Askerliğe çağrıldığında Mehmet, Zeynepe sonsuza kadar sadık olacağına dair söz vermişti. Zeynep de bu sözü büyük bir titizlikle tuttu her hafta ona hasret dolu mektuplar yazıyor, zarfların üzerine laleler, gelincikler ve minik kalpler çiziyor, her defasında öpücük sözcüğünün yanına dudaklarının izini bırakıyordu. Gerçekten de Mehmeti tarifsiz bir aşkla seviyordu; onsuz geçen dakikalar ona saatler gibi geliyordu.
Bu yüzden, Mehmetin ona bunu nasıl yapabileceğine bir türlü inanamıyordu Zeynep.
İçi ona, bunun imkânsız olduğunu, Mehmetin kendisini asla unutamayacağını fısıldıyordu. Fakat sevdiği adam mektuplara cevap vermemeye başladı ve sonunda kısa bir notla beni unutmalısın diye yazınca, Zeynep gözyaşlarıyla gerçeği kabul etmek zorunda kaldı.
Zeynep de ilk karşısına çıkan adamla, sevgisiz bir evlilik yaptı. Kalbini ve paramparça olmuş aşkını sonsuza kadar kapattı, bir daha yanmasın diye. Mehmetten başkasını bu kadar sevmesi zaten mümkün değildi.
Bir gün Zeynep mutfakta çay demlerken kapı zili çaldı. Her zamanki gibi önlüğü ve terlikleriyle kapıya gitti. Karşısında, yaş almış ama hâlâ yakışıklı, askeri üniformalı Mehmeti buldu.
Evlendiğine inanamadım, gelip kendim görmek istedim. Ama şimdi görüyorum dedi Mehmetin sesi kısık, gözleri ise öylesine keder doluydu ki her an ağlayacak gibiydi, Demek ki cevap vermemenin sebebini de anladım
Dönüp gitmeye çalıştı ama Zeynep onu tuttu.
Bunu nasıl söylersin? Sen bana beni unut diye yazan sendin Zeynep, adamın kendisini mi haklı çıkardığını, yoksa suçladığını anlayamıyordu.
Eee? dedi Mehmet uzun bir sessizlikten sonra, Geçen hafta, askerden son bir mektup yolladım sana; belki hâlâ beni bekliyorsundur diye
Kelimenin tam anlamıyla, Zeynepin boğazına bir yumru oturdu. Tek bir kelime dahi edemedi. Gözyaşları yanaklarını yakarken, zihnine onlarca Nasıl, neden? doluştu.
O günün akşamı Zeynep, annesiyle babasına gitti. Onların, kendisinden daha fazlasını bildiği her hallerinden belliydi. Zaten Mehmeti hiç sevmemişlerdi; çünkü onun parası yoktu, elinde avucunda bir şey yoktu.
Affet kızım, dedi annesi gözleri yaşlı. Sadece daha iyi bir hayatın olmasını istedik. Çünkü bir çocuğa çikolata almak için paramızı tarttığımız zamanları unutmadık. O sıkıntıları bir daha yaşamanı istemedik.
Siz de mi hiç param yokken tanışıp âşık olmadınız? Evliliğiniz böyle başlamadı mı! Peki neden benim hayatımı mahvettiniz? Bunu bana nasıl yaptınız? diye sitem etti Zeynep.
Annesi usulca birkaç mektubu uzattı.
Diğer odada oturup okumaya başladı Zeynep. Ağlamak ne kelime, hıçkıra hıçkıra için için yandı. Mehmetin anlattığı son mektubun içinde, araya sıkışmış bir kardelen vardı ve yanına şöyle yazmıştı: Bütün kışı dolaştım, bunu sana bulabilmek için.
Akşam olup da kocasıyla karşı karşıya oturduğunda, Zeynep onun; işi, parası ve arkadaşları dışında, belki dedikoduların da söylediği gibi başka kadınlardan başka hiçbir şeyi önemsemediğini tüm çıplaklığıyla gördü. Korkusuzca ve sessizce ayrıldılar.
İlk defa Zeynep, gece karanlığından korkusunu bastırıp yollara koyuldu. Ama bu kez korkmuyordu; çünkü adımlarını, onu gerçekten seven ve kendisinin de hep sevmekten vazgeçemediği adama götürüyordu.
Zamanla bütün yanlış anlaşılmalar karanlıkta kaybolup gitti. Zeynep ile Mehmetin evinde iki sarı saçlı oğulları neşe içinde büyüyordu. Dede ve babaanne torunlarla çok mutluydu. Hepsi bir konuda emindi: Bir evde en büyük servet, içten bir aşktı.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



