Aileme asla yargıç olduğumu söylemedim
On yıl önce beni terk ettiklerinden beri aileme asla İstanbul’da hâkim olduğumu anlatmadım. Yılbaşı yaklaşırken birden aradılar; Hadi tekrar görüşelim, dediler, sanki geçmiş onca şey hiç yaşanmamış gibi. Gittiğimde, annem soğuk bir sesle bahçedeki depoyu işaret etti.
Artık ihtiyacımız yok, dedi annem, sesi duygusuzdu. Ne çıkıyorsa senin olsun.
Babam ise umursamaz bir edayla başını kaldırdı:
Eskimiş yük kalmasın, dedi. Al götür ne bulursan.
Ve ben, hiçbir şey sormadan, cansız adımlarla koştum o teneke depoya. İçeride bulduğum dedemi görünce yüreğim dağıldı; yaşlı adam, ince bir battaniyeye sarılmış, titreyerek bir köşeye büzülmüştü. Onlar, onun evini satmış, kalan tüm parasına da el koymuşlardı.
O an artık her şey değişti. Kimliğimi çıkarıp tek bir telefon açtım:
Gözaltı emirlerini uygulayın.
Benim adım Nisan Akdoğan. On yıldır annemle babam, akıllarında hâlâ kendi ezik, sorunlu gördükleri eski kızlarını canlandırıyordu. Onlar, ben yirmi dokuz yaşındayken, boşanmış, Marmara Üniversitesinde hukuk mezuniyet kredilerini hâlâ ödeyen, hayata tutunmaya çalışan bir genç kadını, “deden evini bize bıraksın” ***diye baskı yapmaya*** karşı çıktığım için hayatlarından silmişlerdi. Herkese hakkımda, nankör, başarısız, dengesiz dediler. Kapılarını bir daha hiç açmadılar.
Ama bilmedikleri bir şey vardı; uzaklaşmam beni kurtardı.
Kendi sessizliğimde yeniden doğdum. Savcı oldum, ardından İstanbul Adliyesinde hâkimliğe terfi ettim. İnsanlara hiç anlatmadım. Dedikodularına cevap vermedim. Çünkü anladım ki; bazı insanlar, sizin başarılarınızdan haberdar olmayı hak etmiyor. Özellikle de sizi hâlâ güçsüz ve küçük zannetmeye devam ediyorlarsa.
Yılbaşından iki hafta önce ansızın annem, Neriman Akdoğan, aradı.
Aramızdaki buzları eritsek ya, dedi, umursamaz bir tonla. Yeniden aileymiş gibi oynayalım.
Ne bir özür, ne bir sıcaklık. Sadece, eski evimize bir davet.
Kalbim bana bir terslik olduğunu fısıldadı. Ama aile kelimesi ve özellikle dedem Muzafferin durumu, adımlarımı geri çeviremeyecek kadar ağır bastı.
Eve vardığımda çok şey değişmişti. Yeni pencereler, lüks arabalar, para kokuyordu her köşe. Karşıladıklarında gözlerinde yabancılık vardı, sanki kızları değildim. Daha oturmadan, annem arka bahçeyi gösterdi:
Artık lazım değil, dedi buz gibi bir tonda.
Babam, Nihat Akdoğan, küçümser bir gülümsemeyle ekledi:
Eskimiş yük dışarıda. Depoda. Alap götür.
İçim sıkıştı.
Tartışmadım. Direkt depoya koştum.
Depo penceresiz, rutubet kokan bir yere dönüşmüş; rüzgâr çürük keresteden içeri vuruyordu. Kapıyı itinayla açtığımda, kalbim paramparça oldu.
Dedem Muzaffer, yere kıvrılmış, incecik battaniyelerle titriyordu.
Nisan? diye fısıldadı zor bela.
Sarılıp sıcaklığımı hissettirdim. Her yanından soğuk akıyor, elleri kemik gibi olmuştu. Anlattı; evini satmışlar, kalan parasını da ellerinden alıp betere yük olmasın diye depoya kilitlemişler.
Artık dayanacak sabrım kalmamıştı.
Hemen dışarı çıkıp kimliğimi gösterdim, bir arama emri için telefon açtım:
Gözaltı işlemlerini başlatın.
Kısa süre sonra sokağı sivil polis arabaları doldurdu. Ekipler saygılı, bilgili şekilde girdiler; tüm deliller elimdeydi. Ben dedem Muzafferin yanında kaldım. Acil servis gelip onu götürdü. Hipotermi… Bu kadar ihmalkarlık olabilir mi? Yılların biriktirdiği maddi ve manevi istismar, hepsi kanıtlandı.
Evdeyse annemle babam çılgına dönmüştü.
Ne oluyor burada?! diye bağırdı annem, içeri giren memurları görünce.
Bu cadı oyun mu bu! diye hırladı babam. Napabilir ki o? Hiçbir yetkisi yok!
İçeri girdim, kimliğim elimdeydi.
Var, dedim soğukkanlılıkla. Ben İstanbul Ağır Ceza Hâkimiyim.
Ev bir anda sessizliğe gömüldü.
Annem bembeyaz oldu. Babam kısa bir kahkaha patlattı ama sesi hemen kayboldu.
Korumadaki yaşlı birinin evini satıp, imzaları değiştirip tüm mallarını üstüne geçirdiniz, dedim dik dik bakarak. Onu sağlıksız koşullarda hapsettiniz. Bunlarla ilgili soruşturma haftalardır sürüyor.
Dedem Muzaffer gizlice bir sosyal hizmet görevlisine ulaşmış, bazı belgeleri benden saklamıştı. Paranın izi, tüm yaptıkları tadilat, aldıkları yeni arabalar Hepsi ispatlanmıştı.
Sandılar ki beni atarak hayatlarından kurtulacaklar.
Yanıldılar.
Polis annemle babama kelepçeleri takarken annem ağlayarak Ama biz senin aileniz, dedi.
Gözlerine bakarak söyledim:
Aile, babasını depoya kitleyip ölüme terk etmez.
Onları sessizce götürdüler. Ne sahne vardı ne bağırış. Sadece adaletin soğuk yüzü.
Dedem Muzaffer hastaneye kaldırıldı, sonra güvenli ve sıcak bir yere yerleştirildi. Hak ettiği her şey ona iade edilmek üzereydi.
Babam yanımdan geçerken, öfkeyle tısladı:
Hep planlıydın demek
Hayır, dedim sessizce. Planı sen çizdin, on yıl önce.
Artık dedem güvende. İyileşiyor, geceleri rahatça uyuyor. Bazen hâlâ özür dileyip yük oldum diyor. Her defasında başını okşayıp cevaplıyorum: Sen hiç yük olmadın bana.
Annemle babam yargı önünde hesap verecek. Tüm süreçlerden, etik gereği, geri çekildim. Adalet, şahsi öfkeden üstün gelir; adalet, adalettir.
Bazen neden hiç anlatmadın diye soruyorlar, kim olduğunu.
Yanıtım basit: Çünkü hak etmediler.
Sessizlik, güçsüzlük değildir. Kimi zaman zırh, kimi zaman hazırlıktır.
Beni tekrar çağırdıklarında, hâlâ güçsüz, hâlâ ellerinde şekillendirdikleri o çaresiz kız olduğumu sandılar.
Ama unutmuşlardı.
Yasa unutmaz.
Ve sınırını kendin koyan bir kadın asla affetmez.



