55 Yaşındayım ve Beş Yıl Önce Dul Kaldım: Kocamın Ardından Gerçekleri Kabul Ettim – Herkes Onu “Hari…

Ben 55 yaşındayım, beş yıl önce eşim vefat etti. Eşim gittikten sonra, uzun süre kendime itiraf edemediğim bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldım: Herkesin dilinden düşmeyen harika babaya değil, aslında sadece faturaları ödeyen bir adama evliymişim. Evet, ailesine bakardı, iyi bir sağlayıcıydı. Ama sağlayıcılık, yanında olmak demek değil. Ben evin bütün yükünü taşırken, o dışarıdan bakınca aile kurmuş adam görünüyordu.

Biz bir aile olarak dışarıdan bakınca her şey tamamdı. O çalışır, eve para getirir, hiçbir şeyimiz eksik olmazdı ve bu da insanlara Ne iyi adammış senin kocan, dedirtirdi. Ben de kendi kendime bazen aynı sözleri tekrar ederdim; elimdekinin kıymetini bilmek, olmayanı kabul etmekten daha kolaydı çünkü. Fakat evin içinde gerçek başkaydı: Adam eve gelir, yemeğini yer, duşunu alır, televizyonun karşısında yayılır ve günü biterdi. Aslında benim günüm o saatten sonra başlardı. Ben de çalışıyordum ama işten gelip dört kişiyi düşünmem gerekirdi: Çocuklar, o, ev ve en sona da kendim kendim her zaman en sona kalırdı sanki.

Çocuklarım, her şeyi sırtlayan bir anneyle ve bakıcı bir babayla büyüdü. Onların hangi bedeni giydiklerini, hangi öğretmeni olduğunu, ya da veli toplantısı ne zaman onu hiç bilmezdi. Bir çocuk ateşlendiğinde:
Eee, ne yapacaksın şimdi? derdi.
Bir üniforma yırtılsa, bana döner ve Hadi hallet aşkım, sen daha zekisin, derdi.
Bu Sen zekisin lafını o kadar çok duyurdum ki, şimdi sinir oluyorum. Çünkü o laf aslında Ben bulaşmam, sen çöz anlamını taşırdı.

Sabah herkesten önce kalkardım. Kahvaltı hazırlar, çantaları kontrol eder, kayıp çorap peşinde koşturur, üniforma ütüler, ödev bakar, defter imzalardım. Bir şey eksikse karta bak desem ya da çocuk geç kalsa suç hep bendeydi. Çünkü toplumda baba yardım ediyor, anne ise zaten zorunda. Bizim evde de bu böyleydi. Eşim ise zaman zaman elinde market poşetiyle gelir, Bak aşkım, ben de bir şey yapıyorum, derdi. Ya da Cuma akşamı pizza alıp gelirdi ve çocuklara Bakın bakayım, babanız sizi şımartıyor, derdi. Tabii çocuklar mutlu olurdu, çünkü bir olay olurdu bu. Sonra o köşesine çekilir, onların yemesini izlerdi, sanki sadece bu ebeveynlikmiş gibi. Kimse, ertesi günü benim bulaşıkları yıkadığımı, evi topladığımı, Pazar günü ne pişecek onu düşündüğümü, çöpleri döküp her şeye yeniden başladığımı görmezdi.

Bazen çok kızardım ama kendime de kızardım, çünkü adam parayı getiriyordu ya. Ben de yıllarca kendi içimde Elimi kaldırmaz, aldatmaz, parasız bırakmaz demek ki şikâyete hakkım yok, deyip sustum. Hep yorgun, tükenmiş bir haldeydim, sanki bu normalmiş gibi. Akşam işten dönüp ikinci mesaiye başlardım, o ise Çok yoruldum derdi. Ama ben neydim peki? Sormazdım, çünkü ağzımdan çıksa, tartışma büyürdü: Sen benim kıymetimi bilmiyorsun, çalışıyorum, ölüyorum burada

Bir veli toplantısını hiç unutmam. Oğlumun matematikte sorunu vardı, okuldan çağrıldık. Gece ona Yarın benimle beraber okula gelmen lazım, dedim. Sanki ondan büyük bir iyilik bekliyormuşum gibi bakıp, Aşkım, işim var, dedi. Ona Ben de çalışıyorum, yine orada olacağım, dedim. O ise E, onlar senin işlerin, dedi. Sanki çocuk eğitimi kadın işiymiş gibi.

Aşılar, doktorlar, okul pantolonu, ayakkabısı, kitap, izin belgesi, ödevler, doğum günü hazırlığı, misafir listesi, çocuk partisi, kostüm, bayram hazırlığı hepsinde bana düşen görevdi. Eğer bir kez o gelse örnek baba olurdu. Ben giderdim, zaten olması gereken buydu. En zoru ise bütün bu işlerin yükünden çok, yalnız başına yaparken diğerinin tebrik almasıydı.

Evde, hangi dolapta ne var bilmezdi. Deodorantı biterdi Aşkım bitti, alır mısın? derdi. Çocuk defter isterdi Listene ekle, derdi. Ben hafıza, ajanda, not defteri ve organizasyon bürosuydum. Ve bu yorar insanı. Kurutur içini. Çünkü evlilik sadece yan yana yaşamak değil, yük paylaşmaktır. Ben ise bütün yükü üstlenmiştim.

Herkes dışarıdan, Ama senin kocan iyi adam, derdi. Çünkü para getiriyordu. Sokakta serseri olmuyordu, parasız bırakmıyordu, insan içine çıkınca güler yüzlüydü. Ama kimse kapalı kapılar arkasında o sessizliği görmüyordu: Bir kadının yorgunluğunu içine atmasını, sırf para geliyor diye varlığı isteyememesini

Yıllar geçince konuşmaya başladım ama çok dikkatli olarak. Bir kere ona Her şeyin üzerime kaldığını hissediyorum, dedim. O ise hemen Ama ben çalışıyorum aşkım, ne istiyorsun daha? diye dönmüştü. İşin onda bitip, gerisinin bana annelik, fedakârlık, aşk adı altında yüklendiğini anladım.

O öldüğünde, kaybım sadece eşim değildi. Sessizliği de anladım. Çünkü kederin yanında geçmişimi de daha net görmeye başladım. İlginçtir, bazen acıdım, bazen öfkelendim, bazen hafiflediğim için suçluluk duydum. Çünkü ne kadar acı olursa olsun, ilk defa kimse Akşam yemeği ne? diye sormuyordu, ben de bir hizmet değilmişim gibi hissetmeye başladım.

İlk birkaç ay tam olarak otomatik pilotta yaşadım. Çocuklarım büyüktü, Anne biraz dinlen, derlerdi. Ben ise yıllardır nasıl dinlenilir bilmiyordum. Sabah beşte kalkıp neler eksik, ne lazım, ne planlamak gerekir diye koşuştururken buluyordum kendimi. Bir anda Bunca boş zamanla ne yapacağım şimdi? diye düşündüm. O an hayatımın ne kadar ağır geçmiş olduğunu fark ettim; hep başkası için bir koşuşturma, kendine hiç vakit kalmamış.

Mevlitte insanlar başsağlığı dilerken Ne iyi babaydı, diyorlardı. Ben başımı sallardım ama içimden Hayır, sadece ödeyen babaydı, derdim. Çocuklarımın duygusu lazım olduğunda ben vardım. Ağladıklarında da ben, akıl istediklerinde yine ben. O ise Sana bir şey alacağım, Para vereceğim, Ağlama der geçerdi. Kötü bir adam değildi belki, ama eksikti. Ve ben artık eksikliğin bu kadar alkışlanmasına tahammül edemiyorum.

Çocuklarım büyüdükçe eskiyi anlamaya başladılar. Bir keresinde biri, Anne, ben babamı hiç bulaşık yıkarken görmedim, dedi. Diğeri de Bana hiç duygumu sorduğunu anımsamıyorum, deyince cevapsız kaldım. Acı ama gerçekti, çocukken her şeyi normal sanıyor insan.

Beş yıl sonra, eşim için Canavar değildi, diyorum. Doğruydu, çoğu konuda iyi insandı. Aç bırakmadı, parasız koymadı. Ama şimdi başım serin, rahatça söyleyebiliyorum: O hep kendine alan açtı, kolaya kaçtı. Ben her şeyi hallederken, sadece parayı getirmenin getirdiği alkışlarla yetindi. Ben ise ayakta kalmak için dayanıyordum, çünkü çocuğun, evin, işin varsa düşemezsin. Dışarıdan güçlü görünürsün ama içten içe, bu gücün yükünü hep tek başına çekmenin yorgunluğuyla boğuşursun.

Bazen soruyorum kendime: En baştan sınırlarımı çizseydim, hayatım farklı olur muydu? Yoksa o tip erkek, ancak çok geç olunca mı anlar? Bunu söylemek bile acı: Görünüşte her şey doğruydu, ama ben hep eksik kaldım. Kusursuz eş bendim belki ama bakan, sahip çıkan tek bir insanım yoktu.

Artık biri Ben iyi babayım çünkü sağlıyorum dediği zaman hemen alkışlamıyorum. Çünkü o cümlenin arkasında çoğunlukla şu var: Ben parayı getiririm, sen gerisinin altından kalk. Ve ben, evet, o altından kalkan kadın bendim.

Bugün bu satırları yazıyorum çünkü bir kadının dul kalınca hissettiği sadece hüzün olmuyor. Bazen de bir hesaplaşma oluyor. Arkaya bakıp yıllarca kendine itiraf edemediklerine sonunda kafa tutabiliyorsun. Ben de en sonunda itiraf ediyorum: Evliliğim dışarıdan güzel, düzgün, sağlamdı ama bana bedel olarak sırtımı, aklımı, uykumu ve sadece içimde büyüttüğüm bir yalnızlığı bıraktı. Çünkü ben hep iyiyim diye görünüyordum, kimse içimdeki yorgun kadını görmüyordu.

Rate article
Lifequest
55 Yaşındayım ve Beş Yıl Önce Dul Kaldım: Kocamın Ardından Gerçekleri Kabul Ettim – Herkes Onu “Hari…