Kızı Solarken, Annesi Çiçek Açıyordu: Zarçe Köyünde O Yıl Sonbahar Ayazı, Pencereye Vuran Yağmur ve …

Kızı solarken, anne gürleşiyordu

O yıl Kasım ayında Yeniköyde sonbahar amansızdı, soğuktu. Sabahın erken saatlerinden beri sağlık ocağının pencerelerine yağmur vuruyor, sanki içeri girip ısınmak istiyordu. Kartoteki karıştırırken içimde bir huzursuzluk, sanki kediler tırmalıyor yüreğimi. Oysa ortalık sakin, kimse ciddi hastalanmadı, ama bir endişe gök gürlemesinden önceki sinek gibi içimi kemiriyor.

O sırada kapı ağır ağır, zorla açıldı. Eşiğinde Gülsüm Yılmazı gördüm.

Ah Gülsüm… Kadın ellisini geçmiş, ama hâlâ mezara layık güzellikte biri. Gri örtüsü kaymış, palto ince omuzlarında askı gibi duruyor, gözlerinin altında öyle siyah gölgeler var ki sanki is sürmüşler. Ellerine bakınca içim sızladı. Kırmızı, şişmiş eller, buz gibi sudan büzüşmüş, titriyor, paltonun düğmesini oynatıyor.

Ayşe Hanım, fısıldadı, sesi çatallı, boğuk çıkıyor. Biraz damla verir misin bana? Kalbim öyle hızlı çarpıyor ki, boğazımda patlıyor. Anneme de… anneme de bir Korvalol versen, yine kriz geçirdi, sabaha kadar uyumadık.

Gözlük üstünden ona bakarken içim buz gibi oldu. Dedim ki kendi kendime, yaşamak için bir avuç canı kalmış. Karşımdaki insan, ama hayattan geriye kalanı kurumuş bir kuyuda son damla su kadar.

Gel, otur, dedim, tansiyonu ölçüyorum. Bu kadar yıpratma kendini be kızım, yüzünden hayat akıp gitmiş.

Vaktim yok, Ayşe Hanım, dedi, oturmadı, kapı eşiğine yaslandı. Annem içeride yalnız. Belki su ister, belki tansiyonu çıkar, hemen koşmam lazım. Sen ilaçları ver yeter.

İlaç şişelerini uzattım, parmaklarıyla zor tuttu ve kapıdan çıktı. Sadece ayaklarımı sarıp geçen soğuk rüzgar kaldı arkasında. Pencereyi açıp baktım, çamurda kamburunu çıkarmış evine yürüyor. Allahım, ona neden böyle bir kader verdin? diye düşündüm. Evinde annesi değil, boynunda taş gibi bir yük taşıyor.

Nuriye Hanım eskiden köyün gür sesi, dik kadınıydı. Yıllarca muhtarlıkta çalıştı, emir vermeye bayılırdı. Emekli olunca, yatağa düştü.

Bacaklarım tutmuyor, der ve kalbim duracak! diye bağırır dururdu.

On yıl yatakta. On yıl Gülsüm annesinin etrafında örümcek gibi dolandı.

Ertesi gün dayanamadım, giyinip ziyaretlerine gittim. Sözde kontrol edeceğim. Eve girdim, hijyen göz alıyor, halılar tiril tiril, bir koku… hastalık kokusu değil. Fırında börek, sahanlarda lahana.

Nuriye Hanım yatakta, adeta tahtında oturan kraliçe gibi. Yastıkları sırtında dağ gibi, yüzü pembe, pürüzsüz, gözleri parlıyor, yumruk gibi.

Aa, Ayşe Hanım, gür sesle karşılıyor. Sonunda geldin ha? Şu beceriksizden mutfağı işaret ediyor yardım bekleyeceksin ha! Diyorum ona, Gülsüm, göğsüm yanıyor, o ise Anne, hemen inekleri sağacağım. İnekleri kendi annesinden daha çok umursuyor!

Gülsüm ise o sırada ağır metal kovayı taşıyor. Dizleri titriyor, belini bükmüş, kovayı bırakıp yere diz çöküyor, sessizce yerleri siliyor. Sadece hırıltılı nefesi duyuluyor.

Nuriye, dedim ciddi bir tonla. Kızını bari biraz düşün. Şeffaf olmuş artık kızın.

Düşünmek mi? Nuriye yastıklardan doğruldu. Beni kim düşünecek? Onu ben büyüttüm, uykusuz gece geçirdim, şimdi su bile istemek zorundayım! Bu benim çektiğim ceza, bu hastalık, başka ne olsun! O ise o benim çocuğum, borcunu ödeyecek.

Bakınca Nuriye Hanımda sağlık üç adamı taşır. Hastalığının adı kendine aşırı düşkünlük. Kızının enerjisini emiyor, örümcek gibi. Kendi inanıyor hasta olduğuna, öyle inanıyor ki herkes inandırıyor.

Gülsüm ise yere bakıyor, bezle adeta kuruluyor. Sürt-sürt. Sürt-sürt. O ses hâlâ kulaklarımda. Umutsuzluğun sesi.

Bir ay geçti. Kış kapıda, ilk kar fırtına gibi bastırmıştı.

Akşam, çay içerken, pencereye öyle bir vurdu ki bardak titredi.

Açtım, mahalleli çocuk Ahmet dikilmiş. Gözleri panik.

Ayşe Hanım! Hemen gelin! Gülsüm abla kuyunun yanında düştü! Kalkamıyor!

Nasıl koştum hatırlamıyorum. İhtiyar bacaklarım koştu. Vardım ki, Gülsüm buz gibi toprağa serilmiş, kovalar devrilmiş, su da donuyor. Yüzü kar kadar beyaz, dudakları mor.

Zar zor mahalledeki adamlarla eve taşıdık.

Nuriye Hanım bağırıyor odadan:

Ne o öyle ayak sesi! Gülsüm nerede! Benim sıcak suyum soğudu!

Yanaştım Gülsüme, nabzı bir tüy gibi ince, zar zor atıyor. Acil çağırdık, hastaneye götürdüler. Kalp krizi, yaygın.

Nuriye Hanım yalnız kaldı.

Odasına girdim. Gözleri açılmış, şaşkın.

Gülsüm nerede? Kim tabureyi değiştirecek? Kim bana süt pişirecek?

Gülsüm hastanede, dedim sertçe, tutamadım kendimi. Sen onu mahvettin, Nuriye Hanım. Ölüyor.

Yalan söylüyorsun! diye bağırdı. Kaçmak istiyor! Beni bırakıp gitmek! Bencil!

Öyle bir iğrenç his kapladı ki içimi. Tükürmek isterdim ama Hipokrat yeminim var. Ona su ve ilaç verip çıktım. Nasıl yaşayacak kim bilir, dedim içimden…

Ama kaderin cilvesi bitmez. Ertesi gün köye minibüs gelmiş. İçinden Zeynep indi. Nuriye Hanımın torunu, Gülsümün kızı.

Köy, Zeynepi pek sevmezdi. Lise biter bitmez İstanbula gitti, on yıl uğramadı. Şehirli oldu, dediler. Gülsüm hep gece yastığa ağlayarak ona mektup yazardı, cevap gelmezdi.

Şimdi burada. Deri ceketli, saç kısa ve modern, bakışı sert ve net. Annesine ve anneannesine hiç benzemiyor.

Önce bana uğradı.

Annem nasıl? dedi resmî bir tavırla.

Annen kötü durumda, dedim, yoğun bakımda. Doktorlar diyor ki; vücudu tükendi, hiçbir güç kalmadı.

Zeynep dudaklarını sıktı, çenesi oynadı.

Anladım, ben anneanneme gidiyorum.

Neye dönüştü aralarında kimse bilemedi. Bir gün sonra evlerinden geçerken bir bağırış duydum. Nuriye Hanım çağırıyor. Koştum.

Yatakta Nuriye Hanım kıpkırmızı, ellerini sallıyor. Karşısında taş gibi duran Zeynep var. Elinde tabakta çorba.

Bunu yemeyeceğim! diye bağırıyor Nuriye Hanım. Tuzsuz ve soğuk! Gülsüm hep sıcak yemek verirdi! Kızım nerede?!

Annen hastanede, sen mahvettin onu, Zeynepin sesi buz gibi. Ben Gülsüm değilim. Tuz atmayacağım. İstemezsen yeme. Acıkınca yersin.

Tabakta çorbayı kenara koydu, çıktı.

Su istiyorum! arkasından bağırdı Nuriye Hanım. Su getir zalim! Ölmek üzereyim!

Zeynep kapıda durdu, döndü:

Orada sürahi, orada bardak. Eller çalışıyor mu? Al iç.

Nuriye Hanım on yıldır bardak tutmamıştı.

Ayşe Hanım! beni gördü. Şahit ol! Aç bırakıyor! İşi gücü zulüm!

Zeynepin gri gözleri bana döndü, öyle bir acı gördüm ki gözlerim doldu. Acımasızlık değildi bu. Cerrah gibi canlı canlı kesip iltihabı boşaltıyordu.

İki hafta Zeynep anneannesini terbiye etti. Sertçe.

Altını değiştirmek yok. Orada sandalye var, isterse otursun.
Yatağını kendin değiştir. Eller sağlam.
Bağırırsan kapıyı kapatır bahçeye giderim.

Köy uğultuyla doldu: Yaşlıyı öldürecek, dediler. Ben sustum. Çünkü gördüm ki Nuriye Hanım yeniden doğdu!

Önce öfkeyle patladı. Sonra açlıktan kaşığı kendisi tutmaya başladı. Zeynep su vermeyince, gözlerimle gördüm; yaşlı kadın inledi, yataktan kalktı, yatağın tutunu tutarak masaya yürüdü.

Bir ay sonra, belki biraz daha uzun, Gülsüm taburcu edildi.

Zeynep onu arabayla getirdi. Gülsüm hâlâ zayıf, solgun ama artık şeffaf değil. Kızının elini tutarak adım adım girdi eve. Korktu: Yine başlayacak şimdi, Neredeydin tembel, topuğum kaşınıyor diye.

Eve girdiler. Sessizlik.

Anne odası boş. Yatak düzeltilmiş.

Gülsüm yüreğini tuttu:

Öldü mü?
Hayır, gülümsedi Zeynep. Mutfakta.

Mutfakta Nuriye Hanım! Gözlükleriyle patates soyuyor, kendi başına!

Gülsümü görünce elindeki bıçağı bıraktı.

Öyle bir sessizlik oldu ki, duvardaki saat bile duyuluyor, tık-tak, tık-tak.

Gülsüm kapıya yaslandı, gözlerinden yaşlar aktı:

Anne kalkmışsın

Nuriye ona ve torununa baktı. Bakışı garipti. Kötü değil. Sanki ilk kez uyanıyor gibi.

Kalkmaz mı insan, mırıldandı, ama eski hırsından eser yok. Şu bu jandarma kız sayesinde.

Sonra sessizlikte ekledi:

Otur Gülsüm. Patates soğuyor.

Onlara bakıyorum, yaşlı genç, düşünüyorum: hayatı ne kadar çok manipülasyon, oyunlar ardından tüketiyoruz. Oysa hayat bir müsvedde değil, tekrar yazılmaz. Bazen insanı kurtarmak için yastığını düzeltmek değil, o yastığı çekip almak gerek.

Kış geçti. Kötü eski hayatı sel götürdü.

Mayıs geldi. Bizde Yeniköyde mayıs, havanın mis kokulu olmasıdır. Akşamlar masmavi, derelerde bülbüller öyle şakır ki insanın içi titrer.

Akşam, Yılmazların evinin önünden geçiyorum.

Çit yeni, boyalı. Bahçede kırmızı laleler. Gülsümün gururu.

Avluda masa kurulu. Semaver güneşte parlıyor.

Üçü oturmuş.

Nuriye Hanım tekerlekli sandalyede (yine uzun yürüyemiyor), ama kendi bardağını tutuyor, çörek batırıyor. Şalında pul işlemeler.

Zeynep gülüyor, kucağında dizüstü bilgisayar şimdi uzaktan çalışıyor.

Gülsüm Gülsüm bahçede dolaşıyor. Artık belini büküp koşmuyor, yürüyerek dolaşıyor. Yavaşça elma dalını okşuyor, çiçeği kokluyor. Yüzü sakin, aydınlık. Elbette kırışıklar duruyor ama gözleri gözleri canlı.

Beni görünce el salladı:

Ayşe Hanım! Gel çaya! Bekledik, en sevdiğin üzümlü marmeladı açtık!

Girdim, çit eski usulden, ev sıcak. Yanlarına oturdum. Çay sıcak, kuvvetli, dumanı üstünde.

Bilirsin Ayşe Hanım, dedi birden Nuriye Hanım, gözleri uzaklara bakıyor, gün batımına.

Ben sanırdım ki love, yani sevgi, hep peşinde koşmak, her şeyini sunmak. Meğerse Sevgi, insanın ellerini bırakmasına izin vermemekmiş. Hayata tutunmaya zorluyormuş, güç bitse bile.

Gülsüm yaklaşıp annesinin omzuna sarıldı. Sessizce. Zeynep de anneannesinin eline elini koydu.

Öyle oturduk. Huzur, sadece sobanın yanındaki cırcır böceği keman çalıyor, uzakta inek möğürüyor sürü dönüyor. Nasıl güzel, ya Rabbim. Huzur. Artık her şeyin iyi olacağına inanıyorum.

Sağlık ocağıma, tozlu yollarımıza, bütün o işlemeli pencereli evlerimize bakıyorum ve düşünüyorum: yeryüzünde insanın memleketinden daha güzel yer yok. Evlerde huzur varsa, en azından burada hava bile iyileştirir, toprak güç verir, yeter ki insan kinini, bir yabani ot gibi, kalbinden söküp atsın.

Rate article
Lifequest
Kızı Solarken, Annesi Çiçek Açıyordu: Zarçe Köyünde O Yıl Sonbahar Ayazı, Pencereye Vuran Yağmur ve …