Merve, sen iyice aklını mı yitirdin? Zeynepe geleceğini söyledim! Özellikle rica ettim, sana en güzel parça eti ayırsın diye!
Merve elindeki poşetle mutfak kapısında dondu kaldı. Kayınvalidesi, Sevgi Hanım, ellerini kavuşturmuş, öyle bakıyordu ki insanın marketten et alıp gelmesine değil de, banka soygununa karışmış gibi muamele ediyordu.
Sevgi Hanım, pazara yetişemedim gerçekten, Merve zoraki bir sakinlikle konuştu. İşten çıktıktan sonra sizin elbiseyi kuru temizlemeciden aldım, sonra eczaneye uğradım…
Ama bir arayıp haber vermek? Zeynep kapanışa kadar seni bekledi! Sonra bir saat telefonda bana dert yandı; Ben de kendimi mahcup hissettim!
Merve poşeti masaya koydu. İçinde bir şeyler cız etti.
Et taze, çok güzel, paketi çıkarıp kayınvalidesine gösterdi. Bakın, dana eti, mis gibi…
Sevgi Hanım poşete şöyle bir burun kıvırıp, tiksinerek ucundan ittirdi.
Market eti işte, içinde kimyasal dolu! Oğlum Tolganın midesi hassas, bunu yiyemez.
Geçen hafta aynı eti Tolga kendi aldı, dedi Merve ağzından kaçırarak.
Hata. Sevgi Hanım bir anda pancar gibi oldu.
Görüyorsun! Adam kendi gidip alışverişini yapıyor, hanım ise ne yaptığı belli! Üç senedir bu aileye gelinsin diye uğraşıyorum ama nafile. Yemek yapmayı bilmiyorsun, evi idare etmeye gelince ortada yoksun, torun desen hala yok…
Sevgi Hanım, haksızlık ediyorsunuz.
Haksızlık mı? Kayınvalide homurdandı. Ben kendi kayınvalidemin ayaklarına kapanırdım, laf etmeye çekinirdim. Sen mi? Kafanı dik tutar, kendi bildiğini okursun…
Sevgi Hanım antreye geçti, askıdan çantasını alırken, her hareketi Mervenin sinirine dokunuyordu.
Tolgaya dedim ki: Boşan, daha genç akıllı bir kız bulursun. Kocanı başında tutup mutlu eden biri olmalı…
Elini salladı, cümle yarım kaldı. Ayakkabılarını öyle bir giydi ki, topuklarını bile düzeltmedi.
Merve mutfağın kapısında, kapı pervazına parmaklarını geçirerek durdu.
İyi günler, Sevgi Hanım.
Yanıt gelmedi. Kapı gürültüyle kapandı, evde bir sessizlik yayıldı.
Merve, yavaşça duvarın dibine çöktü, soğuk mutfak zeminine oturdu. Dana eti masada yapayalnız kalmıştı; ona da, pırıl pırıl mutfağa da, duvardaki düğün fotoğraflarına da bakası yoktu. Düğünde Sevgi Hanım öyle gergin gülümsüyor ki, insan insanın ayakkabısına çivi mi koyar diye sorası geliyor.
Üç yıl. Üç yıl boyunca uğraştı. Tolganın çocukken sevdiği tarifleri ezberlemeye çalışmış, pazar günü aile sofralarına katlanmış, her yemek sunuşunda Tolga patatesi küp ister, böyle ince doğranmaz sözlerine göz devirmeden, gülümseyip özür dilemişti.
Ama yine fayda yok. Hâlâ işe yaramaz gelin, hâlâ boşanıp daha iyisini bulmakla tehdit edilen biri.
Başını kaldırıp, kafasını duvara yasladı. Tavan pek de sağlam durmuyor, bir badana yaptırmak gerek; Tolgaya söyleyeyim diyor ama ne anlamı var artık?
İki hafta, Merve tam bir gerilla gibi yaşadı. Sevgi Hanım arayınca Tolga açıyor, pazar yemekleri çok acil işlerimiz var bahanesiyle iptal, sokakta denk gelirse merhaba deyip kaçış.
Sonra bir gün noterden telefon geldi.
Mervenin beş kere görüp zar zor hatırladığı dedesi vefat etmiş. Meğersem adam, şehrin kırk kilometre dışındaki bir bağ evini ona bırakmış; Güneşli Bahçe denen bahçe kooperatifinde minnacık bir yer.
Bir gidip bakalım, Tolga anahtarlığı elinde sallarken dedi; ucunda rengi solmuş bir çilek var. Cumartesi gideriz mi?
Merve başını salladı. Cumartesi öyle olsun.
Bir şeyi unutmuştu.
Tolgacım, ben de geliyorum! Sevgi Hanım sabah yedi buçukta kapıda belirdi; ayağında lastik çizmeler, elinde sepet. Oralar mantar doludur, Zeynep öyle dedi.
Merve sessizce termosu hazırlamaya geçti. Önde harika diye tabir edilen (tabii ki ironik) bir gün vardı.
Bağ evi aynen Mervenin hayal ettiği gibiydi.
Eğik bir kulübe, otlardan görünmeyen bir bahçe, çürük bir çit… İçeri girince rutubet ve eski gazete kokusu burnunu sızlatıyor.
Tolgacığım, Merve sesini kısarak kocasının kolunu çekti. Satalım mı? Ne işimiz var burada? Her hafta gel, çapa yap, bahçe kaz… Bizlik bir şey değil bu.
Tolga cevap vermeden ağzını açtı.
Satmak mı?! Sevgi Hanım birden arkalarında dikildi. Akıl sağlığınızı kaybettiniz mi? Burası arazi! Kendi yerin! Ben olsa… Ne mutlu bana!
Sevgi Hanım ellerini göğsüne bastırdı, gözleri davul gibi parladı.
Verin anahtarı bana. Bahçeyi adam ederim, çiçekler eker, evi toparlarım. Bir yıl sonra teşekkür edersiniz!
Merve, bahçede geçen yılın yaprakları arasında, çamura saplanmış kayınvalidesini şöyle bir süzdü. Sevgi Hanım parlıyordu sanki.
Sevgi Hanım, burada iş…
Merveciğim, Tolga dirseğini yumuşakça sıktı. Annem uğraşsın. Sevinecek. Sana ne zararı var?
Merve anahtarı, solmuş çilekli, bir şüpheyle verdi.
…İki ay, nerede yaşadığını anlamadığı tuhaf bir bulut gibi geçti. İş için arayan kayınvalide, davetsizce kapıya gelmeyen kayınvalide ve inanılmaz ama pazar eti, torun, yanlış doğranmış patates lafı etmeyen kayınvalide. Telefonda enerjik bir ses: Tolgacığım, nefes alamıyorum işten, çok meşgulüm, sonra konuşuruz!
Merve, durumun tuzağı mı, fırtına öncesi sessizlik mi, yoksa kayınvalidenin gizli bir hastalığı mı olduğunu anlamaya çalıştı.
Tolga, bir akşam sordu. Senin annenin durumu iyi mi?
Bombada, Tolga omuz silkti. Bağ eviyle uğraşıyor. Gece gündüz iş var, dinlenmeye vakti yokmuş.
Cuma günü, Sevgi Hanım bizzat aradı.
Yarın sizi bekliyorum! Mangal yakarız, bahçeyi görürsünüz. Çok iş yaptım, bir bakın!
Tolga, ben istemiyorum, Merve başını salladı. İki aydır huzur, şimdi yine pazar günü koşturmaca…
Yapmasak üzülür. Uğraştı, dedi Tolga, köpek yavrusu gibi baktı, Merve pes etti.
Cumartesi, tamam…
Cumartesi Merve, Sevgi Hanımı tanıyamadı.
Bahçe kapısında, keten elbiseyle, elleri bronzlaşmış, yanağı pembe, gülüyor; öyle bir samimiyet var ki, on yıldır gençleşti sanki.
Hoşgeldiniz, sonunda geldiniz! Sevgi Hanım sarılmak için kollarını açtı, Merve de istemsiz bir adım attı.
Toprak, dereotu ve bir tuhaf şekilde bal kokusu geliyor Sevgi Hanımdan.
Bahçeyi baştan sona değiştirmiş. Çit payidar, bahçe düzgün; yeni dikilmiş kuşburnu, domates ve salatalık fidanları, pencere önünde altın kadife çiçekleri…
Gelin, gezin, her şeyi göstereceğim! dedi Sevgi Hanım. Şurada çilek var; komşudan fide aldım, Haziranda yemeye başlarız. Burada domates, salatalık. Sonbaharda konserve yaparım, size veririm, bana iki kavanoz yeter.
Merve Tolgayla bakıştı. O da şaşkın.
Anne, tek başına mı yaptın bunları?
Elbette! Sevgi Hanım gülüp geçti. Elimden her iş gelir, kafam çalışıyor. Komşular yardımcı olur, burada insanlar öyle iyi ki! Şehirdeki gibi değil.
Evde de işlemiş; perdeler yeni, camlar pırıl pırıl, masada nakışlı örtü. Rutubetin yerini kek ve karışık bitki kokusu almış.
Bakın, masaya bir şişe süt ve parşömende et koydu. Ayşe Hanımdan aldım, iki ev ileride, kendi keçisi. Et de onun beslediği danadan. Sizi için ayırdım, yanında taze lor ve kaymak da var.
Merve pakete bakıp durdu. Komşudan organik et. Zeynep ve pazar dedikodusu yok.
Sevgi Hanım, burada… burada gerçekten mutlu musunuz?
Kayınvalide sandalyeye oturdu, gözlerinde yeni bir yumuşaklık belirdi.
Merveciğim, ben hep bunu hayal ettim. Kendi evim, kendi bahçem; ellerim toprakta, başım özgür. Şehirde boğuluyordum, adını bile bilmiyordum. Burası… bambaşka.
Pencereden eliyle bahçeyi gösterdi.
Burada yaşıyorum.
Dönüş yolunda sessizlik. Tolga direksiyonun başında, arkada kavanozlar şıkırdıyor: süt ve lor dolu…
Ya, Tolga ilk konuşan oldu, belki artık çocuk da düşünebiliriz? Yaz gelince gönderilecek yer var.
Merve bir kahkaha attı ve gülümsedi.
Biliyor musun, ilk gün bu evi satmak istedim. Dedim, bu harabeye ne gerek?
Hatırlıyorum.
Ama şu bağ evi… kelime bulamadı. Her şeyi tamir etti. Beni ve anneni. İki ayda, benim üç yılda beceremediğim işi yaptı.
Tolga ışıkta durup yan döndü.
Anne sadece mutsuzdu. Artık değil.
Merve başını salladı. Dışarıda şehir ışıkları parladı, evleri ve düğün fotoğrafları bekliyordu… Ve ilk defa üç yıl sonra eve dönmek Merveye hafif geliyordu.
Artık daha sık ziyaret ederiz, diye fısıldadı.
Kendine bile şaştı; çünkü bunu gerçekten, tamamen içten söylemişti.




