Sevil Hanım salonun kapısında duruyor, kapıyı hafifçe aralamışne kalabalığa karışabiliyor ne de önemli anı kaçırmak istemiyor. Oğluna öyle bir bakışı var ki, içinde hem annelik gururu, hem şefkat, hem de tarif edilemez bir kutsallık saklı. Yiğit aynanın karşısında, açık renkli takım elbisesiyle, papyonunu arkadaşları yardımıyla düzeltiyor.
Her şey sanki bir film sahnesi gibiYiğit boylu poslu, yakışıklı ve sakin gözüküyor. Ama Sevilin içinde bir acı sıkışıyor; kendisini bu sahnede fazlalık, hayatında yokmuş gibi, sanki davet edilmeyen biri olarak hissediyor.
Sessizce eskimiş elbisesinin eteğini düzeltiyor, içinden yeni aldığı ceketle nasıl kombinleyeceğini hayal ediyoryarın düğüne davetsiz de olsa gidecek, kararını vermiş. Tam içeri adım atacakken, Yiğit annesinin bakışını hisseder gibi dönüyor ve yüz ifadesi bir anda değişiyor. Yanına yaklaşıp kapıyı kapatıyor, odada kalıyor.
Anne, konuşmamız lazım, diyor, sesi soğuk ama kararlı.
Sevil dikleşiyor; kalbi deli gibi çarpıyor.
Tabii, oğlum. Şey O gösterdiğim ayakkabıları aldım, hatırladın mı? Bir de…
Anne, lafını yarıda kesiyor Yiğit. Yarın gelmeni istemiyorum.
Sevil donuklaşıyor. Önce ne söylendiğini tam anlamıyor, kalbine acının girmesine izin vermiyor.
Neden?.. sesi titriyor. Ben ben…
Çünkü bu bir düğün. Çünkü insanlar olacak. Çünkü sen yani uygun değilsin. Ve işin Anne, anlamalısın, kimse benim dibe vurmuş biri olduğumu düşünmesin istiyorum.
Sözleri ayazda yağan dolu gibi. Sevil araya giriyor:
Kuaförden randevu aldım, saçımı yaptıracağım, manikürüm olacak Elbisem var, çok sade ama…
Gerek yok, yine kesiyor onu Yiğit. Daha da kötü görünürsün. Lütfen gelme. Rica ediyorum.
Yanıtını beklemeden odadan çıkıyor. Sevil solgun odada yalnız kalıyor. Sessizlik, pamuk gibi içine çörekleniyor. Her şeyin sesi boğulmuşnefesi, saatin tik takı bile.
Dakikalarca hareketsiz kalıyor. Sonra, içindeki bir dürtüyle, dolaptan tozlu kutusunu çıkarıyor, açıyor, albümü eline alıyor. Albümde gazete gibi kokular, eski günler ve zamana karışmış tutkallar var.
İlk sayfada sapsarı bir fotoğraf: buruşuk elbiseli küçük bir kız ve elinde şişe tutan bir kadın. Sevil o günü hiç unutmuyorannesi fotoğrafçıya, sonra kendisine, sonra sokaktaki insanlara bağırmıştı. Bir ay sonra annesinin velayeti alındı. Sevil çocuk yurdunda buldu kendisini.
Her sayfa bir darbe gibi. Kurumsal bir fotoğraf: aynı giyimli çocuklar, gülmeyen yüzler. Sert bakışlı bir öğretmen. İşte o zaman hayatında ilk kez kimseye gerek olmadığını hissetmişti. Dayak, ceza, aç bırakmalar Ama ağlamadı. Zayıfların ağladığına inandı. Ve zayıflara kimse acımazdı.
Sonraki bölümgençliği. Yurttan çıktıktan sonra yol üstü bir lokantada garsonluk yapmaya başladı. Zordu ama artık korkmuyordu. Özgürlüğü vardıbu heyecandı. Artık temiz ve düzgün giyinmeye gayret etti, ucuz kumaşlarla etekler dikti, saçlarını eski usul dalgalandırmaya çalıştı. Geceleri topuklu ayakkabılarla yürümeyi öğrendibiraz olsun güzel hissetmek için.
Sonra bir tesadüf. Lokantada telaş. Yanlışlıkla müşteriye domates suyu döküyor. Panik, bağırış, müdürden azar Sevil açıklama yapmaya çalışıyor fakat herkes sinirli. O anda Veliuzun boylu, sakin, açık renk gömlekligülümsüyor ve şöyle diyor:
O kadar büyütmeyin, sadece domates suyu. Kızın işini yapmasına izin verin.
Sevil şaşırıyor. Ona hiç böyle yaklaşan olmamıştı. Elleri anahtarları tutarken titriyor.
Ertesi gün Veli çiçekle geliyor. Tezgaha koyuyor, Kahve içmeye davet ediyorum. Hiçbir yük yok. diyor. Öyle bir gülüyor ki, Sevil yıllar sonra kendisini ilk defa yurttan gelen garson değil, kadın hissediyor.
Parkta bankta oturuyorlar; plastik bardaklarda kahve içiyorlar. Veli kitaplardan, gezilerden anlatıyor. Sevil çocuk yuvasından, hayallerinden, rüyalarında ailesi olduğundan bahsediyor.
Veli onun elini tutunca şaşırıyor. Kendi dünyası değişiyor; o dokunuşta hayatında gördüğü bütün şefkatten fazla bir sıcaklık var. O günden sonra hep onu bekledi. Her gelişinde Sevil eski acıları unutuyor. Fakirliğinden çekinir ama Veli adeta hiç fark etmiyor, Sen güzelsin, yeter ki kendin ol, diyor.
Ve Sevil ona inanıyor.
O yaz masalsı bir sıcak ve uzun geçiyor. Sevil sonra hep en parlak dönem olarak hatırlıyor; sevgiyle, umutla yazılmış bir bölüm. Veliyle nehir kenarına gidiyorlar, ormanda yürüyorlar, saatlerce kafelerde sohbet ediyorlar. Veli onu arkadaşlarıyla tanıştırıyorzeki, neşeli, bilgili insanlar. Sevil başta yabancılık çekiyor, biraz sıkılıyor ama Veli masanın altından elini sıkıyoro dokunuş ona güç veriyor.
Çatı katında gün batımlarını izliyorlar, termosla çay götürüyorlar, battaniyeye sarılıyorlar. Veli uluslararası bir şirkette çalışma hayallerinden bahsediyor ama ülkesini hep sevdiğini söylüyor. Sevil her sözü ezberliyor; her şeyin çok kırılgan olduğunu hissediyor.
Bir gün soruyorşaka gibi ama ciddidüğüne nasıl bakacağını. Sevil gülerek utancını gizliyor, bakışlarını kaçırıyor. Ama kalbinde alev: evet, evet, bin kere evet. Söylemeye korkuyormasalı kaçırmaktan çekiniyor.
Ama masalı kaçıran başkaları oluyor.
Bir gün yine Sevilin eski lokantasında oturuyorlar. Yan masa gülüyor, aniden bir patlama, Sevilin yüzüne kokteyl fırlatılıyor. Kaymaklı içki elbisesini lekeliyor. Veli fırlıyor ama çok geç.
Yan masada Velinin kuzeni ayakta. Sesi öfkeli ve nefretle dolu:
Bu mu? Senin seçtiğin? Temizlikçi mi? Yurt çocuğu mu? Sen buna aşk diyorsun?
İnsanlar bakıyor. Kimi gülüyor. Sevil ağlamıyor. Sadece kalkıp, yüzünü peçeteyle siliyor ve uzaklaşıyor.
O andan sonra baskı başlıyor. Telefonuna tehditler, alaylar. Git, yoksa daha kötü olur. Herkese anlatırız, kim olduğunu. Yok olma şansın var.
Dedikodular yayılıyor: Komşulara kötü gösteriyorlar, hırsız, hayat kadını, uyuşturucu bağımlısı diye iftira atıyorlar. Bir gün yaşlı komşusu Mehmet Bey geliyor; adamlara para teklif etmişler, Sevili suçlama imzası istiyorlar. Reddetmiş.
Sen iyi bir insansın, diyor. Onlar insan değil. Sakın bırakma.
Sevil dayanıyor. Veliye hiçbir şey anlatmıyoradamın yurt dışı stajı yaklaşıyor, onun hayatını mahvetmek istemiyor. Sabırla bekliyor, her şey geçecek diye umut ediyor.
Ama her şey onun elinde değil.
Veli gitmeden kısa bir süre önce babasından bir telefon geliyor. Halil Bey, şehirde tanınmış, sert ve güçlü biri, Sevili makamına çağırıyor.
Sevil gidiyor. Sade ama temiz giyinmiş. Karşısına oturuyor, dik duruyor, adeta mahkemeye çıkmış gibi. Halil Bey ona sanki bir toz zerresi gibi bakıyor.
Kiminle ilişki kurduğunu bilmiyorsun, diyor. Oğlum bu ailenin geleceği. Sen ise lekesin. Uzaklaş. Yoksa kendim hallederim, sonsuza kadar.
Sevil ellerini dizlerinde sıkıyor.
Ben onu seviyorum, diyor sessizce. O da beni seviyor.
Sevgi mi? küçümseyerek homurdanıyor. Sevgi eşit olanlar içindir. Sen onun seviyesinde değilsin.
Sevil kırılmıyor. Başını dik tutarak ayrılıyor. Veliye hiçbir şey anlatmıyor. Sevginin galip geleceğine inanıyor. Ama Veli yurtdışına giderken, Sevilden gerçeği öğrenememiş olarak, uçağa biniyor.
Bir hafta sonra, lokantanın sahibi Sadi çağırıyor. Her zaman burun kıvıran, sert biri. Malzeme kayboldu, seni depodan bir şeyler çıkarırken görmüşler, diyor. Sevil şaşırıyor. Sonra polis geliyor. Soruşturma başlıyor. Sadi onu suçluyor. Diğerleri susuyor. Gerçeği bilen korkuyor.
Avukat, devletin atadığı genç, yorgun, umursamaz. Mahkemede ilgisiz konuşuyor. Kanıtlarzayıf ve düzensiz. Kamera hiçbir şey göstermiyor ama tanıklar daha ikna edici. Belediye başkanı da sürece müdahil oluyor. Sonuçüç yıl kapalı ceza infazı.
Sevilin üzerinden hapishane kapısı kapanınca; her şey, aşk, umut, gelecekparmaklıkların ötesinde kalıyor.
Birkaç hafta sonra, mide bulantısı başlıyor. Hastaneye gidiyor, test veriyor. Sonuçpozitif.
Hamile. Veliden.
Başta acıdan nefesi kesiliyor. Sonra sessizlik. Sonra karar. Dayanacak. Çocuk için.
Cezaevinde hamile olmakişkence gibi. Kızdırıyorlar, hor görüyorlar, ama sessiz kalıyor. Karnını okşuyor, geceleri bebeğiyle konuşuyor. İsim düşünüyorYiğit. “Yiğit” Türk’te cesaretin adı. Yeni bir hayat, yeni bir umut.
Doğum zor olsa da, çocuk sağlıklı doğuyor. İlk kez kucağına aldığı anda ağlıyorsessizce, boğulmadan. Bu bir umutsuzluk değil, bir ümitti.
Cezaevinde iki kadın Sevile yardım ediyorbiri cinayetten, diğeri hırsızlıktan içeride. Sertler, ama bebeğe saygılılar. Bezlemeyi, sabırlı olmayı öğretiyorlar. Sevil direniyor.
Bir buçuk yıl sonra şartlı tahliyeyle çıkıyor. Kapıda onu Mehmet Bey karşılıyor. Elinde eski bir bebek örtüsü.
Al, bize verdiler. Hadi, seni yeni bir hayat bekliyor.
Yiğit bebek arabasında, peluş ayıcığı kucaklıyor.
Sevil nasıl teşekkür edeceğini bilmiyor, nereden başlayacağını bilmiyor. Ama başlaması gerekiyorilk günden.
Sabah altıda başlıyor; Yiğiti kreşe bırakıyor, kendi temizlik işine gidiyor. Sonra oto yıkamada, akşam depoda ek iş. Gecedikiş, iplik, kumaş. Her şeyi dikiyor: peçete, önlük, yastık kılıfı. Gün geceye, gece gündüze akıyor. Vücut acıyor ama Sevil durmuyor.
Bir gün sokakta kahve büfesinden tanıdığı Melikeyi görüyor. Melike Sevili görünce afallıyor:
Aman Allahım Sen misin? Hala hayattasın?
Ne olması gerekiyordu ki? diyor Sevil sakin.
Affet Yıllar oldu Bak, Sadi batmış, lokantadan atıldı. Belediye başkanı artık Ankarada. Veli Veli evlenmiş, uzun zaman oldu. Ama mutsuzmuş, içiyormuş.
Sevil camın ardından dinler gibi, içini bir şey sızlatıyor. Ama sadece başını sallıyor:
Sağ ol, Melike. Sana iyi şanslar.
Yoluna devam ediyor. Ne gözyaşı, ne öfke. Sadece o gece, Yiğiti yatırıp, mutfakta bir köşeye oturup ağlıyor. Sessizce, feryatsız, sadece acıdan çıkardığı sessizliği gözlerinden bırakıyor. Sabah yine kalkıyor ve devam ediyor.
Yiğit büyüyor. Sevil ona her şeyi vermek için uğraşıyor. İlk oyuncaklar, parlak bir mont, güzel yemekler, iyi bir sırt çantası. Hastalandığında gece başında bekliyor, masallar anlatıyor, kompres yapıyor. Dizini kanatınca, oto yıkamadan koşup geliyor, sabun köpükleri içinde, kendine kızıyorniye koruyamadım? Tablet isteyince, tek hatırası altın yüzüğü satıyor.
Anne, neden herkesin telefonu var da senin yok? soruyor bir gün.
Çünkü bana sen yetiyorsun, Yiğitim, gülümsüyor Sevil. Sen benim en önemli aramam.
Yiğit, her şeyin kolayca ortaya çıktığına alışıyor. Annesinin hep yanında olduğuna, gülümsediğine alışıyor. Sevil elindeki yorgunluğu saklıyor. Şikayet etmiyor, zayıflığa izin vermiyor. Hatta bazen yıkılmak istese de direniyor.
Yiğit büyüyor, özgüveni yüksek, sempatik bir genç oluyor. Başarılı, çevresi kalabalık. Ama sık sık şöyle diyor:
Anne, artık kendine bir şey al. Sürekli bu… eski kıyafetlerle gezilmez.
Sevil gülüyor:
Tamam oğlum, elimden geleni yaparım.
Ama içini bir sancı kaplıyor; acaba o da herkes gibi mi oldu?
Evlenmeyi düşündüğünü söylediğinde, Sevil gözyaşlarıyla sarılıyor:
Yiğitim, ne kadar sevindim Sana bembeyaz bir gömlek dikeceğim, olur mu?
Yiğit başıyla onaylıyor, duymamış gibi.
Sonra o konuşma geliyor. Her şeyini yıkan o cümle: Sen temizlikçisin. Sen utançsın. Bu sözler Sevilin canını derinden kesiyor. Saatlerce küçük Yiğitin fotoğrafına bakıyormavi tulumuyla, gülümseyen gözleriyle, kendisine uzanan elleriyle.
Biliyor musun, yavrum, fısıldıyor, her şeyi senin için yaptım. Sadece senin için yaşadım. Ama artık belki biraz kendim için de yaşamanın zamanı geldi.
Sevil kalkıyor, eski metal kutusunda biriktirdiği parayı sayıyor. Lüks için değil ama iyi bir elbise, kuaför ve manikür için yeterli. Mahalle kuaförüne gidiyor, sade bir makyaj, düzgün bir saç modeli seçiyor. Şık mavi bir elbise alıyorsade ama ona mükemmel uyuyor.
Düğün günü uzun süre aynada kendisine bakıyor. Yüzü değişmiş. Oto yıkamadaki ezilmiş kadın değil; yaşanmışlığı olan biri. Bakıyorinanamıyor, yıllar sonra ilk kez dudaklarına ruj sürüyor.
Yiğitim, fısıldıyor, bugün beni eskisi gibi göreceksin. Bir zamanlar sevilen Sevil olarak.
Nikah salonunda herkes bakıyor. Kadınlar inceleyerek, erkekler gizlice süzüyor. Sevil dimdik, hafif bir tebessümle yürüyor. Gözlerinde ne kızgınlık, ne korku var.
Yiğit annesini başta fark etmiyor. Farkına varınca, rengi kaçıyor. Yanına gelip fısıldıyor:
Gelmeni istememiştim!
Sevil ona yaklaşıyor:
Ben buraya senin için değil, kendim için geldim. Her şeyi zaten gördüm.
Damat adayı Elife gülümsüyor; Elif utanıyor ama başını sallıyor. Sevil uzakta oturuyor, karışmıyor, sadece izliyor. Yiğit göz göze gelince, annesini ilk kez kadın olarak görüyorbir gölge değil. Bu, Sevil için en değerli an.
Restoranda çok kalabalık, parlak, bardakların tınısı ve avize ışığı. Sevil başka bir dünyada gibi. Üzerinde o mavi elbise, özenle yapılan saç, sakin bakış. İlgi peşinde değil, kimseye kendini ispat etme derdinde değil. İçindeki sessizliği, tüm kutlamadan daha büyük.
Yanında Elif, samimi ve sıcak bir gülümsemeyle. Gözlerinde nefret yok, sadece ilgi ve belki biraz hayranlık.
Çok güzelsiniz, diyor nazikçe. Geldiğinize sevindim. Gerçekten sizi burada görmekten çok mutluyum.
Sevil gülümsüyor:
Bugün senin günün, kızım. Mutluluk ve… sabır dilerim.
Elifin babası, saygılı, kendinden emin bir duruşla, yanına gelip
Bize katılın, şeref veririz, diyor.
Yiğit annesinin, hiçbir şey söylemeden, dimdik başıyla birlikte masaya geçtiğini görünce donakalıyor. İtiraz edemeden, kontrol dışına çıkmış annesi, kendi özgürlüğünde.
Sıra tebriklere geliyor. Konuklar ayağa kalkıp anılar paylaşıyor, espriler yapıyor. Sonra sessizlik. O sırada Sevil ayağa kalkıyor.
İzin verirseniz, diyor sakin, ben de birkaç söz söylemek isterim.
Herkes ona dikkat kesiliyor. Yiğit geriliyor. Sevil mikrofona, sanki hep elinde tutuyormuş gibi, güvenle başlıyor:
Çok şey söylemeyeceğim. Sadece size sevgiyi dileyim. Güçleriniz tükendiğinde bile sizi ayakta tutan, kim olduğunuzu ve nereden geldiğinizi sormayan, sadece var olan sevgiyi. Birbirinizi koruyun. Her zaman.
Ağlamıyor. Sesi titriyor. Salon sessizleşiyor. Ardındanalkışlar. Gerçek ve samimi.
Sevil yerine dönüyor, gözlerini indiriyor. O anda biri yaklaşıyor. Bir gölge masaya düşüyor. Sevil bakıyorVeli.
Saçları aklaşmış ama aynı gözler. Aynı ses:
Sevil Gerçekten sen misin?
Sevil ayağa kalkıyor. Nefesi kesiliyor ama ne bir iç çekiş, ne gözyaşı izin veriyor.
Sen…
Ne diyeceğimi bilmiyorum. Bittiğini sanmıştım. Kaybolduğunu. Özür dilerim. Aptaldım. Aradım. Ama babam her şeyi öyle ayarlamış ki inanayım.
İkisi salonun ortasında, etraflarındaki herkes kaybolmuş gibi. Veli elini uzatıyor:
Gel. Konuşalım mı?
Koridorda yürürken Sevil artık eskisi gibi titremiyor. O aşağılanan kız değil artık. Bambaşka biri.
Bir çocuk doğurdum, diyor, cezaevinde. Senden. Onu tek başıma büyüttüm.
Veli gözlerini kapatıyor. İçinde bir şey yıkılıyor.
Nerede?
Orada. Salonda. Düğünde.
Veli rengi kaçıyor.
Yiğit mi?
Evet. Bizim oğlumuz.
Sessizlik. Mermer zeminde Sevilin topukların ve uzaktaki müzik.
Onu görmeliyim. Konuşmalıyız, diyor Veli.
Sevil başını sallıyor:
O henüz hazır değil. Ama görecek. Her şeyi. Hiç kinim yok. Artık her şey değişti.
Salona dönüyorlar. Veli Sevili dansa davet ediyor. Vals. Hafif ve zarif. İkisi dans ederken herkes bakıyor. Yiğit şaşkın. Bu adam kim? Neden annesi kraliçe gibi? Neden herkes ona bakıyor?
İlk kez hayatında içinde bir şey kırılıyor. Sözleri, ilgisizliği, cahillik yılları için utandığını hissediyor.
Dans bitince, Yiğit yaklaşıyor:
Anne Bir dakika Kim bu?
Sevil gözlerine bakıyor. Sakin, hüzünlü, gururlu bir gülümsemeyle yanıtlıyor.
Bu Veli. Senin baban.
Yiğit donakalıyor. Her şey su altı gibi sessiz. Veliye bakıyor, yeniden annesine.
Gerçekten mi?
Evet.
Veli yaklaşıyor:
Merhaba Yiğit. Ben Veli.
Sessizlik. Söz yok. Sadece gözlerde, yalnızca gerçek.
Üçümüz, diyor Sevil, konuşacak çok konumuz var.
Ve yola çıkıyorlar. Sessiz, gösterişsiz. Sadece üç kişi. Yeni bir hayat başlıyor. Geçmişsiz. Ama gerçekle. Ve belki de affetmeyle.



