“Kendine bir bak, 58 yaşında artık kim ister seni?” deyip evi terk etti kocası. Altı ay sonra ise tüm kasaba onun bir milyonere düğününü konuşuyordu.

“Bir kendine bak; elli sekiz yaşında sana kim bakar artık?” diye bir cümle savurdu Mehmet, koluna o meşhur, pahalı saatini takarken. Hani şu Zerrinin, otuzuncu evlilik yıldönümlerine hediye ettiği saat.

Göz göze gelmediler. Mehmetin bakışları, salonun karanlık camında kendi yansımasına kilitlenmişti. Orada hâlâ karizmatik, formunda biri dikiliyordu. Buradaki ise başka bir adamdı sanki.

Handan otuz iki yaşında. O canlı, anlıyor musun?

Zerrin sustu. Salondaki hava, reçel gibi yapışkan bir hale büründü; adamın her lafı, minik ama acımasız bir bıçak gibiydi.

Bunca yılın ardından böyle mi? Sesi, kendisinin bile yabancısıydı.

Mehmet sonunda ona döndü. Ne hüzün ne suçluluk; sadece soğuk, kibirli bir yorgunluk vardı gözlerinde.

Başka ne sandın? Tabak, çanak savaşı mı olacaktı? O yaşları geçtik Zerrin; medeniyiz biz.

Koltuktan deri çantasını aldı; sabahtan beri zeytinyağı gibi üste çıkan hareketler Çalışılmış, provalı. Bu konuşmanın provasını günlerdir yapıyordu belli ki.

Her şeyi bıraktım. Ev senin. Arabayı ben alıyorum. Yaşamana yetecek kadar paran var; onu da ayarladım.

Kapının önünde durdu, baştan aşağı süzdü. Sanki müzayededeki eski bir vazo gibi, değerini kaybetmiş bir şeye bakar gibi bakıyordu.

Haline bak Elli sekizinde kime lâzımsın sen artık?

Bir yanıt beklemedi; çıktı gitti. Ardından, ahşap kapı tok bir veda sesiyle kapandı.

Zerrin salonun ortasında kala kaldı. Ağlamadı. Gözyaşı bile ona yakışıksız, bayağı geldi. İçinde kabaran şey tuhaf bir huzur, ama ateşli bir huzurdu.

Duvara asılı o devasa düğün fotoğraflarına yaklaştı. Otuz yıl önceki halleri Gençler, mutlu, sonsuzluğa inanan iki saf aşık. Düşünmeden, ağır çerçeveyi indirdi. Komidine taşımak istedi; kaydı, yere güm diye çakıldı. Cam, gülümseyen yüzünü ufacık ikiye böldü.

Tam o anda telefon zır zır ötmeye başladı. Aralıksız, inatçı bir sesi vardı. Zerrin, parçalanmış fotoğrafa, ardından telefona baktı. Sesi inatla devam ediyordu. Cevapladı.

Zerrin Hanım, merhaba. Kültür mirası galerisinden arıyoruz. Maalesef kötü haber. Mehmet Bey bu sabah tüm kira sözleşmelerini iptal edip hesapları boşalttı. Galeriniz resmen iflas etti.

Telefonu yavaşça yerine bıraktı. Önce özel hayatı, şimdi işi Mehmet, köprüleri bırakarak gitmemiş, resmen yakmıştı.

Galeri, onun sadece işi değildi. Ruhu, çocuğu, emeği Mehmet bir zamanlar, Vergi işleri zor; her şeyi üstüme yapalım sevgilim, demişti. Zerrin inanmıştı. O her zaman her şeye inanırdı zaten.

Aramak geçti içinden, Yanlış yapıyorsun! demek için. Sanatçılara, çalışanlara, birlikte emek harcadıkları yıllara bunu yapamazdı!

Uzun uzun çaldı, açtı sonunda.

Buyurun.

Kapı gibi resmi, yabancı bir ses. Sanki CEOsunu aramış da, sekreter çıkmış gibi.

Mehmet, ben Zerrin. Galeriye ne oldu? Niye böyle yaptın?

Karşı taraftan hafif, burun kıvıran bir gülüş. Ya da o öyle hissetti.

Sana baktım işte. Hesabında para var. Galeri? O bir işti. Zaten batık bir girişimdi. Kapattım. Kişisel bir şey yok.

Batık girişim mi? İçeride hayatlar vardı; koruma altına aldığımız tablolar vardı!

Vardı, doğru. Artık yok. Avukatlar halleder. Bu mevzuda bir daha arama beni.

Kısa, soğuk bir sinyal

Sonra otomatik pilotta eşyalarını kaptı, galerinin yolunu tuttu. Belki bir umut, ne umduğunu da bilmiyor. Kapının üzerinde bembeyaz bir kâğıt: Teknik nedenle kapalı.

İçerisi karanlık. Kapının önünde çalışanları sanat danışmanı Merve, müdire Gülşen, güvenlikçi Sadık Bey hepsi şaşkın, gözlerinde kırık umudun izi.

Zerrin Hanım neler oluyor? Dediler ki, her şey…

Cevaplayamadı. Başını salladı sadece. Onların şaşkınlığı, utancına dönüştü. Mehmet sadece onu değil, değer verdiği herkesi ezip, geçmişti.

Akşam, eski dostları Sevim aradı.

Ah Zerrin, duyduklarım aklımı oynatacak! Mehmetin kendini dağıtması yetmedi; Handan, kız olacak yaşta. Moda mıymış ne! İğrenç!

İğne, tuz her kelimesi kalbine. Karşısında Handanı düşünüyor: genç, parlak, gülümseyen. Canlı.

Bana kimse bakmaz dedi, dedi Zerrin.

Saçmalıyor! Sevim uygun şekilde öfkelendi. Kendine bahane arıyor. Adamın rezaletini örtbas!

Ama söz kök salmıştı çaktırmadan.

Gecenin bir vakti, gizli numaradan arandığında Zerrin açmak istemedi, ama basıverdi tuşa.

Zerrin Hanım? Genç, biraz alaycı bir ses. Ben Handan.

Zerrin kilitlendi.

Sadece merak etmeyin istedim; Mehmet bana emanet. Sizin… sanat işlerinizden çok yorulmuştu. Ona huzur, hayat lazım.

Cümleler dil dersi gibi… Her ip uçlu, tam kalbine gönderilmiş.

Bir de… O genç ressam var ya, siz desteklemiştiniz ismi V ile mi ne başlıyordu… Mehmet aldı. Çünkü galeride paraya değer tek eser oydu. Stilimizi tamamlayacak!

O anda Zerrin anladı; bu yalnızca ihanet değil. Medeni bir yok etme operasyonu. Mehmet, Zerrini kendi hayatından kazıyıp atıyordu. Tablo ise en son, en acımasız vurguydu.

Sessizce telefonu kapadı.

Mutfağa gitti, pencereden geceye baktı. Şehrin ışıkları dost değil artık; soğuk, umursamaz.

Taş gibi döndü Mehmetin sözü: Elli sekizinde sana kim bakar?

Ve, o sonsuz günde ilk kez ama bu kez buruk, gerçek bir gülümsemeyle sırıttı. Mehmetin hiç görmediği bir gülüş.

Göreceğiz bakalım, diye aklından geçirdi.

Uyuyamadı o gece. Ama bu İbrahim Tatlıses kaseti gibi acz uykusuzluğu değil, bir hareketlilik geceydi. Zerrin tavanı seyretmedi; çalıştı.

Eski laptopunu Mehmetin daktilo diyerek küçümsediği cihazı açtı, arşivleri ve katalogları kurcalamaya başladı.

Mehmet onun içinde hep bir eş veya küçük butik işletmeci görmüştü; tutku dediği şeye hobi gözüyle baktı. Hiç esasını kavramadı. Zerrinin bakışında yılların tecrübesi, parmaklarının ucunda koleksiyoner vizyonu vardı halbuki.

Tablo: Uyanış Veli Vuralın fırçası. Genç, neredeyse bilinmez bir yetenek. Zerrin onu yıllar önce Kurtuluşta eski bir atölyede keşfetmişti. Mehmet pahalı bir tuval aldığını sanıyordu. Mevzu çok daha büyüktü.

Gereken dosyayı buldu: iki yıl önce Louvredaki danışmanla yazışmalar, UV ışıkları altında çekilmiş fotolar, analizler. Uyanışın altında başka bir tablo yatıyordu. Bir eskiz, imza. Velinin değil, onun öğretmeni ve avant-garde Türk ressamı, eserleri kaybolmuş, servet değerinde.

Veli, hocasının ıskartaya çıkmış tuvali üstüne kendi tablosunu yapmıştı. Mehmet, tarihin tozlu raflarından mücevher bulduğunu bilmiyordu.

Adrenalin, Zerrini yerinde titretirken, harika bir plan şekilleniyordu. Keskin, ince ve acımasız bir plan.

Sabah araması gereken tek kişiyi aradı. Ne Moskova, ne Paris; Cenevre.

Monsieur Beaumont? Günaydın. Sizi Zerrin Aslan arıyor.

Telefonun öteki ucunda sessizlik. Alain Beaumont yalnız bir milyoner değil, koleksiyoncuların Kralı. Bir defa galerisini gizlice ziyaret etmişti; Zerrin onu tanımıştı. Ve bu kibirli adam bunu fark etmişti.

Madame Aslan, sizi hatırladım. O göz, o bakış. Galeriye ne oldu? Kapatılmış diyorlar.

Bir fırsat çıktı, monsieur Beaumont. Son elli yılın en çarpıcı eserini edinme fırsatı.

Mekanik, düz anlattı: İkinci katman, gizli imza, analizler Asla Mehmetten, ihanetlerden bahsetmedi.

Niye beni aradınız?

Çünkü bu işleri sadece siz sessizce çözecek güçtesiniz. Ve siz, bunun para değil, tarih olduğunu anlarsınız.

Kanıt isterim. Bir de tabloya ulaşmam gerek

Kanıtları gönderiyorum. Tablonun şu anda özel koleksiyonda biraz acemi bir sahip.

Telefon kapandı, Zerrin hemen Merveye ulaştı eski sanat danışmanına.

Merve, selam. Büyük bir iyilik lazım. Çok hassas.

İki gün sonra Merve, lüks temizlik şirketi çalışanı kılığında, Mehmetle Handanın yeni evine girdi. Arkadaşı Handanı deterjan muhabbetine tutarken, Merve, Uyanışın onlarca yüksek çözünürlüklü fotoğrafını çekti.

Akşamın hemen ardından dosyalar Cenevreye yollandı.

Beaumonttan bir saat sonra yanıt geldi: İşin içindeyim. Devamı?

Zerrin, bu defa başka bir gülümsemeyle sırıttı. Kurnaz, avı köşeye sıkıştıran bir avcı gülümsemesi.

“Hiçbir şey. Sadece yeni müzayedeyi bekleyin, parayı hazırlayın,” diye yazdı.

Bir ay sonra, şehir çalkalandı. Zerrinin külleri üstünden kurduğu yeni müzayede evi, ilk büyük açılışını duyurdu.

Başrol lot: Veli Vuraldan Uyanış.

Mehmet bunu televizyondan öğrenip güldü.

Zerrin çığırından çıktı! Kendi tablomu satışa koymuş, aklı sıra bana posta koyacak! Ah akılsız karı…

İhaleye katılmaya koyuldu; benim tablomu kimseye bırakmak istemiyordu. Adı duyulsun, kime ne satacakmış gösterecekti.

Online ihale günü, Mehmet viskisini yudumlayıp, zaferin tadını çıkarıyordu. Başlangıç fiyatı öylesine düşüktü ki Bastı teklifi. Sonra bir başkası. Derken işler kızıştı. Bir kullanıcı: A.B. Cenevre. Saniyelerle teklifler uçuştu. Rakam ikiye, üçe katlandı. Mehmetin rengi attı. Belli ki birileri Veli hakkında fazlasını biliyor.

Fiyat bir milyon euroya dayandı. Handan, kapı aralığından seslendi:

Aşkım, napıyorsun? Neymiş bu resim yav?

Benim resmim! diye kükredi.

Fiyat iki milyonu geçince Zerrin çıktı kameraya; ekranda kusursuz bir kararlılık vardı.

Değerli konuklar, son teklife geçmeden bir uzman görüşü paylaşmak zorundayım.

Uyanış gerçekten Veli Vurala aittir. Ama tuvali, sandığınızdan çok daha eski…

Mervenin fotoları, uzman raporu ve gizli imza ekrana geldi.

Velinin fırçasının altında, avant-garde akımının büyük ustalarından, kayıp başyapıtı var: Hayriye Göknurun. Son eseri. Tahmini değeri: en az on milyon euro.

Mehmet ekran başında kül gibi kesildi. Her şey anladı.

Ve, diye tamamladı Zerrin tablonun mülkiyeti, Veli Vurala gerçek sahibine iade edilmiştir. Belgeler eksiksizdir.

Son çekiç vuruşu, kurşun gibi Tablo A.B. Cenevreye on iki buçuk milyon euroya satıldı.

Ertesi gün, polis Mehmeti aldı götürdü. Tablo için değil; dolandırıcılık ve büyük meblağlı zimmet iddiasıyla. Hesaplar donduruldu. Handan akşama ortadan kayboldu, birkaç değersiz eşya dışında geriye hiçbir şey bırakmadı.

Altı ay sonra şehirde konuşulan Mehmetin rezaleti değil, Zerrinin düğünüydü.

Krem rengi zarif elbisesiyle Zerrin, Cenevre Gölü kıyısında tarihi bir köşk terasında duruyordu. Yanında Alain Beaumont, elini sımsıkı tutmuştu.

O gün harikaydın, dedi hayranlıkla. Senin gördüğünü kimse göremedi.

Nerede ne arayacağını bilmek mesele, diye güldü Zerrin. Bazıları sadece kabuktan ibaret sanıyor; derine bakamazlar.

Kendini Fransız pencerede süzdü, karşısına çıkan kadın, zarif, emin bir kadındı. Değerini bilen bir kadın.

Bir vakitler, Mehmet Sana elli sekizinde kimse bakmaz, demişti. Meğer bakan varmış orijinali görebilen

Bir yıl sonra, sanat dünyasının gündemi yepyeni bir isimdi: Beaumont & Aslan Müzayede Evi.

Zerrinin liderliğinde, Avrupanın en prestijli müzayede evi oldular. Sanatçılar, koleksiyonerler onun sözüyle hareket ediyordu.

Artık Mehmetin karısı değildi. O, Zerrin Aslandı.

Alainle Parisle Cenevre arasında yaşıyorlardı. Kuşanmış büyük aşk bohçası değildi bu ilişki; saygı, ortak ilgi, olgun bir sadakat

Alain ona hayranlığını saklamazdı: Sen, derdi, evrenin unutulmuş en değerli parçası gibisin.

Veli Vural tablonun sahibi sadece ciddi bir satış komisyonu almakla kalmadı. Zerrin ve Alain ona Pariste kişisel sergi açtı.

Kritikler mest. Altı rakamlı fiyatlar Veliyi, özgür bir sanatçıya dönüştürdü. Sen bana hayat verdin, diye arar, oğul gibi şükranını saklamazdı.

Mehmetin sonu baştan belliydi. Bağlantılar ve avukatlar sayesinde ceza ertelendi ama itibarı sonsuza kadar bitti. Bir zamanların iş dünyasının kralı bile adı anılmaz oldu.

Her şeyini kaybetti: parayı, gücü, saygıyı… Şehrin kıyısında ucuz bir lokantada, yaşlanmış, çökmüş halde görülüyordu.

Bir iki girişimi oldu, hep elinde patladı. Bir kumarbaz gibi, son pulunu masaya sürüp kaybetmişti.

Handana dair dedikodu çoktu. Dubaiye kaçtı, modelliğe dönmeye çalıştı, zamanı geçmişti. Gençlik ve güzellik de raf ömrü dolan bir üründü neticede.

Bir gün, Zerrine mektup geldi. İsimsiz, yamuk el yazısıyla. İçinden bir okul defteri yaprağı çıktı.

Zerrin Hanım, niye yazdığımı bilmiyorum. Belki bilmenizi istedim. O, sizi hâlâ anıyor. Kötülükle değil şaşkınlıkla. Dün dedi ki Hayatımda olan en değerli şey oydu. Farkına varamadım. Bugün ayrıldım ondan. Zenginliği gittiği için değil, anlamadığı için. Beni affedin, mümkünse. Handan.

Zerrin mektubu uzun uzun inceledi, sonra düşünmeden şömineye attı. Geçmiş, geçmişte kalmalıydı.

Paristeki dairesinin balkonuna çıktı. Aşağıda şehir ışıl ışıl, cıvıl cıvıl. Derin bir nefes aldı. Ne gurur, ne zafer vardı içinde, sadece huzur.

Özgür olmuş değildi; hiç tutsak değildi zaten. Sadece kendine, ismine ve onuruna en baştan kavuşmuştu.

Bazen, kendini bulmak için her şeyi kaybetmek lazım. Ve elli dokuzunda, Zerrin, kim olduğunu ve kime lazım olduğunu biliyordu. Her şeyden önce kendine.

Sen bu hikâye hakkında ne düşünüyorsun? Yorumlarını bekliyorum!

Rate article
Lifequest
“Kendine bir bak, 58 yaşında artık kim ister seni?” deyip evi terk etti kocası. Altı ay sonra ise tüm kasaba onun bir milyonere düğününü konuşuyordu.