Sana uzun ama inan bana sıcacık ve içine dokunan bir hikaye anlatacağım. İçimden geldi, çünkü biliyorum sen böyle hikayeleri seversin.
Şimdi, düşün İstanbulun bulutlu bir günü. Meral adında bir kadın, başı dönerek ve gözleri kararmış halde Kadıköydeki apartmanına kadar güçlükle yürüyüp geliyor. Apartman girişinde duvardan destek alırken anahtarlarını çantasında arıyor, elleri titriyor, bir yandan da doktorda yaşadığı o panik için kendine kızıyor. Ama panik yapmamak mümkün mü ki?
Doktor Ayşe Hanım, masasının üstüne MR sonuçlarını bırakıp sanki sıradan bir şeyden bahseder gibi sakince konuşmuştu: Meral Hanım, durum ciddi. Anevrizma. Damarın duvarı neredeyse kağıt kadar incelmiş. Balon gibi, her an patlayabilir. En ufak stres, en ufak tansiyon artışı… Acilen ameliyat olmanız lazım. Devletten sıra beklemek riskli; zamanınız yetmeyebilir.
Meralın dudakları titredi, boğazı düğümlendi: Peki özel olarak yani, ücretli yaptırsam? Sorarken çantasının sapını avuçlarının içinde ezdi.
Doktor, rakamı söyledi. Bir ceza gibi çarptı o rakam Merala. O kadar parası olması imkânsızdı. Annesinin ölümünden sonra yaşadığı yoksulluk, borçlar, kütüphanedeki cılız maaşı Böbreğini satsa belki yine yetmeyecek.
Ara sıra ararlar sizi, devlet sırası gelirse haber veririm, dedi doktor Ayşe. Stresten, heyecandan sakının. Bolca dinlenin.
Nasıl dinleneyim ki? diye geçirdi içinden Meral. Ama sadece başını salladı ve çıktı, bacaklarının altı boşalmış gibi yürüdü.
Şimdi, merdivenlerde eski daireye dayalı nefes almaya çalışırken, kendi kendine fısıldıyordu: Burası hayatımı değiştirmeli O ev, ona babasının abisi rahmetli Salih Amcadan kalma eski bir Kadıköy apartmanıydı. Salih Amca içine kapanık bir adamdı, öldükten sonra Merala bu üç odalı eski daireyi bırakmıştı. Kimine göre hazine, ona göre ise sadece kafa karıştırıcı bir yük.
Her şeyi elemem lazım. Bir şeyler satmalı Belki o eski sekreter masası, büfe, antika bir şeyler toplasam biraz avans çıkar.
Kafasının içinde balonun patlamasını beklemek delirtici bir şeydi, bir şeylerle meşgul olmalı, hareket etmeli, en ufak bir umut olsun istiyordu.
İşe salonun köşesindeki devasa ceviz çalışma masasıyla başladı. Çekmeceler dolusu eski evrak, zar zor açılan gözleriyle tek tek çöp torbasına dolduruyordu; 90lardan kalma fatura mı, eski su saati makbuzu mu, kırık ütülerin garanti kağıdı mı hepsi çöpe Yeter ki kafasını dağıtsın.
En dipteki çekmeceyi karıştırırken sararmış gazetelerin altında kalınca bir karton dosya buldu. Kenarları yıpranmış, püsküllerle bağlanmıştı. Meralin merakı yorgunluğuna galip geldi; dosyayı açtı. İçinden zarfsız, sıkı sıkı yazılmış sayfa sayfa mektuplar fırladı. El yazısı net, erkeksi, kesinlikle Salih Amcanınki. Heyecanla ilkini okudu:
Sevgili Gülseren,
Sen gideli üç ay oldu. Alışamadım, her gün seni arıyorum. Bugün yeniden üniversitedeydim, her şey seni hatırlatıyor. Boşluk. O tartışmadan sonra seni bırakmamalıydım, çocuk aklımla korktum. Komşun, nereye taşındığınızı bile söylemedi. Ben yine de yazıyorum. Kime, nereye gittiğini bilmeden Sadece yazmazsam dayanamam.
Senin Salihin
Meralin gözleri doldu. Salih Amcayı hep duygudan yoksun, işine gücüne düşkün bir adam sanmıştı. Oysa burada ne kadar hüzün, ne kadar derin bir sevgi vardı Bir sonraki mektuba, sonra bir sonrakine baktı. Hepsi 1972 yılından, hepsi aynı hikaye: Büyük aşk, küçük bir tartışmadan sonra korkudan evlenmeye yanaşmama ve Gülserenin ailesiyle başka bir yere gitmesi Salih Amca adresini bile bilmediği eski aşkına hep mektup yazmış, ama göndermemiş; her defasında Seni hep seveceğim, seninle yaşlanacağım, diye yemin etmiş.
Yaşamı boyunca sözünde durmuştu belli ki; hiç evlenmemiş, yalnız ölmüştü.
Gözyaşları süzüldü Meralin yanaklarından. Salih Amcaya acıdı. Ama bu acı içinde aniden tuhaf, biraz da çılgın bir fikir doğdu. Ya hala hayattaysa? Belki Gülsereni bulabilirim. Gidip ona, Seni bütün ömrü boyunca sevmeyi bırakmadı, diyebilirim. Hem gerçek bir uğraş, hem kendi acısından uzaklaşmak için bir amaç oldu ona bu düşünce.
Tekrar mektupları gözden geçirdi. Bir tanesinde bir ipucu vardı: Hani, Moda Sahilindeki kıyı parkında dolaşırdık? O kedili apartmanının önünde sen hep gülerdin
Moda Caddesi. Moda Parkı. Hemen telefonunu kaptı; eskimiş, çatlak ekranlı, ama çalışıyordu. Aradı, baktı; hala duran eski apartmanların fotoğraflarını buldu. Ama bir isim lazımdı.
Evi karıştırmaya devam etti. Yatak odasında, komodinin çekmecesinde deri kaplı bir aile albümü buldu. Genç Salih Amca, sarı saçları ve aydınlık yüzüyle gülümsüyor fotoğraflarda. Çoğunda onun yanında iki uzun siyah örgülü bir genç kız var gözleri pırıl pırıl. Bir toplu fotoğrafın arkasında şöyle yazıyordu: Çevre Mühendisliği, 2-B; Gülseren T., Salih, Cem, 1971.
Gülseren T Soyadının baş harfi! Küçük de olsa bir ipucu.
Ardından, küçük çaplı bir dijital dedektiflik başladı. Mezunlar sitelerinde, eski forumlarda, sosyal medya arşivlerinde Gülseren adında, T harfiyle başlayan soyadına sahip kadın araştırdı, doğum yılı da yaklaşık olarak 1950-52 arası. Moda civarı, eski kızlık soyadı derken epey aradı.
Sonunda Moda Lisesi mezunları arasında girerken buldu: Annem, Gülseren Tanrıkulu, 1973te Yıldız Teknikten mezun oldu
İşte bu! Gülseren Tanrıkulu. Soyadı değişmiş, ama o.
Biraz daha araştırınca, yerel bir gazetenin 8 Mart Kadınlar Günü için emekli kadınlara dair hazırladığı haberde buldu. Fotoğrafta yaşlı bir kadın; saçları bembeyaz, yüzü ciddi ama gözleri hâlâ o genç kızdaki gibi pırıl pırıl. Altında yazıyor: Gülseren Tanrıkulu, Kadıköy, emekli, Moda Mahallesi Gönüllüler Derneği Başkanı.
Vakit kaybetmedi, dernek binasına telefon açıp Bir teşekkür belgesi teslim edeceğim, diyerek adresi sordu.
Kendini nasıl toparladığını, çantasına dosyayı ve biraz su atıp hızla Kadıköyden minibüs terminaline nasıl gittiğini Meral sonradan hatırlayamayacaktı. Yolda içi içini yedi. Kadın beni içeri almazsa, ya da bana inanmazsa? diyordu kendi kendine.
Modada, pembe badanalı eski ama bakımlı apartmanın önünde yavaşladı. Kaldırımda mis gibi iğde kokusu. Zil butonuna bastı, elleri hala titriyordu.
Kapıyı bembeyaz saçlı, zayıf bir kadın açtı. Yorgun ama kibar bakışlarla sordu: Buyurun?
Gülseren Hanım ile mi görüşüyorum? Meralin sesi heyecandan kısıldı.
Evet, dedi kadın, ihtiyatla.
Ben Meral Salih Karadenizin yeğeniyim.
Kadının teni birden bembeyaz oldu, kapının koluna daha sıkı tutundu.
Hangi Salih? sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.
Salih Karadeniz. Ben Yani, vefat etti o. Geçen ay.
Gülseren Hanım geriye çekildi, kapıyı ardına kadar açtı, kendini koltuğa attı. Ellerinin titrediğini Meral göz ucuyla fark etti.
Vefat Ben bazen gazetelerin ölüm ilanlarına bakıyordum. Onu hiç unutmadım dedi gözlerini uzaklara dikip.
Yutkunan Meral, hafifçe başını salladı:
O da sizi hayatı boyunca unutmadı.
Kadın bakışlarını sertçe dikti, neredeyse kızgınca:
Bunu nereden biliyorsun?
Bunları buldum, diyerek Meral iç cebinden mektup dosyasını çıkardı ve uzattı. Kadın tereddütle aldı, açtı, ilk mektubu okudu. Satırlar ilerledikçe iki damla yaş gözünden sessizce süzüldü.
Aptal çocuk dedi Gülseren Hanım fısıltıyla. Neden? Neden bu kadar kendini üzmüş ki?
Sizi çok sevmiş, dedi Meral. Hiç evlenmemiş.
Biliyorum, dedi kadın ve Merale baktı. Yıllar önce bir ortak arkadaşımızdan duymuştum. Yalnız, evlenmemiş Gidip görecektim ama utandım, cesaret edemedim.
Utandınız mı? diye zor duyulur şekilde mırıldandı Meral.
O gün, yani o tartışmadan hemen sonra, ben Yani, o beni istemiyor sandım. Ve Eliyle mektubun köşesini sıktı. Ve o zaman gebeydim, bilmiyordu. Korktum ona söylemeye kaçtı sanacaktım, ben önce kaçtım. Annemlerle başka yere geçtik, oğlum doğdu.
Bunu duyan Meral bir an dona kaldı.
Salih Amcanın bir oğlu var mıydı? diye zar zor sordu.
Kadın evet anlamında başını salladı, cama daldı:
Ali çok iyi bir insan oldu, büyüdü. Sonra ben başka biriyle evlendim. Kocam Mehmet çok iyi biriydi, oğlumu kendi oğlundan ayırt etmedi. Ama Salihi hayatım boyunca unutamadım. Bunu Aliye de hep açıkladım biyolojik babası Salih Karadenizdi.
Meralin aklı karmakarışık olmuştu. Birdenbire, yıllardır kendini yapayalnız sanarken bir ağabeyi; öz bir yakını olmuştu.
Ali şimdi nerede?
Cerrah. Çok ünlü bir klinisyen. Etilerde kendi kliniği var. Vasküler Hayat diye. Adı çok geçti mi, duymuşsundur.
Bir an durdu, Merale iyice dikkatlice baktı. Kızım, çok solgunsun. Hasta mısın?
Bu kızım öyle sıcak geldi ki, bütün duvarları çöktü Meralin. Gözleri dolu dolu hikayesini anlattı: baş dönmeleri, feci teşhis, ameliyat parası, umutsuz bekleyiş Gülseren Hanım dikkatle dinledi, yüzü kararlı bir ifadeye büründü. Hemen salondaki sabit telefonu aldı, numara çevirdi.
Aliciğim, acilen gelebilir misin? Ben iyiyim, çok şükür ama mucizevi bir şey oldu. Gel, oğlum. Kardeşinle tanışmalısın.
Yarım saat sonra kapı çaldı. Uzun boylu, ciddi, altın kenarlı gözlükleriyle kır saçlı bir adam çıktı karşılarına. Duruşunda ağırbaşlı bir güven vardı. O gri gözlerde, Salih Amcanın gençliğindeki parıltı vardı.
Anne, ne oldu? dedi telaşlı ama alçak sesle. Sonra gözleri Merale takıldı.
Ali, bu Meral. Meral Babanın öz kardeşinin kızı. Yani kuzenin.
Bir an donup kaldı adam. Meralin tedirgin bakışına, masa üstündeki mektuplara, sonra annesinin gözlerine bir bir baktı.
Babam Salih Karadeniz, öyle mi? Sessizce sordu.
Evet anlamında başını salladı Meral. Fotoğrafları, hepsi burada.
Telefonundan albümü gösterdi. Adam uzun uzun bakarken Meral onun kaslarının titrediğini fark etti.
Babam hep yalnız mıydı?
Evet, dedi Meral fısıldayarak.
O da derin bir nefes aldı.
Annem söyledi, ciddi bir rahatsızlığın varmış, dedi usulca.
Başını eğdi Meral. Gülseren Hanım özetle durumu açıkladı.
Film, rapor, her şey yanında mı? dedi Ali. Sesi aniden profesyonelleşti.
Meral dosyayı uzattı. Adam salonda daha iyi ışık olan noktaya çekildi, dikkatle uzun uzun inceledi sonuçları.
En kısa zamanda ameliyat şart. Ertelemek ölümcül olur, dedi, sakin ve kati bir sesle.
Biliyorum Ama para
O kısmı kafana takma. Yarın sabah dokuzda kliniğimde ol; adresini gönderirim. Tüm ileri tetkiklerini benim ekibim yapacak. Bir gün sonra ameliyatını ben yapacağım, dedi, sözü keserek.
Ödeyemem Çok fazla, dedi Meral, utanarak.
Ali uzun uzun, yumuşacık baktı: Meral, iyi dinle. Benim her şeyim var. Klinik, para Ama en önemlisi, ailem. Sen artık benim ailemsin. Aileden para almak konuşulmaz bile, tamam mı?
O anda Meralin önce gözleri, sonra yanakları yaşla doldu. Bu, tesadüf filan değil; o eski aşkın, neredeyse elli yıl öncenin gizlice uzanan şefkatli eliyle gelen bir kurtuluştu adeta.
Gülseren Hanım ona sımsıkı sarıldı: Her şey çok güzel olacak artık. Sonra oğluna döndü: Aliciğim, ameliyattan sonra Meral bizimle kalacak, ona bakacağım.
Tabii ki anne, dedi Ali ve öyle güzel, içten bir tebessüm etti ki o an Meral yeni bir aile bulduğunu kalbinde hissetti.
Ve oracıkta, yeni tanıdığı abisinin ciddi bakışında; Gülseren Hanımın huzurla aydınlanmış gözlerinde Meralin korkusu uçup gitti. Onun yerine yepyeni bir umut, şöyle içini sıcacık eden bir güven geldi: Artık yalnız değilim. Hayat, önümde Daha güzel devam edecek.O gecenin ilerleyen saatlerinde, çay demlendi, çoktan anlatılmış eski hayatlar, paylaşılmamış hatıralar, Gülseren Hanımın sandığından çıkan birkaç siyah-beyaz fotoğraf arasında kayboldu. Meralin içindeki buz dağı bir bir çözüldü. Hayatının en karanlık gününde, kimsenin kapısını çalmak istemediği, yalnızım dediği bir anda ne çok kapı açılmıştı ona, meğer bir ömür boyu unutulmamış bir sevdanın bıraktığı izlerle Eve dönerken, deri kaplı eski mektup dosyasını sıkıca kavradı. Camdan dışarı bakarken, gökyüzündeki bulutların arasından ince bir güneş hüzmesi sızmıştı. Eski evinin ağır kapısını kapatırken başını çevirdi ve kendi kendine güldü: Artık korktuğu o balonu düşünmüyordu; çünkü içinde patlamayan başka bir şey vardıve bu kez adı umuttu.
Yeni bir hayata adım atarken, eski acılarından arınmış, yeni bulunan ailesiyle yoluna devam edeceğini bilmenin huzuruyla gülümsedi. Belki de hayat böyleydi; bir zamanlar gönderilmeyen bir mektup yüz yıl sonra bile yolunu bulabiliyordu ve bazen, hiç tanımadığın birinin duası oluyordun. Meralin elleri titremiyordu artık, kalbinde taşıdığı en güzel hediye ile yeni günü bekliyordu: Yalnız olmadığını bilmenin tarifsiz güveniyle.



