İki yıl önce, babamdan kalan evi satmaya karar vermiştim. Benim için o ev, köyün ucunda, çatısı çatlamış ve bahçesi yabani otlarla dolmuş eski bir yapıdan ibaretti. Gözümde sadece masraf ve yük olarak duruyordu. İstanbulda küçük bir apartman dairesinde yaşıyordum, iki çocuğum vardı, ikisi de maaşımdan daha hızlı büyüyordu. Paraya hep ihtiyaç vardı. Borçlar sırtıma yük olmuştu, kullanmadığım bir mülkün bendeki varlığı canımı sıkıyordu.
Ev, annemle babam bir yıl arayla göçüp gittikten sonra bana kaldı. O zamanlar satış aklımdan bile geçmemişti, acı henüz çok yeniydi. Ama sonrasında, acı yerini yorgunluğa, yorgunluk da hesaba kitaba bıraktı. Her şeye matematikle bakmaya başlamıştım.
Bir gün, kafama koyup köye gittim. Amacım emlakçıyla buluşmak, evi elden çıkarmaktı. Kapıyı açtım, bahçedeki sessizlik sanki omuzlarıma yıkıldı. Asmanın dalları kurumuş, eski tahta bank çürümüş. Her şey, ben nasıl içimden hissizleştiysem, öylece terk edilmişti.
Eve girdim. Tozun ve geçmişin kokusu beni yıllar öncesine götürdü. Bu mutfakta annem Ramazan pidesi açardı. Şu odada babam, televizyonun karşısında haberleri izler, memleket meselesine öfkelenirdi. Çocukken bahçede koşar, dünyanın bu çitin ötesine uzanmadığını sanırdım.
Eski kanepenin üstüne oturdum. Kendimdeki değişimi iliklerime kadar hissettim. Hiçbir zaman sadece parayı düşünen biri olmayacağıma dair kendime söz vermiştim. Ama tam da öyle olmuştum. Her şeyin; hatta anıların bile, değerine rakam biçiyordum artık.
O akşam köyde şenlik vardı, meydandan müzikler geliyordu. Karanlık evde tek başıma oturmak istemedim, dışarı çıktım. Yıllardır görmediğim insanlarla karşılaştım. Çoğu beni hemen tanıdı, anne babamdan saygıyla bahsettiler. İyi insanlardı, her zaman yardıma koşarlardı, arkalarında iz bıraktılar, dediler.
Duyduklarım, herhangi bir eleştiriden çok daha fazla içime işledi. Şehirdeki hayata dert yanarken, onların sade ama onurlu bir hayat yaşadığını fark ettim. Hiçbir zaman çokları olmadı ama az olanını bile paylaşmayı bildiler. O ev, sadece taş ve kiremitle yapılmamıştı; emeklerinin ve alın terlerinin kanıtıydı.
Ertesi sabah kendimi çatıya çıkarken buldum. Ne yaptığımı tam bilmeden Uzun zamandır ilk kez, anlamlı bir şey yapmak istiyordum. Bahçeyi toplamaya, çöpleri atmaya, düzeltebildiğimi onarmaya başladım. Akşam olana kadar uğraştım, içerimde bir şeylerin yerli yerine oturduğunu fark ettim.
Bir hafta sonra çocuklarım geldi köye. İlk başta yakınmaya başladılar; İnternet yok, burası çok sıkıcı! dediler. Ama sonra toprakta koşturmaya, tozlu yolda bisiklete binmeye, başka çocuklarla oyuna daldılar. Akşamları hep birlikte avluya oturup yıldızlara bakardık. Şehirde bu kadar yıldız gördüğümüz hiç olmamıştı.
O zaman anladım: Sadece bir evi değil, çocuklarımın köklerini satmak üzereymişim. Her şeyin başladığı bu yerle bağlarını koparmaya razıydım, sırf kredi borcumu biraz hafifletip geçici bir rahat nefes almak için.
Evi satmadım. Bu karar hayatımı kolaylaştırmadı, daha fazla çalışmam, bazı rahatlıklardan vazgeçmem gerekti. Ama her yaz bir ayımız o evde geçiyor artık. Bahçe derli toplu, asma tekrar gölge veriyor. Evde kahkaha var, neşe var.
Öğrendim ki, bazen en büyük hata, çabucak kazanç getirmiyor diye bir şeyden vazgeçmek. Hayat sadece faturalar ve taksitler değil. Parayla ölçülemeyen şeyler de var anılar, kökler, ve bir yere ait olmanın huzuru
Bazen insan, hayatta kalmaya çalışırken, niçin yaşadığını unutuyor. Ben de unutmanın eşiğindeydim. İyi ki tam zamanında geri döndümO yaz sonunda, çocuklar uyurken usulca bahçeye çıktım. Gökyüzü yıldızlarla doluydu, gece boyu cırcır böcekleri susmadı. Avuçlarımda toprağın kokusunu hissettim. O an, şehrin gürültüsünden, hesaplardan, kaygılardan uzakta, içimde hafif bir huzur yayıldı. Annemle babamı düşündüm; belki onlar da bir yerden bizi izliyordu, belki de en çok şimdi gurur duyuyorlardı.
Evin pencerelerine sarı ışık düşüyordu. İçeride çocuklarımın eşyaları, çizdiği resimler, yeni hatıralar birikmişti. Geçmişin üzerine gelecek ekleniyordu, hepsi bu eski evin duvarlarında usulca buluşuyordu.
O gece anladım: Kök salmak, bazen bir evde, bazen bir hatırada, bazen bir avuç toprakta olurdu. Benim için ise huzur, hiçbir zaman para dolu bir çantada değil, gece yıldızlarının altında, çocuklarımın gülüşünde, geçmişle gelecek arasında bir köprü kurabilmiş olmaktaydı.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Ne olursa olsun, bu ev hep bizim evimiz kalacak diye içimden geçirdim. Ve o sessiz gecede, hayatın en değerli şeyinin ne olduğunu, kendime bir daha hiç unutmamacasına fısıldadım: Bir evin kapısını açık bırakmak; hem çocukluğa, hem geleceğe, hem insanın kendi yüreğine…



