Çıkıp Cesurca Konuşmak

Söylemek ve Çıkmak

Stüdyonun internet sitesindeki Gönder tuşu küçücük bir şeydi, ama Nazirenin eli öylesine terlemişti ki sanki fare değil, yabancı birinin elini tutuyordu. Formda dürüstçe yazdı: 55 yaşındayım. Tecrübem okul gösterileri, birkaç kez toplantıda okudum. Hedef kısmına önce kendim için diye yazdı, sildi, sonra sesli konuşmak istiyorum yazdı ve ancak o zaman bastı tuşa.

Bir dakika geçmeden gelen kutusunda deneme dersi yeri ve saatiyle ilgili bir e-posta belirdi. Nazire hemen dizüstü bilgisayarını kapattı sanki bu sayede yaptığından vazgeçebilecekmiş gibi ve mutfağa gitti. Tezgâhta yığılı bulaşıklar, ocakta soğumakta olan bir çorba vardı. Elini süngere attı, ama durdu.

Sonra yaparım, dedi usulca. Kendi sesini duyunca utandı, sanki biri onu gizlice dinlemiş gibi.

Stüdyo konusunu kimseye açmamıştı. Muhasebe bürosunda zaten dedikodu bitmez: kim kime ne dedi, kim kime nasıl baktı. Evde de oğlu, eşi, kayınvalidesi telefonda; hayat alışıldık telaşıyla sürüyordu. Eğer Diksiyon kursuna gidiyorum derse, başına işleri sarılacak gibiydi: Sorular, uygun bulmayan bakışlar, alaylar ya da daha kötüsü o acıyan ses: Aman Nazire Hanım, ne gerek var şimdi buna? Yıllarca kendi kendine de böyle söylemişti işte Ne gerek var.

O akşam, tam vaktinde, metrodan çıkınca adres açık seçik olduğu halde evi zar zor buldu. Ağır ağır yürüdü, çantasını tekrar tekrar kontrol etti: Kimlik, defter, su şişesi. Apartman merdiveninde bebek arabasıyla inen birine yol verdi, sırtını çarpar gibi yapınca, kalbi sanki sınava yetişiyormuş gibi fena çarpmaya başladı.

Stüdyo, Yaratıcı Atölye yazan bir tabeladan geçilen, ikinci kattaydı. Koridorda yan yana sandalyeler vardı; duvarlarda eski etkinliklerin çerçevelenmiş afişleri. Nazire kabanını çıkardı, askıya astı; aynada saçını düzeltti. Şakaklarındaki beyazları gözüne çarptı, üzerine bastırdı gizlemek ister gibi.

Sınıfta on kişi vardı. Kimi gülüyordu, kimi çıktılarını gözden geçiriyordu. Kısa saçlı, alçak sesli bir hanım: Ben Figen Hanım, dedi ve herkesi çembere davet etti.

Bugün sesimizi deneyeceğiz. Yüksekliği değil, gücünü. Nefes alın, özür dilemeyi bırakın.

Ozür dilemiyoruz. Bu sözcük gelip Nazirenin göğsüne çarptı. Kendisini, Ben zaten uğramıştım, bakıp gideceğim derken yakaladı ama susup halkaya girdi.

İlk egzersiz kolaydı: Nefes al, uzun bir sss, ardından jjj sesiyle nefesi bırak. Etrafına bakmamaya çalıştı ama elinde olmadan dikkat etti: Yanında yirmi yaşlarında, ojeleri renkli, duruşu mükemmel bir kız vardı; ileride ise eşofmanlı, kendinden emin bir adam duruyordu. Nazire, kendisini bir yabancının düğünündeki gibi hissetti.

Şimdi herkes adını söylesin, bir de cümle kur. dedi Figen Hanım. Herhangi bir cümle. Fısıltı olmasın.

Sıra Nazireye gelince, dili damağına yapıştı.

Nazire, dedi ve hemen ardından ekledi: Affedersiniz, ben…

Durun, nazik ama kararlı bir sesle Figen Hanım. O kelime bugün yasak. Bir daha. Sadece isminizi söyleyin.

Nazire boğazını temizledi.

Nazire.

Ve birden duydu: Sesi sandığından daha kalındı. Biraz kısık, hafif hırıltılı, ama canlıydı. Korkuyla hafiflik karışık oldu, yüreğinde tuhaf bir yer açıldı.

Ders bitince Figen Hanım yanına geldi.

Derse devam edin, dedi. Sizin sesinizde bir renk var. Ama hep saklanıyorsunuz. Onu değiştireceğiz.

Nazire başıyla onayladı, konuşmamış gibi davrandı. Dışarı çıkıp eşine mesaj atmaya kalkınca uzun süre cümle aradı; sadece Gece geç döneceğim, derste kalacağım yazıp yolladı. Hangi derste olduğunu yazmadı.

Haftaya provalar başladı. Nazireye ilk gösteri için hazırlamaları gereken kısa bir çağdaş hikaye metni verdiler: Hayır demeyi yeni öğrenen bir kadının monoloğu. Evde, mutfakta makarna kaynarken defalarca okudu, yine de hep takıldı. Ya satır unuttu, ya kelime yuttu. Kendine kızdı, asi bir çocuk etmiş gibi oldu.

Anne, yine kendi kendine mi konuşuyorsun? diye sordu oğlu kapıdan.

Nazire irkildi, kağıdı hemen kıvırıp kaldırdı.

İşle ilgili bir şey.

İş iyi bir perdeydi, ona sığındı. Oğlundan saklamak utandırdı, ama itiraf etmekten daha çok korktu.

Provalarda Figen Hanım tek tek mikrofona çağırıyordu. Mikrofon sehpasındaydı, kablosu kolondan uzanıyordu. Nazire neredeyse insandan korktuğu kadar ondan da korkuyordu. Sanki konuşunca sesi duvarda yankılanacak, tüm titremeleri ortaya çıkacaktı.

Mikrofona eğilmeyin, dedi eğitmen, O size yaklaşsın. Omuzlar serbest, nefes sırttan alınacak.

Nazire denerken, omuzları kasıldı, soluğu karıştı. Yanındaki genç kız nasıl rahat, arkadaşlığa sohbet eder gibi konuşuyordu. Nazire düşündü: Artık bana geç, komik duruyorum. Hemen ardından suskun mazeretler üretti.

Provadan sonra yaşına yakın, atkuyruğu özenli, gri süveterli bir kadın geldi yanına.

Duraksamaları iyi ayarlıyorsunuz, dedi. Ben de mikrofondan korkuyordum, kendimi açık edecek sanıyordum.

Nazire ilk kez o akşam güldü.

Evet, dedi hafifçe. Ama öyle sandığımız gibi değil.

Beraber durağa kadar yürüdüler. Kadının adı Zeynepti, sağlık ocağında çalışıyordu, yoğun bir yılın ardından, içinin pamuğa döndüğünü düşündüğü için bu kursa sığınmıştı. Nazire dinledikçe içi çözülür gibi oldu. Bu hemen bir dostluk değildi belki, ama yalnız olmama umudu verdi.

Bir iki prova sonra tatsız bir andı yaşandı. Nazire sahnede, nefesine dikkat ederek metni okurken, beyninden kaybolan bir kelimede tutuldu. Sessizlik oldu.

Malum, yaş ilerleyince hafıza gidiyor, diye kıkırdadı eşofmanlı adam, alçak ses ama duyulsun diye.

Nazirenin yüzü ateş gibi yandı. İtiraz edecekti ama yine alışkanlıkla gülümsedi.

Olur bazen, deyiverdi.

Figen Hanım elini kaldırdı.

Herkeste olur, dedi. Gençlerde de. Burada yaşa laf yok, çalışıyoruz.

Adam omuz silkti. Ama Nazire, o an fark etti: Dikenli lafa karşı gülümsemek de sesiyle ilgili bir alışkanlıktı. Daha doğrusu, olmayan sesiyle ilgili.

O akşam evde tekrar tekrar metni açtı, eşiyse televizyonda haberleri izliyordu. Eşi sordu:

Şiir mi ezberliyorsun sen yine?

Nazire durdu. Aniden boğazı kurudu.

Aslında… bir kursa başladım. Bir gösterim var.

Kocası ekrana bakmayı bırakıp dikkatle döndü.

Gösterim mi? dedi, beklendiği gibi alayla değil, ciddiyetle.

Nazire şaka veya küçümseme bekledi, ama adam sadece başını salladı.

Senin canın istiyorsa git, dedi. Kendini paralamadan.

Sözleri gösterişli değildi, ama Nazire için tam da bu sıradanlıkta bir destek vardı. Ne aferin, ne seninle gurur duyuyorum. Sanki kendini açıklamadan yaşama izniydi artık.

Hazırlanmak zordu. Nazire sabah herkesten önce kalkıyor, ev hala sessizken nefes egzersizleri yapıyordu. Pencerede elleri kaburgasında, nefes sayıyordu. Bazen öksürüyordu, bazen kendine gülüyordu. Defterine şunları yazmıştı: Çeneyi sıkma, hayırdan sonra duraksayın, Seyirciye, yere değil bak.

Bir gün provada Figen Hanım dedi ki, İlk sırada konuşmak istediğiniz biri varmış gibi düşünün.

Nazire hemen kayınvalidesini gördü. Sonra patronunu. Sonra aynadaki kendini, gülümsemesiyle her şeyi örtmeye çalışan halini. Elleri titredi.

Herkesle konuşmaya gerek yok, dedi eğitmen. Birini seçin. Onun için söyleyin.

Nazire kendini seçti. Tuhaftı, korkutucuydu, sanki ilk defa ben de ilk sıradaki insanım diyordu.

Gösteri günü çabuk geldi. Nazire çok erken uyandı, sabırsız bir boşluk midesine çökmüştü. Sessizce mutfağa gitti, su doldurdu, yudum yudum içti. Metin masada ikiye katlıydı; açıp gözden geçirince ortadaki kısmı hatırlayamadığını fark etti. Sanki orada koca bir boşluk vardı.

Başını ellerine dayadı.

Çıkmayacağım, diye geçirdi içinden. Bu düşünce öyle tatlı geldi ki, sanki bir kurtuluş imiş gibi. Rahatça Hastalandım denebilir, acil bir iş uydurulabilirdi. Hiçbir şeyin ucu ölüm değildi nihayet.

O sırada eşi uykulu halde içeri girdi.

Niye bu kadar erkencisin? dedi.

Nazire ona bakıp, ilk kez gerçeği söyledi.

Korkuyorum. Unuturum diye ödüm patlıyor.

Adam başını kaşıdı, masadaki kağıdı aldı.

Oku bana, dedi. Olduğu gibi oku.

Nazire karşı çıkacak oldu, ama çoktan ayakta, hazırdı. Kısık sesle, ara ara takılarak okudu. Adam hiç bölmedi. Sadece bir yerde, yeniden özür dilemeye yeltendiğinde, kaşını kaldırdı.

Sen orada bunu yapmamayı öğreniyordun, dedi.

Nazire hafifçe güldü.

Bak, evde bile olmuyor.

Olur, dedi adam ve kağıdı geri verdi. Sen zaten gideceksin.

Stüdyonun girişinde o gün tam bir telaş vardı. Birileri kostüm çantasını şıngırdatıyor, kimse metnini fısıldayarak tekrar ediyordu. Nazire kağıdını buruşturmamak için dosyada tutuyordu. Eller buz kesti, ama içerisi sıcaktı.

Zeynep geldi, yanında su şişesi uzattı.

Bir yudum al. Ve metin okuma şimdi. Artık ezber için geç, şimdi sadece nefes al.

Nazire başını salladı, dosyayı çantasına koydu. Çantasını duvar dibindeki sandalyeye yerleştirdi, fermuarı çekti. Bilmek istiyordu: eşyası yerinde, dönecek bir noktası var.

Salonda elli kadar izleyici. Küçük bir sahne, siyah perde, iki spot ışığı gözünü kamaştırıyor. Mikrofon ortada bekliyor. Nazire perde kenarına geldi, salona bakınca pişman oldu. Yüzler bir bütün olmuştu ama tanıdık olanları seçti: Eşi, kapıya yakın oturuyordu. Yanında oğlu, hiç beklemediği halde gelmişti. Nazirenin içine birden dalga dalga panik ve sevgi karıştı.

Yapamayacağım, diye fısıldadı Zeynepe.

Yaparsın, dedi Zeynep de alçak sesle. Bana bak. Ben yan tarafta olacağım.

Figen Hanım yana yaklaştı, Nazirenin omzuna avucunu koydu.

Mükemmel olmak zorunda değilsin, dedi. Yaşamak zorundasın. Sadece çık, nefes al, ilk cümleni söyle. Gerisi gelir.

Nazire gözlerini yumdu. Ağzı kurumuş, dili başkasına ait gibi. Derin bir nefes aldı, omuz kalkmadan, havanın kaburgasını doldurduğunu hissetti. Fiziksel bir şeydi bu, ama dayanağı oldu.

Onu sahneye çağırdılar. Yere bastı; zemin sağlamdı, azıcık kaygandı. Mikrofona bir karış mesafede durdu. Işık gözüne vurdu, salon karardı bu iyi geldi; göz önünde az kişi, daha az bakış.

Ağzını açtı, bir an başlayamadı. Beyninde boşluk vardı. Ön sırada eşini gördü: Elleri dizinde, sakin yüzü. Onun yanında oğlu, o da telefona bakmıyor, ona bakıyor. O an anladı: Onlar mükemmel olmasını istemiyor. Oradalar ya, yeter.

Ben hep yavaş konuşurum, dedi Nazire. Sesi titredi ama duyuldu.

Sonrası aktı gitti. Her sözcüğü hatırlayarak değil, ama cümleler ardı ardına dizildi. Bir yerde karıştırdı, yüreği duracak gibi oldu. Durdu, nefes aldı, sonraki satırı kendi bildiği gibi söyledi. Kimse huysuzlanmadı, kimse gülmedi. Salonda bir sessizlik vardı; bastıran türden değil, dinleyen türden.

Hayır dediğinde, günlükte not ettiği gibi uzun bir duraklama yaptı. Bu defa yüzünde yumuşatan bir gülümseme olmadı. Sadece söyledi.

Bittiğinde geriye bir adım attı, mikrofonun sabit olduğunu unutmadı, elleri açık tuttu. Parmakları titredi, ama saklamadı. Kısa bir baş selamı verdi.

Alkışlar çılgınca değildi ama sıcaktı, samimiydi. Birisi yüksek sesle teşekkürler dedi; o kelimeyi çok net duydu, sanki şahsen ona yönelmişti.

Sahne arkasında kendini duvara yasladı. Dizleri merdiven çıkmış gibi yorgundu. Zeynep onu hızlıca sarıldı, dostça.

Başardın, dedi.

Nazire başını salladı. Ağlamak istedi, ama gözleri kuruydu. İçinde başka bir his vardı: Sanki yıllardır dolaşıp durduğu o yeri, ilk kez sahipleniyordu.

Bütün gösteri ekipçe uzun süre orada kaldı. Kimi eşyasını aradı, kimi fotoğraf çekildi. Nazire sandalyedeki çantasını buldu, fermuarı açıp dosyasını aldı. Kağıdın kenarı kıvrılmıştı. Parmaklarını üzerinden geçirdi, bir an atmaya kıyamadı. Dursun, dedi, bu olanların kanıtı gibi.

Eşi ve oğlu koridorda yanına geldi.

Fena değildi, dedi oğlu, ilgisizmiş gibi ama gözleri ışıldıyordu. Hatta güzeldi.

Kocası başını salladı.

Sahnede farklıydın. Mutfağa göre bambaşka.

Nazire kısacık güldü.

Mutfakta hep acelem olur, dedi. Devam etmek istiyorum, dedi; ürkmeden ilk defa.

Beraber dışarı çıktılar. Nazire kabanının düğmelerini ilikledi, atkısını düzeltti. Hala biraz titriyordu ama bu defa korkudan değil vücudu, attığı o adımı unutamıyordu.

Ertesi gün Nazire stüdyoya kurstan önce gitti. Koridor boştu. Bürodaki masaya yaklaştı, yeni seviye kaydı için form doldurdu. Hedef bölümüne laf aramadı, kısa yazdı: Konuşmak.

Figen Hanım odadan çıkınca, Nazire başını kaldırıp göz göze geldi.

Kalıyorum, dedi usulca.

Güzel, dedi eğitmen. O zaman yeni metninizi seçin.

Nazire verilen dosyayı göğsüne bastırdı. Sınıfa yürürken fark etti: Tek bir kez bile kendini savunmamıştı, hiçbir mazeret sıralamamıştı. Küçücük, neredeyse fark edilmeyen bir değişimdi bu. Ama içindeki sesi, bütün alkışlardan daha yüksek geliyordu.

Rate article
Lifequest
Çıkıp Cesurca Konuşmak