Larisa’nın Sırrı: Küçük Bir Türk Kasabasında Bir Kadının Güçlü Hayatı, Gizemli Çocukları ve Falcının…

Günlük Bir Sır

Küçük Anadolu kasabasının köy havası taşıyan sokaklarında yaşayan bir kız çocuğu vardı: adım Zühre. Annem, gizli güçlere ve türbe ziyaretlerine inanan bir kadındı. Bir gün beni, mahallemizdeki meşhur falcı Hediye Teyzeye götürdü.

Hediye Teyze kartlarını açtı, gözlerini bana dikip:
Senin kızın mutlu olacak, Zühre. Hayatı yolunda gidecek. Ama yanında bir adam göremiyorum, dedi.

O zaman on yaşındaydım. Yaşlı kadının sözleri zihnime mıh gibi kazındı. Aslında pek bir şey anlamamıştım ama garip bir huzursuzluk bırakmıştı bende.

Zaman geçti. Zühre büyüdü, etrafa neşe saçan, ince belli, alımlı bir kıza dönüştü. Kasabanın delikanlıları peşinde pervane olurdu. Ama ben kimseye gönlümü tam olarak vermiyordum; birini tanıyordum, sonra bir başkasını…

Okuldan sonra başka bir şehre gitmedim, halbuki derslerim iyiydi. Kasabanın süt fabrikasında çalışmaya başladım. Herkes, bir müdürle aramda bir şeyler olduğunu konuşurdu ama kimse bizi birlikte görmemişti.

Fabrikadaki kadınlar yeni gelenlere şöyle tembihlerdi:
Bak Zühre, burada takılıp kalma, hayat geçip gider fark etmezsin bile. Senin gibisini şehirde kapış kapış alırlar.

Dinliyordum, gülümsüyordum, hiç cevap vermezdim.

Bir gün köyde bomba gibi bir haber yayıldı: Zühre hamileymiş!

Herkes dedikoduya boğuldu. Kimin kızı “bahtiyar” ettiği üzerine öyle kombinasyonu kurdular ama gerçeğe yaklaşmadılar.

Annem kısa konuştu:
Oynadın, zıpladın, sonunda rezil ettin bizi! Şimdi başının çaresine bak. Benden yardım bekleme. Hem, bir ay içinde burayı terk et. İkimiz de burada isteksiziz, dedi.

Tamam anne, dedim sakince. Giderim. Sonra da beni çağırma.

İki hafta sonra, küçük, eski bir evi eşyasıyla birlikte satın aldım. Komşular bana şanslı dedi: Ev sahibini çocukları İstanbula aldılar, evi neredeyse yok pahasına verdiler. Ben ise bu az parayı nereden bulduğumu kimseye anlatmadım.

Sonrası gerçek mucizeydi. Evi kısa zamanda baştan aşağı yeniledim, modern ve bakımlı hale getirdim. Bahçeye yeni bir kuyu açtırdım, etrafına temiz bir tel örgü çektirdim. Yabancı ustalar geldi, hızla işleri bitirdi.

Bir gün beyaz eşya ve birkaç yeni sandalye getirdiler kapıya. Ben ise içten bir mutlulukla herkese selam veriyor, yüzümden gülümseme eksilmiyordu. Beni gören bırakılmış, çaresiz bir kadın gözüyle bakamazdı.

Sonbahara doğru oğlum Mete dünyaya geldi. Bahçede mavi bir bebek arabası göründü. Doğumdan sonra çabucak toparladım. Daha da güzelleştim. Her zaman bakımlı, neşeli ve dimdik yürüyüşlü biri oldum. Mahallede adeta bir efsaneye döndüm.

Evde ise tam anlamıyla dört elle çalışıyordum: Bir yandan bebekle ilgileniyor, bir yandan bahçeye bakıyor, sobayı yakıyor, bakkala koşuyor, çamaşır yıkamaktan fırsat bulamıyordum. Yine de yılmadım, çalışmaya çocukluğumdan beri alışıktım. Kimseden bir gün bile şikayet etmedim.

Komşu kadınları çalışkan, iyi kalpli olduğumu görüp bana ısındı. Meteye göz kulak olup bana yardımcı oldular. Hatta kimi zaman kocalarını bahçede çalışmaya gönderdiler. Ama çoğunlukla her şeyin altından kendim kalkıyordum.

Mete iki yaşına yaklaşırken, bir gün komşu Ayten görüntüde şaşkın bakışlarla koşarak geldi:
Yahu, gördün mü?
Neyi?
Bizim Zühre yine hamile!
Hadi canım, abartıyorsun…
Vallahi gözümle gördüm!

Mahallede yine söylentiler fırtınalar gibi esti. Yine herkes meraktaydı: Bu kez Zühreyi kim bahtiyar etti?

Kimse bir tahminde bulunamadı; çünkü beni hiç kimseyle gören olmamıştı.

Dedikodulara kulağımı tıkadım, yoluma devam ettim. Sadece evin bahçesinde küçücük bir hamam yaptırdım. Mahalleye doğal gaz geldi, ben de bağlattım. Bahçeye pahalı bir sera kurdurdum.

Bir kadıncağız nereden buluyor bu kadar parayı? dedi herkes, Mutlaka bir üst düzey tanıdığı olmalı! Fakat Zührenin sırrı asla çözülmedi.

Bir sonbahar günü mavi bebek arabası yine avludaydı. Metenin bir kardeşi olmuştu: Sami.

İki yıl sonra, evde bir erkek çocuk daha doğdu; ismini Mert koydum.

Üç oğlum olduktan sonra bile, kimse onların babasını bilmiyordu.

Kimi bana acıyarak güldü. Kimi ise çocuklarım sağlıklı, bakımlı, ben de ayık ve çalışkan gördüğü için bana hayranlığını gizlemedi. Kimi de beni göstererek kızlarını korkuttu, ibretlik yaptı.

Annem beni bir türlü anlamadı; bana ne el uzattı, ne de torunlarını tanımaya çalıştı. Utanç duydu, konuşmadı.

Ama ben başımı hep dik tuttum, kimseye aldırış etmedim.

Yıllar geçti. Bir gün kapımızın önüne lüks bir araba yanaştı. Arabadan çıkan kişi süt fabrikasının müdürü Murat Beydi, elinde kocaman bir çiçek demetiyle… Eve girdi, arkasından mahalleli kapının önünde toplanmaya başladı. Herkes şaşkın:

Neler oluyor? Murat Bey neden Zühreye geldi? Hem de çiçekle!

Bilenler biliyordu; Murat Bey bir yıl önce yıllardır hasta olan eşini kaybetmişti. O zamana kadar eşine kendi bakmış, asla terk etmemişti.

Bir süre sonra Murat Beyle beraber evden çıktım. Etrafımızdaki kalabalığı görünce şaşırdım. Murat Bey beni usulca yanına çekti, herkesin önünde alnımdan öptü; sonra da yüksek sesle:

Zühre benimle evlenmeyi kabul etti. Hepinizi düğünümüze bekliyoruz; ben, Zühre ve oğullarımız, dedi.

Derin bir sessizlik oldu. Sonra herkes, şaşkın gözlerle bize bakarak bir anda kutlamaya başladı. O an, herkes çocuklarımın kime benzediğini anlamıştı…

Düğünümüz bütün kasaba tarafından görkemli bir şekilde kutlandı. Murat Bey, beni ve üç oğlumu büyük evine taşıdı. Eşyalarımızı taşımamıza bütün mahalle yardım etti.

Bir yıl sonra, evimizde beklenen bir kız dünyaya geldi…

İşte… Artık falcılara inanıp gönlümü sıkmam. Bu hayatın akışını, kendi ellerimle yazdım.

Rate article
Lifequest
Larisa’nın Sırrı: Küçük Bir Türk Kasabasında Bir Kadının Güçlü Hayatı, Gizemli Çocukları ve Falcının…