Anne ve babamı yalnızca eski fotoğraf albümlerinden tanıyordum. Annem doğumum sırasında hayatını kaybetmiş, babam ise sevdiğini kaybetmenin acısıyla bana bile bakmak istememiş, velayetimden vazgeçmişti. O günden sonra dedem hastaneye gelip beni oradan aldı ve kendisi benim koruyucum oldu.
Dedem, çalışmayı bırakamayacağı için, işe gidip gelene kadar yanımda kalacak bir bakıcı tuttu. Sonra kreşe başladım ve bu dedem için işleri bir nebze kolaylaştırdı. Zaman bir çırpıda geçti; dedemle aramız her zaman çok iyiydi, asla kavga etmezdik, zorlu ergenlik dönemimde bile sürekli ortak bir yol bulurduk, uzlaşmayı öğrenmiştik. Onun yanımda oluşuna hep minnettar oldum. Onun yerine kimse olmasa başıma ne gelirdi düşünmek bile istemiyordum.
Ve elbette şükran borcumu göstermek için ev işlerinde dedeme yardımcı olur, derslerimde hep başarılı olmaya çalışırdım. Gurur duyardı: Torunum hem bilim olimpiyatlarında hem de spor yarışmalarında okulunu temsil ediyor, derdi her fırsatta.
Geleceğimle ilgili kararımda da bana dedem yol gösterdi. Biyolojiye ilgim hep vardı ama tam olarak ne yapmak istediğimden emin değildim. O da beni, eskiden beri tanıdığı ünlü bir doktor arkadaşıyla tanıştırdı. Onunla yaptığımız sohbetten sonra hayatımın hedefini buldum diyebilirim: Doktor olmak istiyordum.
Üniversite yıllarım neredeyse tamamen ders çalışmakla geçti. Türkiyenin en iyi hastanelerinden birinde staj yaptım. Kolay olmadı, çok zorlandığım zamanlar oldu, ama sonunda başardım ve beyin cerrahisi alanında uzman oldum!
Okul biter bitmez, İstanbuldaki çok iyi bir özel hastanenin başhekimi bana iş teklif etti. Böylesine bir fırsatı kaçırmak akıl karı değildi. Sonrasında benim için yorucu nöbetler ve peş peşe ameliyatlar dönemi başladı; iftiharla söylüyorum, şimdiye kadar tek bir başarısız ameliyatım olmadı. İlk yılımın sonunda, tecrübeli doktorlar bile beni dinlemek istediklerinden, birçok konferansta konuşmacı oldum. Üç yıl sonra, adım artık ülke dışında da biliniyordu ve dedemle beraber, Amerikada seçkin bir hastaneden teklif aldığımda hiç şaşırmadık. Her şeyi düşündük ve denemeye karar verdik.
Ardından Amerikaya gittik. Fakat dedem pek kalamadı, memleket hasreti ağır bastı ve geri döndü. Onunla beraber dönebilirdim ama hayatımın aşkıyla burada tanıştım. Bir konferansımdan sonra tanıştığım Tolga da başka bir hastanede cerrahtı. Önceleri arkadaş olduk, zamanla sevgili olduk; ardından aynı evde yaşamaya başladık. Evlenmeye karar verdik ve düğünü Türkiyede yapmak istedik; çünkü dedemin koluma girip beni nikah masasına götürmesini hayal etmiştim. Dedemi yanıma çekmeye çok çalıştım ama o çok kararlıydı: Ömrünün kalanını memleketinde geçirmek istediğini, topraklarında yatmak istediğini söyledi.
Bir gün, Tolga ve ben dedemle saatlerce tavla oynarken, birden telefonum çaldı, arayan babamdı Düğünü tebrik ederek söze başladı. Ama ben onun sözde tebriklerine tahammül edemedim ve lafı çevirmeden sordum: Ne istiyorsun benden? O ise şöyle dedi:
Para istiyorum, kızım! Kraliçeler gibi yaşıyorsun şimdi. Yurtdışında zengin bir adam bulmuşsun, paraya para demiyorsun! Ne olur yani, azıcık da kendi babana versen?
Daha fazla dinlemek istemedim; telefonu kapattım ve numarasını engelledim.
Kendimi bildim bileli bana sırt çeviren adam, şimdi kalkıp ailenim diyerek para istemeye nasıl cesaret buldu aklım almıyor.
Benim için aile sadece iki kişiden ibaret: dedem ve Tolga. Onlar için her şeyi yaparım. Ama babam? O benim gözümde tamamen yabancı biri!
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



