Hatırlıyor musun, Gülçin…
Onlar artık birinci katta oturduklarına alışmışlardı. Başlarda herkes üst katları isterdi, ama zamanla alıştılar. En çok anneanne sevinmişti, merdivenleri tırmanmak zorunda kalmıyordu. Cumartesi günleri Aysel Hanım, Gülçinin anneannesi, poğaçalar, krep ya da başka lezzetli şeyler pişirirdi; ama her zaman mutfağı güzel kokular sarardı.
Fırından çıkan kokular, mutfaktaki pencere açıksa, mahallede futbol oynayan çocukları çekiyordu. Emir mahalleden biri gibi arka taraftan gelir, mutfak penceresinden değil ama, evin arka tarafından bahçede duran sandığı pencerenin altına çeker, üstüne çıkıp Gülçini gözlerdi. Gülçin onun yaklaştığını hisseder, koşar ve sandıktan gelen sesleri duyunca pencereye ulaşırdı.
Şimdi sana poğaça getiririm, anneannem yaptı! Onun pembe tokası, açık sarı saçlarını bir araya topladığı fiyonk, koşunca çözülüp sallanırdı.
Harika, Emir iştahla poğaçaları yerken odayı gözetlerdi. Türk usulü mü yaptınız? diye sorardı.
Evet, öyle yaptık. derdi Gülçin.
Defterden ödevleri yazabilir miyim?
Gülçin defterini uzatırdı. Ama sabah okula giderken bana geri ver, dersi almadan önce lazım.
Emirin dersleri fena değildi fakat diğer çocuklar gibi biraz tembeldi, yetenekli olduğu halde. Matematikte iyi kafası vardı ama mahallede koşturmak ona ödev için vakit bırakmazdı. Doksanlarda henüz cep telefonlarının istilası yoktu, çocuklar akşama kadar koşup eve dönmek istemezlerdi.
Sekizinci sınıfta Emir ilk kez Gülçinin çantasını tuttu, sallayarak yeni izlediği filmi anlattı yol boyunca. Dokuzuncu sınıfta ise narin, ela gözlü Zeynep, çocukların ortak kararıyla okulun en güzel kız oldu ve Emir acıktı ona. Zeynepden gözünü ayırmaz, yanında dolaşır, eve kadar peşinden sürüklenirdi. Gülçin tüm bunların geçici olacağını düşünürdü. O ise Emiri uğurlardı veya pencere başında beklerdi, pencereye vursa da Gülçin, defterden ödevleri yazabilir miyim? dese diye.
Zeynep mesafesini korumayı iyi bilirdi, ama kendisine bağlılığı da kolayca sağlardı. Emir bir Zeynepe, bir Gülçine koşar dururdu; Zeynep bazen ona yakınlık gösterir, bazen uzaklaşırdı ve Gülçin ise hep onu beklerdi.
Emir halen Gülçinin penceresine bakar, o ise pencere önüne çay koyar, yanında poğaça bulundururdu poğaça yoksa kurabiye. Emir futbol haberlerini anlatırdı. Gülçin zaten Emiri ilgilendiren her şeyi takip ederdi: futbol izler, spor haberleri okur, korku filmlerine katlanırdı. Ama Emir bir film sorunca hep sohbet edebilecek bir bahanesi olurdu.
Gülçin onu arkadaş olarak hep desteklerdi, Emir ise ona çoğu zaman bir dost için gelirdi; derdini anlatacak, anlayacak biri lazımdı. Ama Zeynep… Emir ona hayran olurdu, düşünürdü, hayalini kurardı, bazen Gülçine Zeynepi başkası eve bırakıyor diye dert yanardı.
Liseden sonra üçü farklı üniversitelere gitti. Emir artık ödev için Gülçine uğramıyor, Zeynepin peşinden hiç ayrılmıyordu. Gülçini eskisi gibi arada bir ziyaret ederdi. Bazen sinemaya giderler, Emir yol boyunca hiç susmaz, anlatacak her şeyi dökerdi.
Emir, cumartesi doğum günüm var, seni davet ediyorum. Gelirsin değil mi? Gülçin ona aşkla bakan gri gözleriyle sordu.
Emir düşündü. Cumartesi mi? Aslında olabilir. Tamam, geleceğim. Kimler olacak?
Annem, babam, anneannem, Vildan ve Vedat, Oya, hani tanıdığın herkes, bizimkiler.
Tamam, söz, uğrarım.
Ama cumartesi Emir gelmedi. Bir hafta sonra uğradı, morali bozuktu. Emir, ne oldu? Çok üzgünsün.
Şikâyet etti, Zeynepin staja gittiğini, ona haber bile vermediğini anlattı. Gülçin teselli etti (zorlansa da). Ben seni cumartesi bekledim, dedi.
Cumartesi mi?
Doğum günüm vardı
Aa, kafasına vurdu, Gülçin, tamamen unutmuşum, kızmazsın ama değil mi?
Yok tabii, olur bazen.
Emir pencereye yaklaştı. Yazın bana poğaça getirdiğin zamanı hatırlıyor musun? Şu sandık vardı, ona çıkardım, sen pencerenin kenarında çayla reçel koyardın.
Gülçin gülümsedi, bu hatıra içini ısıttı, üstelik Emirin hatırlaması güzel bir şeydi. Mahalle arkadaşlarını, sınıf arkadaşlarını, bir gün dersten kaçarken öğretmenin onları parkta yakalayıp tarihe geri göndermesini hatırlayıp sohbet ettiler.
Beşinci sınıfta Emir sevinçten havalara uçtu: Zeynep onunla evlenmeyi kabul etti. Bunu Gülçine anlattı. Gülçin kendini zor tuttu, dudaklarını ısırarak ağlamamak için uğraştı. Yine dost olarak dinledi, ona güven verdi.
Bir ay boyunca yastığına ağladı, yıllardır Emire aşkını hiç söylemediği için kendine kızıp durdu.
Sonra Emir ona geldi. Anneanne ve ailesi misafirlikteydi. Evde alışılmadık bir sessizlik vardı, Gülçin eski yün battaniyeye sarılmış televizyon izliyordu. Kapıdan gelen Emirin sesine başta inanamadı.
Açınca baktı, Emir, üzgün, gözleri sönmüş, omzu duvara dayalı bir haldeydi. N’oldu sana? diye korktu.
Odaya geçtiler, oturdular. Emir ağlayacak gibiydi. Emir, ne oldu? Anlat ne olur.
O… düğün yok… başka birini sevdiğini söylemiş Gülçin onu böyle hiç görmemişti. Yanına yaklaştı, elleri omzuna değdi: Emir, kendini toparla, belki zamanla düzelir…
Artık olmayacak, o kendisi söyledi, nikâh başvurusunu da geri çekmiş… anlıyor musun, hepsi bitti Gözleri doldu. Başını Gülçinin dizine bıraktı, divandan kaydı, Gülçinin eteğine yüzünü gömdü. Dayanamıyorum Gülçin, dayanamıyorum…
Emir, güzelim, nolur kendini toparla. Sana nane çayı yapayım hatırlıyor musun, birlikte pencere kenarında çay içerdik.
Hatırlıyorum Gülçin, hatırlıyorum, bana anlayan hep sen oldun, sen iyi birisin, dizlerini öpmeye başladı, önce tereddütle, sonra giderek daha güçlü, sanki bütün acısını öpücüklerle akıtmak ister gibiydi. Kalktı, Gülçinin belini sardı, yüzüne, boynuna öpücük kondurdu, bir şeyler fısıldıyordu.
Emir, yeter artık, ne yapıyorsun
Gülçin Gülçin
Emir, Emir, seni seviyorum! Hep sevdim, altıncı sınıftan beri seviyorum, canım
Emir gece yarısı ayrıldı, gözlerini kaçırıyordu, Gülçine bakmamaya çalışıyordu. Hoşçakal, yine gelirim
Seni bekleyeceğim, gözleriyle uğurladı, kapı kapanana kadar arkasından baktı.
Emir bir daha gelmedi. O gece sanki rüyaydı, yok gibi hissediyordu. Sonra Emir mezun oldu ve Doğu Anadoluya gitti.
Bir şey yapmalı! Babası öfkeyle mırıldandı. Ailesine gidip konuşmak lazım.
Anlamıyor musun, kız istemiyor! Gergin, bu çocuk için de kötü, annesi cevap verdi. Zaten Emir kızın hamile olduğunu biliyor, kendisiyle de konuştu. Ama yabancı gibi davrandı belki bilerek uzaklaştı
Ama öylece bırakmak da olmaz insafsızlık! diye diretirdi babası.
Anneanne kendini örgüyle oyaladı, bazen gözyaşını sildi. Gülçin için üzülmekten kendini alamadı: akıllı, iyi yürekli kız
Kızı doğunca, Gülçin Emirin iş telefonunu mezun arkadaşından rica edip buldu ve aradı sadece bir cümle söyledi: Emir, bir kızımız oldu. Adını Elif koydum.
Emir bir şeyler mırıldandı, belirsizdi ama, Tebrikler. dedi.
Kızı Elif bir buçuk yaşına bastığında, ailesi yeni dairenin borcunu tamamen ödediklerini açıklayıp anneanneyle birlikte taşındılar. Ev yine iki odalıydı, ama başka semtte. Sırası ile gelip sana yardım ederiz, dedi annesi.
Gülçin ağladı.
Ne bu gözyaşı şimdi? Her gün uğrayacağım, Elifle ilgileneceğim, bize de getirirsin, sen evden işler aldığın için çalışabiliyorsun
Ben, herkes bir arada olunca alışmışım, dedi Gülçin.
Kızım, zaman geçiyor, hayatını kurmalısın, yalnız yaşayınca her şey daha kolay olur, annesi teselli etti.
Son zamanlarda, Gülçin aileden, anneanneden, arkadaşlarından sürekli hayatını yeniden kurması gerektiğini işitiyordu. Gençsin, çocuklu kadınlar da evleniyor, diyorlardı.
Bir hafta sonra iki odalı daire tamamen Gülçinin oldu. Elif gülerek yürümeye çalışıyor, yere oturuyor, sonra kalkıp annesine koşuyordu. Gülçin onu kucağına alıp sarıldıkça beraber gülüyorlardı.
Emir beklenmedik bir anda çıktı ortaya. Daha önce de böyle sürpriz yapardı, Zeyneple düğünü iptal edildiğinde de öyle aniden gelmişti.
O gün babasının geleceğini sanmıştı, ama kapıda Emir vardı, kucağında büyük, kırmızı bir oyuncak itfaiye aracıyla.
Selam! Yalnız mısın? Rahatsız etmedim inşallah? Girebilir miyim?
Emir daha olgun, daha zayıftı ve yüz hatları belirginleşmişti.
Buyur, geç.
Bak, dedi itfaiye arabasını yere koyarak.
Çocuk ağlamaya başladı, Gülçin Elifi kucağına aldı: Bir kızım var, dedi. Oyuncağı gösterdi.
Emir kafasına vurdu: Affedersin
Oyuncağı al, birisine hediye edersin, dedi Gülçin.
Emir ceketini çıkardı, mutfağa geçti. Hemen hemen her şey aynı, hiç değişmemiş. Bari bir çay verirsin?
Gülçin çaydanlığı açtı, kızını bırakmadı. Emir konuşacak konu bulamıyor, tuhaf bir sessizlik vardı.
Onu izledi: açık saçlı, saçları savrulmuş, bileğine kadar uzun elbisesiyle, kızını kucağında tutan Gülçin. Madonnaya benziyorsun, deyiverdi.
Gülçin sustu.
Anneannenin poğaçaları efsaneydi. Bir de pencere kenarında çay içişimizi hatırlıyor musun? O eski odanda. Bir defa anneannen dışarıya çiçek sularken suyu dökmüş, ben tam altta durmuşum, o beni görmemişti, dedi Emir, gülmeye çalıştı. Hatırlıyor musun Gülçin
Hatırlamıyorum, deyip sözü kesti Gülçin. Yanıtı gayet serindi, hatta umursamaz bir tavırdaydı. Emir sustu, şaşırdı. O cevabı, Emirin başta oğlan sandığı halde kız çocuğu olmasına tepki vermek için değildi; samimiydi, gerçekten artık çoğu hatırayı unutmuştu. Şimdi onun kızı vardı, bütün zamanı ve sevgisini ona harcıyordu, onun ilk kelimelerine, büyümesine, oyunlarına şahit oluyor, hayatına anlam katıyordu.
Çayını iç, ben kızım için yemek hazırlamalıyım.
Emir ilk defa, bu evde kendisinin beklenmediğini hissetti. Kalktı, ceketini giydi. Peki, başka zaman uğrarım. Ben gideyim, senin işin var. Birkaç saniye daha durdu, Gülçinin onu durdurmasını bekledi ama nafile.
Ardından kapıyı kapatınca Gülçin sessizce söyledi: Başka zaman olmayacak, burada artık ne çay, ne kahve var.
Kızına döndü, onu kucağına aldı, öptü ve mutfağa geçti yemek hazırlamak için.
Hayatta bazen geçmişi geride bırakmak, yeni bir başlangıca yer açmak gerekir; insan en değerli olanı, kendine ve sevdiklerine yönelirken gerçek mutluluğu bulur.




