— Babaanne Mihriban, sen yalnız mısın? — Yalnızım, Levent, yalnızım. — Peki, oğlun nerede? Babam diyor ki, bu işler erkek işiymiş. — Oğlum… O, şehirde büyük işler yapıyor, Levent. Orada…

Babaanne Müzeyyen, yine yalnız mısın? Yalnızım Elvan, yalnızım. Nerede oğlun? Benim babam der ki, toprağı kazmak erkek işidir. Oğlum… O, şehirde büyük işler peşinde Elvancığım. Orada, önemli görevleri var…

Müzeyyen Hanım, eski tahta verandada oturuyordu. Elinde yıpranmış bir telefon, bastırıp duruyordu, sanki sesi orada kalmış gibi.

Etrafı yeni açmış kiraz çiçeklerinin ve nemli toprağın kokusu sarmıştı ama o artık kokuları duymaz olmuştu.

Oğlu Yavuzun, kulaklarında gök gürültüsü gibi çınlayan sert sesi hâlâ yankılanıyordu:

Anne, bırak artık şu patatesle uğraşmayı! Benim yatırımcıyla toplantım var, ihale geliyor, hayat kaynıyor! Ne gerek var bu zahmete, marketten alırız bir çuval, boşuna uğraşma!

Müzeyyen ağır ağır telefonu önlüğünün cebine koydu.

Ellerinde, yaşlı nehir yatakları gibi derin çizgiler vardı ve azıcık titriyordu. Bahçenin köşesinde, bölünmüş toprakta çakılı kazıklar arasına gerilmiş ipler görünüyor; kara toprak düzgün karelere ayrılmıştı.

Lopatanın ucu akşamdan bilenmiş, usulca ahırın duvarına yaslanmış, sahibini bekliyordu.

Ama sahibi gelmemişti.

Ne oldu, Müzeyyen, şehirli oğlun yine meşgul mü? Komşusu Lemanın sesi öyle aniden geldi ki, Müzeyyen bir an irkildi.

Leman, alçak çitin üzerinden haberlere göz kulak olmayı âdet edinmişti, elleri çapasında destekli.

Sana ne Leman abla, dedi Müzeyyen, sesi olabildiğince sert çıkmaya çalışarak. Yavuzun sorumluluğu büyük, koskoca bir departman yönetiyor. Öyle her önüne gelenin yapacağı iş değil.

Ha tabii, yönetiyor, homurdandı komşusu. Ama zavallı annesi hâlâ bağda tek başına didiniyor! Ne çabuk unuttu, küçükken senden başka kimsesi yokken günlerce birlikte çapalayarak büyümüştü. Kocan oğlan küçükken rahmetli oldu, hep bu toprak tuttu karnınızı. Şimdi kravatı boynunda, toprağa dokunmaya tenezzül etmiyor!

Müzeyyen cevap vermedi.

Lemanın sözleri, içine tuz serper gibiydi.

O zor zamanları hatırladı: soğuk kışlarda, pazarda sebze-meyve satarak hayatta kaldıkları o yılları, oğluna lisede adam gibi bir takım elbise almak için biriktirdiği her kuruşu…

Oğlu ile gurur duyardı; başarılarıyla, İstanbuldaki güzel dairesiyle, pahalı parfümler süren Nazan hanım geliniyle… Gelini bir kere olsun eşiyle köye ayakkabı batırıp, bahçeye basmamıştı.

Ama bugün o gurur, dilinin ucunda acı bir pelin tadı bırakıyordu.

Ertesi sabah Müzeyyen Hanım, güneş henüz Boğazdan buğuyu kaldırmadan uyanmıştı.

Eski lastik çizmelerini giydi, başörtüsünü bağladı ve bahçeye çıktı.

Toprak, geceki sağanak yağmurdan ağır ve ıslaktı.

Kazmanın her darbesi, belinde sündürücü bir ağrıyla yankılanıyordu.

Saatler geçti. Sadece iki sırayı kazabilmişti ki, kalbi hızla çarpmaya, nefesi kuş gibi tıkanmaya başladı.

Olduğu yere çöktü, dizlerini çamurlu toprağa gömdü. Dünya gözünün önünde silinir gibi, griye boyandı.

Babaanne Müzeyyen, yalnız mısın? Çitin arkasından komşunun torunu Elvan koşarak geldi. Elinde kelebek ağı vardı, merakla yaşlı kadına bakıyordu.

Yalnızım Elvan. Toprak beklemez, alnındaki tere batmış eliyle sildi.

Oğlun nerede? Babam diyor ki, toprak işi erkek işidir. Dayım Mahirle beraber ektikleri yeri tamamladılar bile.

Oğlum şehirde önemli işlerde, Elvan. Orada daha çok lazım oluyor.

Küçük kız omuz silkti, ardından kelebek peşinde koşmaya başladı. Müzeyyen de kaldığı yerden yeniden ayağa kalktı.

Duramayacağını biliyordu.

Karpuz, domates, patates… Bunlar ihtiyaçtan öte; hayatının son bağı, yitmemiş bir anlamıydı.

Eğer o toprakla uğraşmayı bırakırsa, yaşlandığını; artık kimseye gereği olmadığını, bu ailenin toprağından sona dek kopmuş olacağını kabul etmiş sayacaktı.

Akşam hava kararırken, neredeyse bahçenin yarısını kazmıştı.

Ellerinde su toplamasıyla, bacaklarında ağırlıkla eve döndü, bir bardak çay yapmaya mecali kalmamıştı.

Telefon ise susuyordu.

Leman, her ne kadar dilini tutamasa da, yüreği iyiydi.

Akşam evi karanlık görünce dayanamayıp, kontrol etmek için geldi. Müzeyyeni, neredeyse baygın buldu.

Amanın, Müzeyyen! Ne yaptın kendine! telaşla dolaba koştu. Sapsarı olmuşsun!

Geçer, biraz fazla zorladım, diye fısıldadı Müzeyyen.

Ama Leman telefonu kaptığı gibi Yavuzu aradı.

Alo! Yavuz? Ben Leman, komşunuz. Kasadaki evrakı bırak köşeye, hemen buraya gel, annen perişan. O tarlada neredeyse canı çıktı!

Yavuz gece yarısı soluğu köyde aldı.

Pahalı cipinin farları köyün sessizliğini delip geçti, köpekler bile şaştı.

Eve öyle aceleyle daldı ki, ayakkabılarıyla içeri girdiğini fark etmedi.

Anne! Ne yaptın kendine, neden doktor çağırmadın?

Müzeyyen Hanımın yüzü biraz toparlanmıştı, Lemanın verdiği ilaçtan sonra yatağında oğluna yabancılaşmış gözlerle bakıyordu.

Neden geldin? Hani yatırımcıların, ihalen vardı. Buranın önemi yok ki, sadece bahçe…

Yavuz sandalye çekip oturdu, alnından terler damlıyordu.

Her zamanki ütülü gömleği ona dar geliyordu, kravatı boğazını sıkıyordu sanki.

Anne, bir hevestir sandım. İstersen birini tutardık, ben sana para yollarım dedim…

Para mı? O gece ilk kez gözlerinin içine baktı. Yavuz, bahçe para demek değil! Baban gittiğinde, bu toprak bizim tutunduğumuz tek dalımız oldu. Ben senin kazma sallamanı istemedim; sadece burada olmanı, toprağın kokusunu duymanı, geldiğin yeri hatırlamanı istedim. Başarılarına gurur duydum, çok şükür. Ama köklerini unuttun evlat… Kökü olmayan ağaç, altın saksıda bile olsa kurur.

Sabah, Yavuzu verandada buldu.

Bahçeyi, gençken diktiği yaşlı meyve ağaçlarını izliyordu.

Odaya girip, annesinin sakladığı babasının eski iş kıyafetlerini buldu.

Giysi toz ve anılar kokuyordu, ama gerçekti.

Müzeyyen, odasından gelen sesi duyunca merakla pencereye koştu ve orada kaldı.

Bahçenin ortasında elinde kürekle, oğlu duruyordu.

Bacağında lekeli pantolon, üzerine eğilmiş toprağı kazıyordu. Hantal ve acemi hareketlerle nefes nefese kalıyor, ama azmini hiç bozmuyordu.

Yavuz, ne yapıyorsun, toplantın var, mahvoldun! telaşla bahçeye çıktı.

Oğlu, alnındaki toprağı koluyla silerken, yüzünde kirli bir iz kaldı.

Toplantılar beklesin anne, toprak beklemez. Haklıydın; alışverişten alınan bir çuval, burada büyüyen patatesin yerini tutmaz. Yanlış anlamışım.

Akşam olduğunda bahçe kazılmıştı.

Yavuz, vücudu ağrılar içinde, ama içine garip bir huzur dolmuştu.

Pahalı ayakkabıları mahvolmuştu, fakat yüzünde sükunet vardı.

Yarın patatesleri dikeceğiz anne, dedi içeri girerken. Nazana da söyledim, gelsin beraber ekip biçelim. Gerçek hayatın kokusunu tanısın.

Müzeyyen Hanım usulca bir bardak süt verdi oğluna.

Artık oğlu, büyük bir müdür olmaktan çıkmış, kendisini yıllar önce anneciğinin arkasında korumaya çalışan küçük Yavuz olmuştu.

Günler geçti, bahçede ilk yeşil sürgünler belirdi.

Oğul her hafta sonu köye gelmeye başladı.

Başta Nazan çekinse de, zamanla o da bahçeye alıştı; toprağa değmenin, şehirdeki psikoterapiden daha fazla iyi geldiğini anladı.

Müzeyyen Hanım pencerenin ardından onları seyretti, yüreğinde hiçbir burukluk kalmamıştı.

Bazen, en dip noktaya ulaşınca sevdiklerimiz sesimizi en nihayet duyuyor.

O sene Mayıs onlar için yeni bir başlangıç oldu.

Bahçedeki sıralar artık yoksulluğun değil, beraberliğin ve köklerin simgesiydi.

Sonbaharda hasat zamanı geldiğinde Yavuz, iri bir patatesi ellerine alıp gülümsedi:

Biliyor musun anne, dedi, bu elimde tuttuğum en kıymetli şey. Çünkü değeri parayla değil, burada geçirdiğimiz saatlerle ölçülüyor.

Müzeyyen başını salladı.

Artık oğlunun yolun nereden geçtiğini unutmayacağını biliyordu.

Çünkü bu yol, hayat veren toprağın kokusuyla, o kadının emeğiyle döşenmişti.

Güneş köyün üstünde ağır ağır batarken, ortamı altın rengine boyadı.

Bahçede huzur hakimdi. Herkes kendi yerindeydi, her şey olması gerektiği gibiydi.

Peki, siz de bazen bahçeye, topraktan kendi yetiştirdiğiniz sebzeye, meyveye çekildiğinizi hissediyor musunuz?

Sanki orası size ait bir krallık, yeni hayatın filizlendiği bir yer…

Ama neden büyüklerimiz toprak için can atarken gençler buna sırtını döner?

Gerçekten de insanın ruhu bahçede dinlenmez mi; insan toprağını, köklerini hatırlamak istemez mi?

Ve anne babalar, çocuklarına bağrına taş basmalı mı, onlar bahçe işine yardım etmiyor diye?

Rate article
Lifequest
— Babaanne Mihriban, sen yalnız mısın? — Yalnızım, Levent, yalnızım. — Peki, oğlun nerede? Babam diyor ki, bu işler erkek işiymiş. — Oğlum… O, şehirde büyük işler yapıyor, Levent. Orada…