Ruhsuz
Fikriye Hanım yaşlılığının gölgelerinde, saçlarına dokunan akşam rüzgarı gibi döndü evine.
Kuafördeydim, diye düşündü, elli sekizini geride bırakıp altmış sekizine adım attığı günler, kendi kendine ufak ödüller vermek hoşuna gidiyordu.
Saçına, ellerine, neşesine dokunan bir iki işlem, yaşama bir tutam renk ve tat katıyordu.
Fikriye, sana bir akraba uğradı.
Senin evde olmadığını söyledim, sonra tekrar gelirim dedi, dedi eşi Yavuz.
Hangi akraba?
Benim akrabam kalmadı artık.
Alt soydan birisi herhalde…
muhakkak bir şey isteyecek.
Keşke ona, Antalyadayım, deseydin, dedi Fikriye umursamazca.
Neyse, yalan söylemek niye?
Bana kalırsa senin soyundan, boylu poslu biriydi, kayınvalidene benziyordu, Allah rahmet eylesin.
İsteyici biri gibi durmıyordu, düzgün giyimli, hanımefendi bir kadın, Yavuz onu teselli etmeye çalıştı.
Kırk dakika sonra kapı çalındı.
Fikriye açtı kapıyı; kadın gerçekten rahmetli annesine benziyordu, üstünde pahalı bir kaban, şık çizmeler, deri eldiven ve kulaklarında minik pırlanta küpeler vardı.
Fikriye bu işlerden iyi anlardı.
Masaya buyur etti misafirini; sofrada çoktan çay, börek, zeytin hazırdı.
Buyurun tanışalım, akraba demişsiniz.
Ben Fikriye, yaşımız yakın galiba, bu da eşim Yavuz.
Hangi taraftan akraba oldunuz?
dedi Fikriye.
Kadın tereddüt etti, hafifçe kızardı, Benim adım Elif…
Elif Erdem.
Aramızda pek fazla yaş farkı yok.
12 Haziranda 50 oldum.
Tarih size bir şey hatırlatıyor mu?
Fikriye’nin kalbi bir an ürperdi.
Belli ki hatırladınız.
Evet, ben sizin kızınızım.
Merak etmeyin, sizden hiçbir şey istemeye geldim.
Sadece gerçek annemi görmek istedim.
Bütün ömrümü merak içinde geçirdim.
Annem neden beni sevmez diye hep düşündüm.
O sekiz yıl önce vefat etti.
Neden hep sadece babam beni sevdi?
Babam iki ay önce öldü, son nefesinde sizin kim olduğunuzu anlattı, affederseniz sizi affetmemi istedi, Elifin sesi titrek, gözleri nemliydi.
Ne diyorsun?
Senin kızın var mıymış?
dedi Yavuz şaşkınca.
Görünüşe göre var.
Sana sonra anlatırım, dedi Fikriye.
Yani kızın mıyım?
İyi, gördün mü?
Eğer benden pişmanlık ve özür bekliyorsan, yok öyle bir şey.
Suçum yok, Fikriye sertçe konuştu, Umarım baban sana her şeyi anlatmıştır.
Bende anne sevgisi uyanacak sanıyorsan, boşuna!
Hiçbir şey hissetmiyorum, affet.
Tekrar gelebilir miyim?
Yakın bir mahallede oturuyorum, iki katlı büyük bir evimiz var, siz ve eşiniz buyurun gelin.
Zamanla alışırsınız.
Size torun ve torununun çocuğunun fotoğraflarını getirdim, bakmak ister misiniz?
dedi Elif çekinerek.
Hayır.
İstemiyorum.
Gelme.
Beni unut.
Hoşça kal, dedi Fikriye, yüzünü çevirdi.
Yavuz, Elife taksi çağırdı ve birlikte aşağıya indi.
Döndüğünde, Fikriye masayı toplamış, televizyon karşısında sakin bir şekilde oturuyordu.
Ne yiğitlik!
Sana ordu komutanlığı yakışır.
Gerçekten hiç ruhun yok mu?
Ben hep biraz acımasız olduğunu sezdim ama bu kadarı…
dedi Yavuz sinirli.
Biz seninle tanıştığımızda ben yirmi sekizdim değil mi?
Sevgili eşim, ruhumu öyle çok önce söküp attılar ki…
Fikriye derin dalgınlıkla anlatmaya başladı.
Köyde büyüdüm, hep şehir hayali kurardım, o yüzden çalışkan oldum, sınıfta ilk üniversiteyi kazandım.
On yedimde Volkan’la tanıştım.
Çılgınca sevdim, aramızda on iki yaş vardı, ama umursamadım.
Sonrası şehirde öğrenci, burs yetmiyor, hep açlık.
Volkanla cafelerde yemek, dondurma bana masal gibiydi.
Hiçbir şey vaat etmedi ama bu sevginin sonunda evleneceğimizden emindim.
Bir akşam beni yazlıklarına davet etti, hemen kabul ettim.
Sonra orası buluşma yeri oldu, derken hamile kaldım.
Haberi Volkana verdim, çok sevindi.
Giderek belli olacağı için ne zaman evleneceğiniz diye sordum.
Sana evleneceğimi söyledim mi hiç?
soruyla yanıtladı Volkan.
Söylemedim, evlenmeyeceğim de.
Zaten evliyim dedi.
Ya çocuk?
Ya ben?
Sen genç, sağlıklısın.
Atlet kızlar gibi, istersem heykelini yaparım.
Üniversiteden doğum iznine çıkarsın, bir süre idare et, sonra biz seni evimize alırız.
Bizim hiç çocuğumuz olmadı, belki karım yaşlı; doğurunca çocuğu alırız.
Nasıl olacağına sen karışma.
Ben belediyede önemli yerdeyim, eşim hastane bölümü başı.
Endişelenme.
Doğumdan sonra üniversiteye dönersin, sana para da veririz.
O zamanlar kimse taşıyıcı annelik nedir bilmezdi.
Herhalde Türkiyede ilk taşıyıcı bendim.
Ne yapacaktım?
Köye dönüp ailemi utandırmak istemedim.
Doğuma sizin evinizde kaldım.
Eşi hiç uğramaz, belki kıskanıyordur.
Kızı evde doğurdum, özel ebe vardı, süt bile emzirmedim, hemen götürdüler.
Bir hafta sonra beni usulca uğurladılar.
Volkan bana para verdi.
Üniversiteye döndüm, mezun olunca fabrikada iş buldum.
Evli yurtlarında oda verdiler.
Önce işçi, sonra ustabaşı oldum.
Çok dostum vardı, ama kimse evlenmedi benimle, ta ki sen çıkana kadar.
Yirmi sekizimde evlendim.
Sonrası bildiğin gibi, üç araba aldık sattık, evimiz bolluk içinde, yazlığımız bakımlı, her yıl tatil.
Fabrika doksanlarda ayakta kaldı, çünkü traktör parçalarını bir tek biz yapıyorduk.
Fabrika hâlâ tel örgülü, gözcü kuleli.
Fazla erken emekli olduk.
Her şeyimiz var.
Çocuk yok, gerek de yok.
Bakıyorum çevrendeki çocuklara…
Fikriye hikayesini tamamladı.
Kötü yaşadık biz.
Seni hep sevdim; soğuk kalbini ısıtmaya çalıştım, başaramadım.
Çocuk olmasa bile bir kediye, bir köpeğe bile acımazsın.
Kız kardeşim yeğenini bırakacaktı, bir hafta dahi ona izin vermedin.
Bugün kızın geldi sana.
Kızın!
Senin kanın!
Sen Ah, genç olsaydım boşanırdım, artık geç.
Yanındayken bile üşüyorsun, soğuk, dedi Yavuz kırık.
Fikriye biraz ürktü, ilk defa kocası bu kadar sert konuşuyordu.
Bütün huzurlu günlerine bir anda gölge vurdu bu kız.
Yavuz yazlığa taşındı; son yıllarını orada geçiriyor.
Üç sokak köpeğini barındırıyor, kedi sayısı belirsiz.
Evde nadiren görünür oldu.
Fikriye biliyor, Elife gidiyor, toruna ve minik torununa hayran.
Hep saf adamdı, saf kalacak, bırak istediği gibi yaşasın, diye geçiriyor içinden Fikriye.
Kızına, torununa ve torununun çocuğuna asla yakın olma arzusu doğmadı.
Tek başına denize gidiyor.
Yalnız tatil yapıyor, güç topluyor ve kendini gayet iyi hissediyor.



