İlçeye Doğru

Mahmut Usta, toz mavi Doğanını mahallenin girişindeki küçük bakkal önünde durduruyor, motoru kapatmıyor. Böyle daha pratik: insanlar hızlıca geliyor, arka kapıdan binip yerleşiyor; soğukta içerisi üşümeye fırsat bulmuyor, Mahmut Usta da çalıştığı temponun dışına çıkmıyor. Torpidoda kareli bir defter üzerinde sefer saatleri yazılı, yanında bir kalem ve bir plastik bardakta bozukluklar. O buna iş demiyor; ama hakikatte başka ne olabilir ki minibüse veya otobüse yetişemeyen ya da otobüs parasına kıyamayanları, kasabanın ötesindeki köye götürüyor.

Mahmut Usta yolu avucunun içi gibi biliyor. Köprüden sonra sağda bir çukur, boşsa hafif sol şeritten geçmek lazım. Ormana yakın tabelanın yan durduğunu biliyor; gece yolculuklarında, tabelayı insan zannedersin. Mahalleye yaklaşırken, eski çiftliğe sapan virajda bataklıktan rutubet kokusu gelir. Yüzler de artık tanıdık: kimi haftada bir, kimi neredeyse her gün biniyor. Kimi yol boyu sessiz, kimi anlatacak neyini varsa arka arkaya diziyor; sanki arabada konuşmak daha kolay.

Mahmut Usta kendini psikolog addetmez. Sorulursa kısa cevap verir, genellikle de sessizdir. Yaşı kemale erdiğinden, gereksiz laflar insana beden yükü olur. Onun hoşlandığı şeyde saflık ve açıklık vardır: götür, indir, gerisin geri dön. Yine de kabullenir; yol insanda dil çözer, arabayı sürene ise şahitlik vazifesi verir. Altına imza atma hakkı yoktur bu şahitliğin.

Yanına kırk yaşlarında, omzunda çapraz çantası, açık renk kalın kaban giymiş bir kadın yaklaşıyor. İsmini bir iki kere duymuş ama hatırlamaz.

Mahalleye kadar? diyor, sesi şüpheyle değil, alışkanlıkla.

Mahalleye, diyor kadın ve arka sağ koltuğa geçiyor. Köyün içindeki Çamlıklara.

Kadının kapıyı usulca kapamasına dikkat ediyor Mahmut Usta; sanki kapı gürültüsünden çekiniyor. Çantasını kucağına yerleştiriyor, kemerini hemen takıyor. Bu tip yolcu ne fiyat konuşur, ne de biraz daha götür abla der.

İkinci yolcuyu beklerken, Mahmut Usta otomatik hareketlerle aynayı düzeltiyor, üç senedir sallanan ve arada yere düşen kamera kaydını sabitliyor. Defterde bugün iki sefer işli; bu, ilk sefer. Öğle olmadan dönmek istiyor: eve su taşınacak, hele dizde bir ağrı; uzun oturmaya gelmez.

Bakkalın solundan bir adam çıkıyor, uzun boylu, koyu kabanlı ve küçük sırt çantalı. Yürüyüşü hızlı; sanki yetişmesi gereken bir işi var. Ama son adımda arabaya yaklaşırken yavaşlıyor, arka koltuğa bir bakış atıyor ve bir an duraklıyor.

Mahmut Usta bunu hemen hissediyor: bu korku ya da neşe değil, basbayağı kararsızlık, insanın zihni devam mı, geri mi derken duraksaması.

Mahalleye mi? diye tekrar soruyor Mahmut Usta.

Evet, diyor adam ve ön kapıdan biniyor. Köye kadar.

Önce kemerini takmıyor. Ruhu çantasında, sanki arkasından kaçacakmış gibi sımsıkı tutuyor. Sonra sanki birden aklına gelmiş gibi kemerini takıyor. Mahmut Usta hareket ediyor.

İlk kilometreler tek kelime konuşmadan geçiyor. Arka koltukta kadın dışarı bakıyor, ama aynadan ara ara ön koltuktaki adama göz attığını Mahmut Usta yakalıyor. Adam ise sabit ileri, yola bakıyor elleriyle çantasını kavrayarak.

Radyo hafifçe açıyor Mahmut Usta, bir dakika sonra kapatıyor. Bu arabada fazlasına hiç lüzum yok; insanların düşünceleri zaten içeriyi dolduruyor. Egzoz, lastik sesi, kendi nefesinin ritmine güveniyor daha çok.

Yol fena değil bugün, diyor, normalleşmek adına.

Evet, diyor adam.

Olmazı yok, diyor kadın arkadan; sesi, söylemesi gerekiyormuş gibi ama tedirgin bir ton.

Mahmut Usta sözlerden çok, suskunluklarda ne var diye kulak kabartıyor. Adamın sessizliği, umursamaz birinin suskunluğuna göre uzun, kadınınki ise bir şeyleri saklayan, dikkatle tartan birinin arası.

Köprüden geçip her zamanki çukuru sol şeritten atlatıyor. Arabada bir sarsıntı, kadın çantasını daha sıkı kavrıyor.

Kadın birden, arka koltuktan konuşmaya başlıyor; muhatabı adam:

Sık mı gidiyorsunuz böyle?

Adam biraz dönüyor, ama tam yönelmiyor.

İş için, diyor. Arada sırada.

Siz kadın susuyor, sanki isminin ucuna gelmiş ama vazgeçiyor. Uzun zamandır köyde misiniz?

Arabada ısının arttığını hissediyor Mahmut Usta, klimayı sabit tutmasına rağmen. Yolcuların birbirini yoklamasını sevmez; daha çok, bu tür dolambaçlı konuşmaları hiç sevmez.

Uzun zaman oldu, diyor adam ve ekliyor, gözünü yoldan ayırmadan: Orada büyüdüm.

Kadın derin bir nefes bırakıyor. Mahmut Usta aynadan, gözlerinin çantasının fermuarına takılı kaldığını görüyor.

Kendi kuralını hatırlıyor Mahmut Usta: karışmak yok, büyük insanlar kendi meselelerini bulur nasılsa. Ama insan sanki arabada gerginlik arttı mı, direksiyon sadece yol değil, hava duvarı olur.

Yol kenarındaki ormanlık alan geçilirken, adam telefonunu çıkarıyor, ekrana bakıp cebine geri koyuyor. Parmağı hafifçe titriyor; içeride hava sıcak, titreme soğuktan değil.

Köyde tam olarak nereye? diyor Mahmut Usta, konuşmayı güvenli alana çekmek için. Durağın çok orada.

Belediye binasına, cevabı veriyor adam. Evrak işi var.

Kadının başı kalkıyor:

Belediyeye mi? diyor fazlaca aceleyle.

Evet, bu sefer adam dönüp biraz daha belirgin bakıyor. Burnunda hafif kemer, bıyık gölgesi ve yorgun bakış. Arazi meselesiyle ilgili.

Arazi mi? kadın yine tekrarlıyor; sesinde öfke iması, ama bastırılmış.

Adam o an kadına tam bakıyor, tanımış gibi; sevgiyle değil sanki, yıllar önce yırtıp attığı bir fotoğrafı duvarda bulmuş gibi.

Tanışıyor muyuz? diyor adam.

Kadın gözlerini kapatıyor bir an.

Beni hatırlamazsınız, diyor. Bu da gayet doğal.

Mahmut Usta direksiyona daha sıkı asılıyor. İçine karışmak istemiyor, ama yolun ortasında da bırakılmaz. Hem sürüşe odaklanıyor, hem kelimeleri kaçırmamaya.

Söylesenize, adam artık sesi sertleşerek: Biz nerede…

Hastanede, lafı kadın kapıyor. İlçe devletinde. On yıl önce.

Adam hızla pencereye yöneliyor. Mahmut Usta yanağında bir kas seğirmesi yakalıyor.

Oraya gelmedim, diyor adam.

Geldiniz, kadının sesi tonunda değişiklik yok ama cümleler ağır. Bir kere uğradınız, sonra kayboldunuz.

Mahmut Usta Sakin olun. demek istiyor ama hakkı yok. O mahallenin taksicisi, mahallenin nüfus memuru değil. Yine de aracın sorumluluğu ondaymış gibi hissediyor.

Bakın, adam sonunda yeniden konuşuyor. Karıştırıyor olmalısınız.

Hayır, kadın kısa başını sallar. Soyadınız Korkmaz?

Adam hafif ürperiyor, Mahmut Usta bunu not ediyor. Cevap bu.

Nereden biliyorsunuz? diyor adam.

Evrakı inceledim, diyor kadın. O zaman. Şimdi de inceledim.

Hikayenin rastlantı olmadığını anlıyor Mahmut Usta. Kadın adamı tanıyor. Adam ise yeni anlamaya başlıyor.

Bir süre önce köyde araziler için yeni başvuru, hak iddiası söylentisi dolaşıyordu. Mahmut Usta kulak asmamıştı ama kelimeler öne düşüyor.

Yol yerine göre sarsıntılı, yamalar var; sarsıldıkça kelimeler daha keskin çıkıyor.

Kim olduğunuzu anlamıyorum, adam ağır konuşuyor.

Kadın aynadan göz göze geliyor Mahmut Ustayla. Yardım için değil, sabret diye bakış.

Benim adım Elif, diyor kadın. O zamanlar hemşireydim. Çocuk birimde.

Adam yutkunuyor.

Eee?

Bir odaya çocuğu ziyarete geldiniz, diyor kadın, çantasında parmakları neredeyse bembeyaz. Kenana. İmzanızı attınız, sonra kayboldunuz.

Hiçbir şey imzalamadım, diyor adam sertçe.

Mahmut Usta adamın kemerini kavradığını, neredeyse koltuğundan kalkacak gibi tuttuğunu fark ediyor.

İmzaladınız, diyor Elif, kadın diretmiyor. Dosyayı ben tuttum. İmzalı evrak, adresiniz Köy, Çayır Sokak, numara…

Yeter, diyor adam. Sesi öyle bir çıkıyor ki, motor gürültüleniyor sanki.

Mahmut Usta araya böyle girerse, iş kim haklı kısmından çıkıp, içeride her şeyin yıkılacağı noktaya gider. Yolun kenarında küçük bir meydan, eski otobüs durağı var. Orada kenara çekmek niyetinde.

Burada duralım, diyor sakince. Burası uygun.

Neden? adam donuk dönüyor.

Çünkü siz öyle konuşuyorsunuz ki, sanki arabada yolcu değil canlı insan yok, diyor Mahmut Usta. Sesi tehditten uzak, anlaşılır bir ton. Unutmayın, ben de yoldayım.

Dörtlüleri yakıyor, kenara çektiler. Motoru kapatmıyor; gerekirse anında çıkış yapsın diye. Sıcak hava içinde sadece kaloriferin mekanik sesi duyuluyor.

Zorla indirmem, diyor önü seyrederek. Ama mesele derinse, araba hareket etmesin. Bir de, ben hakim değilim, sadece şoförüm. Sizi sağ salim yerine ulaştırmak benim görevim.

Elif sessiz. Adam göstergelere kilitlenmiş gibi.

Mahmut Usta dönüp adama bakıyor.

Bir sorum var, diyor yavaş. Gerçekten hastane ve imza olayını hatırlamıyor musunuz, yoksa hatırlamak istemiyor musunuz?

Adam uzun sessiz. Sonra ellerini sırt çantasından bırakıyor, sanki içten bir şeyden vazgeçiyormuş gibi.

Hastaneyi hatırlıyorum, diyor. Ama hikayeyi değil. O zaman eşim vardı. Doğum Kötü geçti. Çocuğumuz yaşamadı sanmıştım.

Elif birden derin nefesle:

Size yalan söylediler, diyor. Nedenini hala bilmem. Ben o zaman yeniydim; kimse açıklama yapmazdı. Sadece evrakları gördüm.

Adam yükseliyor, gözleri nemli.

Demek ki oğlum… cümle yarım kalıyor.

Yaşadı, diyor Elif artık daha alçak sesle. Sonra alıp götürdüler. Dosya işlerinde hep tuhaflık vardı. Ara sıra araştırdım, karışma dediler. Sonra hastaneden ayrıldım.

Mahmut Usta kımıldamıyor. İçinde eski öfke uyanıyor: başkalarının gelişigüzel söylediği yalan, başkasının kaderine dönüşüyor. Ama şu an gereksiz.

Neden şimdi söylüyorsunuz bunu? Arabada?

Elif avuçlarına bakıyor.

Çünkü arazi başvurusu yaptınız, diyor. Çayır Sokaktaki evde Kenan yaşıyor. Yirmi yaşında. Sizi kimse olarak biliyor. Siz belediyeye gidince konu tekrar açılacak. Soyadınızı görünce, siz olabileceğinizi düşündüm o kişi.

Her şeyi mahvetmemi mi istiyorsunuz? diyor adam buruk tebessümle. Bilmiyordum bile.

Ben sadece bir gün koridorda, herkesin ortasında kavga çıksın istemedim, diyor Elif. Önceden bilin, hazırlıklı olun istedim.

Mahmut Usta biliyor ki böyle karşılaşmalar ne doğru ne yanlış; hayat böyle. Yolun kenarındaki çukur gibi, biliyorsun ama yine de içeriden geçiyorsun.

Adam uzun uzun cama bakıyor. Sonra fısıldar gibi soruyor:

O iyi mi?

Elif baş sallıyor.

Biçerdöver ustasında çalışıyor. İçki yok. Kısaca okudu, bıraktı. Ona ablası sahip çıktı, Sevim Abla. O da iyi biri, sever çocuğu.

Adam gözlerini kapatıyor, eliyle yüzünü siliyor. Mahmut Usta, saate izi çıkmış bileğinin taze olduğunu fark ediyor.

Sadece gidip Ben babanım diyemem, diyor. Eğer doğruysa bile.

Ben de istemiyorum, diyor Elif. Ama konunun kâğıttan ibaret olmadığını düşünsün istiyorum.

Mahmut Usta zaman geldi diyor içinden; insanların kendi kararını vermesi lazım.

Bakın, diyor. Mahalleye kırk dakika var. Orada susmak da, devam etmek de elinizde. Ama bu arabada, birbirinizi üzerseniz bırakmam, tamam mı?

İkisi de baş sallıyor.

Mahmut Usta el frenini indirip tekrar yola çıkıyor. Tekerler önce çakıla, sonra asfalta gömülüyor. Araçtaki sessizlik artık boşluk değil, herkesin kendini duyduğu bir sessizlik.

Birkaç kilometre sonra adam tekrar telefonunu alıyor.

Numaranı verebilir misin? diyor, arkasına bakmadan.

Elif kısa duraklıyor.

Var, diyor. Ama hakkım var mı bilmiyorum.

Benim de araziye hakkım var mı, emin değilim, diyor adam. Şöyle yapalım: Sen ver, ben Kenana önce isimsiz mesaj atayım. Görüşmek isterse görüşürüz, istemezse çekilirim.

Elif camdan bakıyor uzun. Sonra defterini çıkarıyor; yeni bir sayfa açıyor, sayıların her birini yavaşça yazıp kağıdı titizce koparıyor. Kağıdı hemen vermiyor, sıkı tutuyor.

Eve gitmeyeceğine söz verecek misin? diyor.

Söz, diyor adam.

Elif uzatıyor, adam zarifçe alıp cebine koyuyor ve fermuarı çekiyor.

Mahmut Usta yola bakıyor, içinde bir şeylerin yer değiştirdiğini hissediyor. O hep işinin götürmek olduğunu sanmıştı; meğer bazen götürmek, mesafe kadar insanların hayatlarına alan bırakmakmış.

İlçeye girişte trafik sıkışıyor. Arabalar kırmızıda bekliyor. Mahmut Usta araya mesafe koyuyor. Adam ön koltukta dümdüz oturuyor, ama omuzları kasılmış. Elif arka koltukta tabelalara bakıyor, sanki bir yerde yeniden sadece sıradan bir insan olmak istiyor.

Burada inebilir miyim? diyor kadın, eczane tabelasını gösterince.

Mahmut Usta kenara çekiyor. Elif, çıkarken öne eğiliyor.

Sonunun ne olacağını bilmiyorum, diyor adama. Kimseye kötülük istemedim. Ama susmaktan yoruldum.

Adam ona bakıyor.

Yanılmışsan hayatımı mahvedeceksin, diyor.

Yanılmadıysam zaten yıkılmış bir hayatın içindesin, sadece haberin yoktu, diyor Elif. Hakkını helal et.

Çıkıyor, kapıyı kapatıyor, eczaneye gidiyor. Mahmut Usta, kadın uzaklaşınca arabayı yeniden çalıştırıyor.

Belediye binasına, diyor adam, sanki kendini hatırlatıyor.

Biliyorum, diyor Mahmut Usta.

Bir iki sokak sonra binanın önünde duruyor. Adam inmedi, ellerini inceliyor. Sonra cebinden kağıdı çıkarıyor, rakamlara bakıyor.

Sizce gitmeli miyim? diyor Mahmut Ustaya, gözünü kaldırmadan.

Mahmut Usta bu tip durumlarda akıl vermekten hoşlanmaz; ama susmak da şimdilik korkaklık olur.

Bence, diyor yavaşça, araziye gidersen eline kâğıt alırsın, uykunu kaybedersin. Ama konuşmaya gidersen, ilk günde hiçbir şey alamayabilirsin ama insan olarak kalırsın. Karar sana ait.

Adam başını sallıyor, kağıdı yerine cepte saklıyor, sonunda kapıyı açıyor.

Sağ ol, diyor ve iniyor.

Mahmut Usta ardında bakıyor. Adam, belediyenin kapısına ne hızlı ne yavaş, sanki yeniden yürümeyi öğreniyormuş gibi gidiyor. Kapıda bir an durup içeri giriyor.

Mahmut Usta, arabayı çevirip bakkalın yoluna yöneliyor. Torpidodaki defter kaymış, kırmızı ışıkta düzeltiyor. Yüreğinde ağırlık var, ama umutsuzluk yok. Yarın yine bu yol, yine yüzler, yine sorular ve sessizlik olacak. Ve o yine diyecek: “Mahalleye kadar mı?”

Çünkü artık biliyor ki, bazen araca sadece yolcu değil, bazen insanın konuşulmamış yılları biner. Ve şoförün görevi, en kritik sözün çukura ya da hızın içine gizlenmeden söylenmesini sağlamaktır.

Rate article
Lifequest
İlçeye Doğru