra adeta bir saray gibi geliyordu. Turuncu basket topu ritmik seslerle parke zeminde sekmeye başlayınca tüm dertler geride kalıyordu. Topu potadan geçirebildiğinde Meryem neredeyse mutlu hissediyordu kendini. Neden neredeyse? Çünkü tam anlamıyla mutluluğun ancak bir ailede mümkün olduğuna inanıyordu: Bütün çocuklar gibi, kalbinde perdeli bir köşe bırakıyor, o perde bir gün aralanırsa doyasıya sevinip güleceğine dair umudu saklı tutuyordu.

Meryem hızlı koşardı, zıplardı, topu adeta elinde konuştururdu. Bir gün, eğitmeni Hanife Hanım, Sende sporcu ruhu var Meryem, dedi, Bugün tanıdığım bir antrenörü arayacağım, belki seni gerçek bir basketbol kulübüne aldırabilirim.

Nitekim öyle oldu.

On iki yaşından itibaren düzenli antrenmanlara katılmaya başladı. Önce ilçenin, sonra da İstanbulun takımı oldu. Hatta il çapındaki gençlik oyunlarının final maçında sahanın en iyi oyuncusu seçildi, takımına tam otuz iki sayı kazandırdı.

Madalyasını verirken spor komisyonunun başkanı ona, Tebrikler kızım, önünde parlak bir gelecek var, dedi. O sözler Meryemin gözlerinde yaşlar biriktirdi ama görevli bu duyguyu çocukça bir sevinç sandı. Bir saat sonra, geceleyin spor salonundan tek başına çıkarken o adam onu durdurdu.

Meryem, kimse seni niye karşılamıyor, nerede kalıyorsun sen?

İstanbul Çocuk Yuvası numara üçte yaşıyorum, buradan dört tramvay durağı uzaklıkta.

Kusura bakma Meryem, bilmiyordum. Benim adım Tuncay Bey, arabama bin, seni bırakayım.

On dört yaşındaki Meryem ilk kez bir arabaya biniyor, kendini tuhaf derecede iyi hissediyordu.

Sana orada kim göz kulak oluyor?

Hanife Hanım, eğitmenimiz.

Onunla tanışabilir miyim?

Tabii ama şu an yok, sabah gelir.

O zaman sabah görüşürüm onunla.

Tuncay Beyin eğitimciyle ne konuşmak istediğini aklından geçirse de sormaya cesaret edemedi.

Ertesi gün Hanife Hanım, Meryemi odasına çağırdı. Sohbet sırasında öğrendi ki Tuncay Bey, Meryem Ateşin en çok neye ihtiyacı olduğunu sormuş. Hanife Hanım da açıkça, Senin acil bir şeye ihtiyacın yok ama yeni bir kaban olsa iyi olur, diye cevap vermiş.

Çünkü, demiş Hanife Hanım gülerek, Sen çok hızlı büyüyorsun, çocuk bedenler sana artık olmuyor. Artık yetişkin mağazalarına bakmak gerek. O da senin ölçünü sordu ve işte, masanın üstüne ipli bir kağıt paket koyarak dene bakalım, demiş.

Şaşkınlıktan dudağı uçuklayan Meryemin önünde paketten bembeyaz, ince kemerli, kehribar düğmeli şahane bir kaban çıktı. O kadar güzeldi ve Meryemin üstündeki herhangi bir şeyden öyle farklıydı ki, az konuşan Meryemin dili tutuldu. Ve en önemlisi, yeni olmasıydı; eskiler gibi, içine kimyasal kalemle ad yazılmamıştı.

Allahım Meryemciğim, ben böyle kabanı ancak filmlerde görürdüm! Şu hediyeye bak! Hadi üstüne giyip dön bir bakayım!

Bulutların üstündeymiş gibi, astarın serinliğini ve ardından gelen o sıcaklığı hissetti. Biri kucaklamış da döndürüyormuş gibi oldu. Aynada kendine bakınca, sporcu vücuduna cuk oturan bu kaban içinde, alışmadığı bir tebessümle kızaran yanaklarını gördü. Evet, eski eteği, kırmızı tişörtü bu lükse hiç uymuyordu; ama kutlama havasını bozan bir şey değildi bu.

Ve dahası da var! dedi Hanife Hanım, gözlerinde mutluluğun yansımasıyla Al bakalım!

İki kat katlanmış bir kağıt uzattı. Üzerinde bir izci resmi vardı.

Bu ne Hanife Teyze?

Gençlik Kampı Umuta giriş kartı! Yazın ilk dönemde gideceksin, orası cennet gibi! Onu da Tuncay Bey getirdi, Allah ondan razı olsun.

O gece Meryem bir türlü uyuyamadı. Zihni, renkli bir televizyon gibi tüm son günlerin heyecanıyla doluydu. Finaldeki zaferi, madalyası, Tuncay Beyin arabası, kamp bileti ve tabii ki dolaptaki şahane yeni kabanı…

Usulca yataktan kalktı, dolabın açık kapağına yaklaşıp Kaboş adını taktığı kabanı bir kez daha omzuna aldı. Koridora çıktı, ilkbahar yağmurunun camdaki sesine dalıp uzun uzun dışarı baktı. Hayatında ilk kez, kışın bitmesine sevinmedi; biraz daha şık dolaşmak istiyordu.

***
Yedek ve spor ayakkabı şart, okuma kağıdını listeleyerek anlatıyordu Hanife Hanım kamp yolculuğu öncesinde, şapka zorunlu. Ve kaban… Baharlık kaban diyor Meryem, bak, öyle yazılmış. İtiraz yok, madem öyle diyor, alacaksın.

Meryem başını salladı. Yazın kabanın ne işi olurdu ki? Ama geceler serin, en kıymetli eşyasını koğuşta bırakmak da istemezdi.

Kamp Umutta ilk gece herkes ona garip bakmıştı. Diğer kızlar ince montlar, ceketler, kot yeleklerle gelirken o, beyaz kabanıyla gelmişti. Kabanı sırt çantasına sığmayınca, topunu koymuştu çantaya, kabanı mecbur giymişti.

Babaneden kalma modan mı var? diye sırıttı yan yataktaki zayıf Zehra.

Deden kalmadır o! diye atıldı başka biri.

Kış geçti kızım, haberin yok mu? cama yakın kız laf attı.

Kuzeyden mi geldin kız, yoksa geyiklerle mi? diye alay ettiler.

Sizi ilgilendirmez, dedi Meryem sessiz ama net bir sesle, yumruklarını sıkıp çevreye baktı. Kimse bir daha ses çıkarmadı.

Kabanı yatağın başına astı ve odadan çıktı. Kapı kapanınca kızlardan biri, Kafayı sıyırmış bu, diye fısıldadı.

Meryem kampı dolaştı, yemekhaneyi, sahneyi, futbol sahasını, eski voleybol filesini gördü. Basket sahası ise otlarla kaplanmış, iki potadan sadece biri sağlamdı.

Niye geldim ki buraya? diye düşündü, gövdesini bir kavağa yasladı ama hemen sonra 21 gün geçer nasılsa, dedi. Kaboş ve top yanındaydı, ne olacaksa olsun. Tekrardan yalnız hissediyordu.

Ertesi gün sezon açılışı ve gece eğlencesi vardı. Büyük kamp ateşi yanarken Meryem kenarda, akasya çalılıklarının altında oturup müziğin ve hayallerinin dünyasında dolaştı. Dans edemezdi ama müzik dinlemeyi severdi.

Yatmadan önce kızlar sırayla, evindeki video oynatıcılardan izledikleri korku filmlerini ve hikayeleri anlattı. Meryem gözlerini kapatıp uyuyor numarası yaptı. Onlara ne anlatabilirdi ki? Yeni gelenlerin gece ağlayışını mı? Yastık altına saklanan ekmek kırıntılarını mı? Ya da gelen yabancı her yetişkini uzaktan gözleyişini mi acaba beni almaya mı geldi diye?

Voleybol takımı için oyuncu seçip kişi bulamayınca eğitmen, Meryem, sen sporcusun, gel bir dene, dedi. O da gitti. Halbuki voleybol oynamamıştı; topu yakalamak, basket gibi atmak yoktu.

Takım kaptanı ise Zeynepti. Güçlü, güzel, upuzun bir saç örgüsüyle dikkat çeken bir kız.

Meryem, yine tuttun topu, atıp pas versene! diye kızdı.

Ama top alıştığı gibi değildi, vurunca çok uzağa gidiyordu.

Eh, dev gibi boyunla yetersiz kaldın yine, dertlendi Zeynep, git, file önüne geç, blokaj yap bari!

Birkaç başarısız blok ve Zeynepin azarından sonra Meryem sahayı terk etti. Yandı basketbol sahasına gitti, topuyla kendi başına çalışmaya başladı.

Kamp günleri sabah sporu, çevre temizliği, yemekhanede sıra, Alo, Yetenek Avı yarışması hazırlıklarıyla geçti. Meryemin en sevdiği günler sinema günleriydi. Gösterimin afişini görevli çocuklar astığında, kamp kasabasından gelen film makinesiyle birlikte tüm kamp toplanıyordu. Hep son sıraya oturur, başkasının önünü kapatmaz ve ekrandaki yiğit denizcilerin, kızılderililerin maceralarına dalardı.

Gündüzler antrenman ve basketle geçti. Kabanı ise sessiz nöbetçi gibi başucunda duruyordu.

Meryem, diskoya gitmezdi. Kızlar hazırlanıp kendi aralarında eğlenirken, o yine çalılıklara otururdu.

Bir akşam çalıların arasında mırıldanan sesler duydu. Orada Zeynep ve bir erkek vardı. Ama o sırada kamp dışından üç uzun, serseri genç yanlarına geldi; sigaraları tüterek etraflarını sardılar. Zeynepin arkadaşı kaçmış, Zeynep ise tek başına kalmıştı.

Aaa aslan parçası, şehrin kızını da gördük bak! Moda mı oldun burada? Hadi bakalım, ay ışığında yürüyelim! diyerek alay ettiler.

Zeynep bir şeyler diyerek bağırmaya çalıştı ama müzikten sesi duyulmadı.

Düşünmeden, gölgeden fırlayan Meryem, kararlı şekilde kızın yanına geçti.

Defolun, diye tısladı, yoksa kötü olur!

Çocuklar önce şaşırdı, sanki bir çalıdan beyaz hayalet çıkmış gibi. Sonra kız olduğunu anlayınca daha da arsızlaştılar.

En uzun olanı ona dokunmaya kalktı, ama yetişemedi. Meryem ilk darbeyi vurdu, beceriksizce olsa da korkusuzca. Zeynep de panik içinde ikinciye saçından yapıştı ve bağırmaya başladı. O sırada şarkı bitip ortam sessizleşince, bağırmalar duyuldu ve kampçı gençlerle eğitmenler yardıma koştu. İki serseri hemen yakalandı, üçüncüsü kaçmaya kalktı ama Meryem topunu kafasına atıp yere devirdi.

Baya iyi attın be kız kardeş, dedi Zeynep, hala nefes nefese. Teşekkür ederim sana.

Rica ederim, dedi Meryem ve topunu alıp binaya geri döndü.

Sen iyi misin? diye sordu Zeynep, ilk kez alaycı olmayan bir ifadeyle.

İyiyim, sorun yok.

Ertesi sabah, sabah sporu çıkışında Zeynep seslendi:

Kız kardeşim, yanıma gel! Servisleri birlikte çalışalım!

Ben yapamam, Zeynep…

Olur mu canım, dene, güven bana!

Çok geçmeden top fileyi bir o yana, bir bu yana geçmeye başladı.

Daha yumuşak, parmak uçlarınla, işte böyle! Aferin!

O andan sonra çok şey değişti. Belki hemen değil, ama kesinlikle…

***

Veli Ziyareti gününde aniden kar başladı. Dallar, demir kapı, yemekhanenin önündeki güller bembeyaz oldu; ama çocuklar üşüyordu. Kar nedeniyle Meryem her zamanki gibi dışarı çıkıp basket oynayamadı, odasında pencereye bakarak vakit geçirdi.

Öğleye doğru anneler, babalar gelmeye başladı. Kamp ana girişinin yanından geçen telefon hattı neredeyse durmaksızın çaldı. Anons, koca çam ağacına asılmış hoparlörden yayıldı:

Zehra Kurt, Gülşah Yılmaz, Yunus Özer, ziyaretiniz var…

İsmini duyanlar kapıya koştu, sevinçle anne ve babalarına sarıldılar.

Ay kızlar, ne soğukmuş, yürüyerek ciğerim donacak vallahi, dedi Zehra. Neyse, kazakla da idare ederim artık.

Tam bu sırada, o ortamda nadir duyulan bir ses yükseldi:

Benim kabanı giy Zehra, üşümezsin!

Herkes dönüp pencereye baktı. Meryem kabanını çıkarıp geçen hafta babaannenin modası diyen Zehraya uzatıyordu.

Teşekkür ederim, Meryem…

Kabanı önce Zehraya, sonra bir başkasına verdi. Kaban elden ele dolaştı; içinde başka kokular, elma, şeker aromalarıyla doldu. Her kız karşılığında Meryeme bir çikolata, bir bardak meyve suyu, bir avuç kuruyemiş getirdi. Meryem almak istemedikçe, akşama doğru komodinin üstünde bir ziyafet oluştu.

En son Zeynep koşarak kabanı kaptı, dışarıya çıktı. Onun ardından bakan Meryem keşke ona da birileri gelseydi diye iç geçirdi. Yatağına uzandı, battaniyeyi üzerine örttü, eskiden olduğu gibi çocukluktaki gibi küçük battaniyeden bir yuva kurdu.

Birinin omzunu okşamasıyla uyandı. Uykulu gözlerle baktı ve yanında bir kadın oturmuştu. Bu rüya olmalı, diye düşündü, arkasına döndü fakat kadın kaybolmadı, oturmaya devam etti.

Anne? dedi, gözlerini kapalı tutarak.

Evet, dedi kadın, İzin ver bana senin annen olayım.

Bana da ablalık ver, gerçek bir abla, ekledi Zeynepin sesi.

Meryem uyanıp yatağa oturdu. Kadın, tıpkı kızı gibi güzel, hanım hanımcık biriymiş. Doğrudan, sıcak bakan gözleri, Hanife Hanımı andırıyordu. Kadın gülümseyerek, Zeynep bana senden o kadar çok bahsetti ki ben de seni çok sevdim. Üstelik dünyanın en iyi kızının sensin dedi. Onsuz eve dönmeyeceğimi söyledi.

Hadi kabul et Meryem, ne olur, diye rica etti Zeynep.

Peki ya baban? İstemeyebilir…

İstemiyor artık. Hatta seni tanıyor.

Nereden?

O kabanı üzerimde görünce hemen sordu; Kimden aldın? Ablamdan, Meryemden dedim. Çok mutlu oldu ve seni iyi biri olarak bildiğini söyledi. Hani Tuncay Bey vardı ya, işte babam o!

Kabul ediyorum, dedi Meryem ve gözyaşlarıyla sarıldı anne ve yeni ablasına.

İşte o an, yemekhaneden dönen oda arkadaşları bu tabloya şahit oldular.

***

Tuncay Bey, Meryemin kararını arabada beklerken aldı ve mutlu kızlarla eşi geldiğinde, ona bir evlat daha kazandığını anladı.

O andan itibaren Meryem değişti. Sanki ruhundaki o mutluluk perdesini aralamış gibi, sessiz vahşi halden neşeli, konuşkan ve kampın yıldızı bir kıza dönüşmüştü.

Kamp kızları onu serseri olayından ve kaban paylaşımından ötürü çok sevdi. Pazar günkü ziyafeti yalnız yemedi, gece yataklarında bir tatlı partisi organize etti, herkesi davet etti.

Kızlar onu Miss Umut yarışmasına girmeye ikna etti, dans etmeyi, saç örgüleri ve elbise giymeyi öğrettiler.

Bir hafta sonra kamp anonsunda, Zeynep ve Meryem, size ziyaretçi geldi, anonsu yapıldı. El ele tutuşup ailelerine koştular.

Ve o gün, hem bekleyenler hem beklenenler için hayatlarının en mutlu anlarından birini yaşadıklarını hissettiler.

Hayat bazen bizi, anlamını hemen kavrayamadığımız yollara savurur. Fakat iyi niyet ve paylaşmak sevgisiyle, en derin yalnızlıklarımız bile bir mutluluğa dönüşebilir. Unutmamalı ki; bazen en beklenmedik anlarda ailemiz olur, huzuru yakalarız. Ve her beyaz kaban, belki de yeni başlangıçların, umutların habercisidir.

Rate article
Lifequest
Beyaz Palto Beş yaşından beri devlet yurdunda büyüyen, annesiyle babasından yoksun kalan ve çocuk …