Biliyor musun, hayatımdaki en büyük hata aslında parasız kalmak değildi. Fazla gururlu olmamdı. Yıllar önce, neredeyse on senemi verdiğim şirkete bir sabah gittiğimde kapısında kilit gördüm. Bir gün düzenli maaşım vardı, ertesi gün cebimde beş kuruş yok, ev kredisi üstüme yük olmuş. Soğuk bir Ocak ayıydı, herkes hâlâ yılbaşındaki kutlamaların havasında. Ben ise cüzdanımdaki son kuruşları sayıp, acaba markete mi gideyim yoksa faturaları mı ödeyeyim diye kara kara düşünüyordum.
Eşim, sevgili Nermin, bana moral vermeye çalışıyordu. Önemli olan sağlığımız diyordu, her şey düzelir. Hep başımı sallıyordum ona ama içimde bir eziklik, bir mahcubiyet… Sonuçta kırk yaşında, beşinci sınıfa giden bir kız babasıyım, ailemin huzurunu sağlayamıyorum diye kendimi yiyordum.
İşe aramaya başladım hemen, CVler, mülakatlar Kimisi dönüş bile yapmadı, bazısı da biz daha genç biriyle devam edeceğiz dedi. Resmen gururuma dokunuyordu; eve sessiz girip en ufak şeye patladığım günler çok oldu. Kızım Elif bile, odasından çıkmaz oldu. Gerilimi hissetmemek mümkün değildi.
Bir de annem var, Hülya Hanım. Ufacık bir köyde yaşıyor, bize yirmi kilometre uzaklıkta. Emekli, minicik bir maaşı var ama yüreği kocaman. Bir sabah hiç haber vermeden kapıda beliriverdi. Elinde bir zarf. Kara gün dostu diye biriktirdiği üç beş kuruşu koymuş içine, hanıma da söylemiş siz rahat edin.
Şimdi düşününce, işsiz kalmak değil, bu yardım teklifi beni darmadağın etti. Gururumdan öyle bir vuruldum ki O yaşlı kadının eline mi bakacağım? dedim kendi kendime. Akşamına hemen zarfı geri götürdüm, kendimi haklı sanarak eve döndüm.
Bir hafta sonra, elektriklerimizi kestiler ödenmemiş faturadan. Salon karanlık, kızım korkuyla baba niye ışıklar yanmıyor? diye soruyor. İşte o an, gururum gözümde hiç de erdem gibi durmadı.
Ertesi gün anneme, paraya değil, bir nefese ihtiyacım olduğunu anladım. Gittim, kapının önündeki eski bankta yanına oturdum. Ne tek laf etti, ne suçladı. Aile yarış alanı değil oğlum, biri düşerse diğeri elinden tutar dedi sadece. Her zamanki gibi, sözüyle içimi rahatlattı.
Dönerken bir rahatlama, bir pişmanlık vardı üzerimde. Yardımı reddederek annemi de uzakta bırakmıştım. Gururuma, kendi ailemin huzurundan daha çok önem vermiştim. Oysa aile, egonun yeri değilmiş.
Annemden aldım, ödedim faturaları. Yutkunmak zordu elbet, ama aylar sonra ilk defa başım yastığa gönül rahatlığıyla değdi.
Kısa süre sonra bir iş buldum. Eskisi kadar prestijli, maaşı dolgun bir iş değildi. Bir depoda, sabahlara kadar ağır iş, uzun mesailer Bundan beş yıl önce kimseye bakmazdım böyle bir işe. Bu defa hiç düşünmeden başladım. Çalıştım, sabrettim, dedikoduya kulak bile asmadım.
Bir yıl geçti, yavaş yavaş toparlandık. Anneme her kuruşunu geri verdim, o istemedi ama al, bu sana olan sevgim, borcum değil saygım dedim. O an gururdan değil, minnetten yaptım bunu.
Şimdi o zor günleri düşünüyorum da, asıl sınav işsizlik falan değilmiş. Asıl mesele, inadım mı galip gelecek, yoksa aileme gerçekten sahip çıkabilecek miyim? Güçlü baba rolü peşinde kendimi mi kandıracağım, yoksa tek başıma başaramıyorum demeyi göze alabilecek miyim?
Güç, hiç düşmemek değilmiş. Gerçek güç, sevdiklerinin uzattığı eli geri çevirmemekteymiş. Ve bazen en büyük cesaret, tek başıma olmuyor diyebilmekteymiş.
O gururlu inat, az kalsın huzurumuzu götürüyordu. Ama annem sayesinde şunu öğrendim; yardım istemek ya da kabul etmek insanı küçük düşürmez, tam tersine daha insancıl yapar.



