Aman Allah’ım, bu ette ne kadar yağ varmış… Biz böyle bir şeyi asla yemeyiz! Şehirli gelin, bütün gün yemek yapan kayınvalidesine böyle çıkıştı.

Off, şu ette ne kadar yağ varmış Biz böyle şeyler yemeyiz ki! dedi şehirli gelini, tüm gün yemek yapan kayınvalidesine bir anda.
Sevda bunu öyle bağırmadan, gayet sakin bir sesle söyledi ama bazı sözler var ya, bağırsan da acıtır, sessizce söylesen de.

Emine Hanımın eli tahtadan kaşıkla öylece masada kaldı. Masanın üstünde eski ama tertemiz bir örtü vardı. O küçük köy mutfağında taze yemek ve yeni pişmiş ekmek kokusu birbirine karışmıştı. Havanın sarı, yumuşacık bir ışığı vardı. Tıpkı Eminenin içindeki sıcaklık gibi.

Bütün gününü yemeğe vermişti Emine Hanım. Yani mecbur olduğu için değil Sevgisini, ilgisini böyle gösterirdi en iyi.
Oğlu, Burak, artık sadece bayramdan bayrama geliyordu köye. Şehre taşındığından beri bambaşka bir hayat kurmuştu. Emine Hanım da her gelişinde elinden gelenin en iyisini yapmaya uğraşırdı. Köylü gibi görünmek istemezdi, fazla sade kalmak istemezdi.

Sevda, ellerini önünde kavuşturmuş, ayakta, şık kıyafetleriyle hafif bir üstünlükle bakıyordu. Tabaklara şöyle bir göz gezdirdi küçük bir memnuniyetsizlikle.
Biz böyle şeyler yemiyoruz Çok yağlı bu et, dedi yine, tabağındaki ete dönüp bakarken.

Emine Hanım o an susmayı tercih etti.
Yorgun ama huzurlu bir tebessümle baktı. Hayatı boyunca lükse, gösterişe alışık olmamıştı zaten. Biliyordu sadece yokluğu, emeği ve fedakârlığı. Eşini Burak daha beş yaşındayken kaybetmişti, kara soğuk bir sabah. O günden beri güçsüz olma lüksü yoktu. Hem anne hem baba olmuştu mecburen. Toprağı işlemiş, odun taşımış, bulaşık yıkamış, her akşam kendi derdini içine atıp gözyaşını geceye saklamıştı.

Bazı akşamlar sadece haşlanmış patates yiyebildikleri olurdu. Sabahları ekmeği pay etmek, dilimlemek zorundaydı. Fakat hiçbir zaman oğlunu başka çocuklardan az hissettirmemişti. Özellikle de ona saygıyı öğretmişti.

Burak, annesinin yemeğine tek kelime etmezdi çünkü bir tabağın dolmasının bile bedelinin ne kadar büyük olduğunu çok iyi bilirdi.

Ama o akşam, gelininin iki laflık yorumu, bugüne kadar yaşanan tüm eksiklerden daha ağır geldi Emine Hanımın kalbine.

Birkaç saniye içi daraldı ama ağlamadı.
Başını kaldırdı ve konuştu. Sessiz, temiz ve kitaplarda yazmayan o şahsiyetli edayla
Sevda, dedi içtenlikle,
Ben Burakı öyle şaşaalı büyütmedim. Ne yapabiliyorsam onunla büyüttüm. Basit yemek, çokca emek ve bolca sevgiyle

Sevda tam laf atacak oldu ama Emine Hanım devam etti:
Şansım yoktu. Babası erken göçtü, tek başıma kaldım. Hem anne, hem baba olmak kolay değil kızım.

Mutfakta bir sessizlik oldu.
Burak hiçbir zaman yemekle ilgili laf etmedi, dedi tıpkı ilk günkü sevgiyi içinde taşıyan, ama artık hafifçe titreyen sesiyle.
Çünkü her dolu tabağın arkasında uykusuz geceler, nasırlı eller olduğunu bilirdi.

Burak gözlerini yere indirdi.
İlk defa, annesine sadece köyden annem diye bakmadı. Tüm yüklerini, sessiz fedakârlıklarını görebildi o akşam.

Sevdanın yüzü kızardı birdenbire. Bu defa sadece halı, mobilya ya da eski perdeleri değil; o evin kalbini de hissetmişti. Her şeyin ötesini gördü sanki.

Amacım incitmek değildi Farkında değildim, dedi kısık bir sesle.

Emine Hanım derin bir nefes aldı.
Biliyorum, canım. Ama bazen, kötü niyetle söylemesek de sözler dokunuyor insana.

O gece Sevda masaya oturdu. Hiç ses etmedi, yüzünü buruşturmadı.
O et, yağ tadı gelmedi burnuna artık.
Sanki gerçeğin, emeğin tadı vardı yemeğinde.

Çünkü bazen sorun yemekte değil,
Bir tabak yemeğin arkasında ne kadar fedakârlık ve hayat olduğunun unutulmasında

Birine kızmadan, yargılamadan önce hikâyesini sormak, anlamak lazım.
Eğer bu hikâye kalbine dokunduysa bir kalp bırak, paylaş.
Belki bugün birileri daha çok anlayışa, daha az eleştiriye ihtiyaç duyar.
Eğer sen de emeğe ve fedakârlığa saygı duyuyorsan SAYGI yaz yorumlara.

Rate article
Lifequest
Aman Allah’ım, bu ette ne kadar yağ varmış… Biz böyle bir şeyi asla yemeyiz! Şehirli gelin, bütün gün yemek yapan kayınvalidesine böyle çıkıştı.