Vitrinin camının arkasında bambaşka bir hayat kaynıyordu. Elif için kasasının, terazisinin ve barkod okuyucusunun oluşturduğu bu dikdörtgen dünya hem bir hapishane, hem de bir kurtuluştu. Hapishane, çünkü her gün aynı Bugün Ne Giysem tekrarındaydı: monoton bip bip sesleri, poşetleme, mecburi gülücükler. Kurtuluş, çünkü kendi evinin kapısından içeri adım atınca başlayan cehennemin adı ise Serdardı.
Hanımefendi, bayat ekmek gibi kurumayın orada, hızlansanız, belli göbeğiyle alışveriş arabasını doldurmuş adam homurdandı.
Şimdi bitiriyorum, dedi Elif gözünü bile kaldırmadan. Kabalık, onun tek zırhıydı.
Bu işi seviyordu diyemeyecekti. Kuyruğu sevmezdi, suratları sevmezdi, ucuz sucuk ve ıslak paspas kokusundan gına gelmişti. Ama bu iş para getiriyordu ve Elif paraları mutfakta süpürgelik arkasındaki gizli kutusunda biriktiriyordu. Kendi kaçış planıydı bu.
Kuyruk ilerliyordu. Elif otomatiğe bağlamıştı: İyi günler, poşet ister misiniz? Toplam dört yüz otuz lira. Teşekkürler. Ritmi, bir anlığına, bir bakış bozdu.
Dördüncü sıradaydı. Uzun boylu, fit, sade bir kot ve lacivert bir ceket. Kısa saç, hafif sakal ve gözleri Gözleri gerçekten görmüş bir insanın gözleriydi. Ne sinir, ne yorgunluk. İçinde kelimelerle tarif edilemeyecek kadar derin bir hüzün gizliydi. Elif hemen anladı bu bakıştan. Yabancılar arasında ruh ikizi bulur gibi.
Sırası gelince, Elifin sesi azıcık titredi.
Merhaba, dedi, planladığından yumuşak.
İyi akşamlar, dedi adam. Sesi ne kadar sarsılmaz, bir o kadar yorgun, karakter doluydu.
Bantta sadece su, bir paket bulgur, bir küçük ayran Bekâr menüsü. Ya da ne çıkarsa bahtına menüsü. Elif sağ elindeki kalın, sıradan, çelik halkayı fark etti. Evlilik yüzüğü değil, sıradan bir halka. Acayip dedi içinden, belli etmedi tabii.
Dört yüz seksen lira, dedi.
Adam uzattı parayı, parmakları bir anlığına Elifin eline dokundu. Adamın eli kuru kuru, ama sıcaktı. Elif, elini çekip adeta yanmış gibi oldu. İçinden bir yer, yasak bir duyguya çekildi.
Üstü kalsın, omzunun altından azıcık gülümsedi adam.
Siz bilirsiniz, dedi Elif, arkasından baktı.
Adam çıkınca market bir anda karardı sanki. Elif, başını sallayıp, ayılmak istedi. Serdar. Serdara odaklanmalı. Yine bu akşam yumruğu savurmaktan kaçmaya, nankör cadı tiradı çekilecek. Ama o adamın hayali kafasından gitmez oldu. Sonra, o adam sık sık uğramaya başladı. Bazen her gün, bazen birkaç gün arayla. O günler, Elif için bomboş ve gri geçiyordu.
Adının Baran olduğunu öğrendi. Bir gün apartmandan geçen yaşlı teyze, Münire Abla, Baran oğlum naber? deyince kulak misafiri oldu. Baran, yakışıyordu adama, Elifin gönlüne de.
Her gelişi bir tiyatro gibiydi. Elif, kasada sanki yeni işe başlamış; saçını düzeltir, önlüğü çeker. Baran ise Elife öyle bakardı ki, alışveriş yapan birine değil, insana bakar gibi. Merakla, anlayışla. Bir gün, ödemeyi uzatırken sordu:
Zor bir gün mü oldu?
Hiç alışık olmadığı bir soruydu bu. Hiçbir müşteri, Elifin nasıl hissettiğini sormamıştı.
Yok, normal işte, diyebildi. Sesi düğümlendi. Oysa Benim her günüm zor. Çünkü belki bu akşam dudağım yine patlayacak, demek isterdi. Yine de sadece bir plastik tebessümle yetindi.
Baran üstelemedi. Başını eğip gitti.
O akşam Serdar ekstra sinirliydi. Arkadaşları değil, serseri tiplerle içmişti; sigara külleri, boş şişeler heryerde. Elif eve bitik şekilde girdiğinde Serdar köşede, mutfak masasının başında, dalgın dalgın baka kalmıştı.
Geldin mi? dişlerinin arasından tısladı. Çalışırsın da ev leş gibi, yiyecek hiçbir şey yok!
Elif sustu. Sessizlik hem silahı, hem kalkanı. Cevap vermezse bazen daha çabuk vazgeçerdi.
Niye balık gibi susuyorsun? Sana konuşuyorum! Serdar kalkıp geçiş yolunu kapattı. Kocaya saygı yok mu sende?
Odaya kaçmaya çalıştı, Serdar kolundan yakaladı. Parmağı morartı bırakacak kadar sıktı.
Bırak Serdar, fısıldadı Elif.
Yoksa? suratı kapkara yaklaştı, nefesi içki kokuyordu. Bensiz kim olacaksın? Hiçsin sen, anladın mı? Hiç!
Zar zor kurtuldu ve banyoya kapandı, musluğu sonuna kadar açtı ki Serdarın küfürlerini, yumruklarını duymasın. Küvetin kenarında ellerine baktı. Ellerinde eski morluklar yok, ama derisi tabaka tabaka olmuştu. Ruhu ise sanki yama tutmuyordu artık.
Sabah morarmış dirseğini görünce uzun kollu kazak geçirdi, markette sıcaktan pişecek de olsa.
Kasada yine Baranı gördü. Kalbi alıştığı gibi hopladı. Ama sevinç yerine korku sardı içini: ya bir tuhaflık anlar? ya fark eder?…
Poşet istemem, dedi Baran, kartını verdiği sırada. Tam o anda, dirseği açıldı ve ezik belli oldu. Kıpkahverengi, çirkin iz, bembeyaz tenin üzerinde.
Baranın gözleri değişti. Derin hüzün, yerini soğuk, çelik gibi bir öfkeye bıraktı. Elife öyle bir baktı ki ne acıdı, ne üzüldü. Bildiğin öfkeyle. Sonra aniden çatısını kapatıp, Teşekkür ederim, dedi gitti.
Elifin ödü Serdardan değil, bu adamın gözlerindeki anlık parıltıdan koptu. Omurgasından aşağı buz gibi bir his geçti.
Aynı akşam marketi kapatıp eve dönerken, parkta arkasından bir silüet geldi. Baran. Sanki köşede bekliyormuş gibi.
Elif, biraz konuşabilir miyiz? dedi. Sorumlu değil, sarsılmaz bir kararlılıkla.
Ne istiyorsun? İlk defa market dışı, karanlık parkta, adama karşı tedirgin hissetti kendini.
Sana eşlik edeceğim, dedi Baran, sanki doğal bir şeymiş gibi.
Gerek yok, itiraz etti Elif, ama Baran yanında yürümeye başladı bile.
Biliyorum, evin nerede, eşinin adı ne, biliyorum. Seni dövdüğünü de biliyorum.
Elif taş kesildi. Kalbi deli gibi atıyordu.
Sana yardım edebilirim.
Ben yardım istemiyorum! neredeyse bağırdı Elif, sesi çatallandı. Sen ne anlarsın! Git buradan!
Biliyorum, dedi Baran yine. Çünkü ben de yaşadım.
Bu sözler Elifi neye uğradığını şaşırttı. Adamın gözlerinde bir gram yalan yoktu. Sadece, o bildik, her şeyi anlatan acı.
Üvey babam annemi öldürdü, Baran sanki başkasının hikâyesini anlatıyordu. On iki yaşındaydım. Koridorda durup annemin çığlıklarını duydum. Sonra adam geldi, ellerini sildi, bana dedi ki: Git mantı kaynat. Hiçbir şey yapmadım. Korkak, ufak bir çocuktum. Gittim mantı kaynattım.
Elif kımıldayamadı, hava katılaşmış gibiydi.
O günden sonra yemin ettim, Baran gözünün içine bakarak sürdürdü, bir yerde böyle bir şeyi görürsem, asla susmam. Artık bu senin derdin değil sadece. Bize ait, eğer izin verirsen.
Elif karşısında yakışıklı bir adam değil, ömür boyu yarasını saklayan bir çocuk gördü. O çelik halkayı parmağında hep taşıyordu; belli ki kendine verdiği sözü unutmamak için.
O yüzük? dedi Elif. Neden takıyorsun onu?
Üvey babamın yüzüğü, sesi çelik gibi sertleşti. Polisler alıp götürünce parmağından aldım. İnsanların neler yapabileceğini, susmanın neye mal olacağını unutmayayım diye.
Elifin yanağından bir damla süzüldü. Neden ağladığını, adama mı acıdığını, kendine mi; yoksa ilk defa yalnız hissetmediği için mi, hiç bilmiyordu.
Gel, dedi Baran yumuşakça, elini uzattı. Sadece kapıya kadar. İstersen içeri girmem. Ama bu akşam yalnız girmeyeceksin o eve.
Birlikte apartmana geldiler. Elif hem ürkek, hem tuhaf bir sıcaklık içindeydi. Daire kapısında geri döndü. Baran gölge gibi bekliyordu.
Teşekkür ederim, fısıldadı Elif.
Buradayım her akşam. Bir şeye cesaret ederse, bağır. Sadece bağır. Duyarım.
Elif içeri girdi. Serdar ayık ve daha gıcık haldeydi. Televizyon başında pinekliyordu.
Nerede sürtündün? demeden baktı.
İşteydim, dedi Elif. İlk defa, mutfağa izin sorma gereği duymadan geçti.
Serdar şaşkın döndü ama laf etmedi.
Böylece sessiz savaşları ve sessiz dostlukları başladı. Baran her akşam Elifi eve kadar götürdü. Çok konuşmadılar ama o sessizlik, sözden kuvvetliydi. Bazen Baran ona büfeden sıcak çay aldı, bankta yan yana oturup penceresi karanlık eve baktılar. Elif, yeni bir hayattan, küçücük bir pastane açmaktan bahsetti. Baran sadece dinledi, hafifçe başını salladı.
Başaracaksın, dedi hep.
Peki ya sen? bir akşam sordu Elif. Senin birin var mı?
Baran kafasını iki yana salladı.
Kimseyi yaklaştırmıyorum. Korumam, diye söz verdim; yine başaramamaktan korkuyorum.
Fırtına beklenmedik bir cumartesi koptu. Serdar, Elifin iki yıldır biriktirdiği tüm parayı buldu: otuz bin lira. Mutfağa serip desteyle, Elifi dişlerini sıkıp bekledi.
Elifin gözünden dünya kaydı.
Bu ne? Serdar ayağa kalktı. Kara gün için mi? Yoksa tek gidişlik bilet mi bu?
Ver onu, dedi Elif sesi zar zor duyularak. O para senin değil.
Değil mi? Serdar kükredi. Sen benimsin, senin neyin varsa benim! Hadi bakalım, odaya!
Bir anda saçını tuttuğu gibi sürüklemeye başladı. Elif çığlık atmaya çalıştı, sesi tıkandı. Sonra Baranın sözleri geldi aklına: Sadece bağır.
Bağırdı. Tüm gücünü, tüm acısını, tüm korkusunu, iki yılın ezasını bastı çığlığına:
Yardım edin! Baran!
Serdar donakaldı. Tam o sırada kapıya bir darbe indi. Bir daha, bir daha. Eski kapı dayanamayıp çöktü. Baran eşiğinde durdu; elinde alıştığı çelik yüzüğü bu sefer bir kastet gibi sıkıyordu.
Serdar Elifi bırakıp Barana saldırdı. Kütleli, gürbüzdü, ama Baran panter çevikliğindeydi, ani, net ve kararlı. Yumruklar peş peşe indi. Serdar, çelikle çarpışan çenesine acıyla yere yığıldı.
Ona bir daha dokunursan Baran, boğuk bir öfkeyle eğildi. Bir daha yanında görürsem öldürürüm. Annemin hatırı için yemin ediyorum.
Elif duvara yaslandı, titriyor. Baran ona döndü. Yüzü soğuk ama gözleri yanıyordu.
Hadi, dedi elini uzatarak. Sadece en gerekli şeyleri al. Diğer her şeyi sonra alırız.
Elif, terliğiyle, titreyerek, ama özgürce çıktı kapıdan.
Baranın evine gittiler. Evi neredeyse askeri kamp gibiydi: tertemiz, ıvır zıvır yok. Bir köşede boks torbası, rafta psikoloji kitapları, bir fotoğraf: güzel, orta yaşlı bir kadın.
Annem, dedi Baran, Elifin bakışını yakalayınca.
Elif soru sormadı. Sadece yeniden yaşamayı öğrendi. Korkusuz uyumayı, sabah dehşetsiz kalkmayı. Baran ona saygıyla yaklaştı. Salonda yattı, Elife yatak odasını verdi. Kahvaltı hazırladı, işe gönderdi, akşam karşıladı.
Bir gün, Elif çalışma masasındaki eski bir mektubu buldu. Sararmış kağıda, çocuk el yazısıyla:
Anneciğim, seni koruyamadığım için özür dilerim. Büyüyünce güçlü olacağım, zayıfı savunacağım. İyileri kötülerin eline bırakmayacağım. Oğlun Baran.
Elif ağladı. Anladı ki, bu adamın ruhu yıllardır kanıyor, ama buna rağmen başka yaraların kalkanı olmayı başarmış.
Altı ay sonra, Serdarla boşanma resmiyete dökülünce evlendiler. Bu arada Serdar mahkemeye bile gelmedi, umurunda değildi. Sessiz bir düğün oldu: nikâh, Münire Abla ve Elifin birkaç marketteki iş arkadaşıyla bir pastane.
Ertesi sabah, annesinin mezarına gittiler. Baran, çelik yüzüğü çıkardı, mezar taşının başına koydu.
Sözümü tuttum anne, fısıldadı. Korumayı, sevmeyi öğrendim.
Elif, elinde papatya demetiyle yanında duruyordu. Güneş, eski kavakların arasından sızıp, çimenlere altın lekeler serpiyordu.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



