Veteriner Sokak Kedisine Sarıldı — Ancak Kedinin Kim Olduğunu Öğrenince Şaşkınlıktan Donup Kaldı

Bir Sokak Kedisini Kucakladım Ve Gerçekten Kim Olduğunu O An Öğrendim

Bugün yaşadığım bir mucizeyi, yıllarımı adadığım mesleğimin bana verdiği en büyük dersi yazmak istedim. Belki de herkesin inanması zor olur, ama kalbime kazınan o ana hâlâ inanmakta zorlanıyorum.

Altmış sekiz yaşındayım. İstanbulun Kadıköy ilçesinde, kırk yıldır veterinerlik yapıyorum. Bu kadar yıl boyunca neler görmedim ki… Boğazına yüzük kaçıran köpek yavruları, kış soğuğunda donmak üzereyken hayata döndürdüğüm hamsterlar, nice aileyi sevince veya hüzne boğan minik dostlar…

Üç yıl önce eşim Sedefi kaybettim. Ondan sonra klinik, tek sığınağım oldu. Temiz, sakin ve çoğu zaman içimi kemiren yalnızlıkla baş başa kaldığım bir yer. Geceler, çökmüş bir ağırlık gibi üzerime oturuyor. İşimi sevmez miyim? Her hayata dokunmaktan mutlu olmaz mıyım? Ama zaman, ruhumu yormuştu.

Bu haftanın yağmurlu bir Salı akşamında, klinik tam kapanmaya yakınken, belediyenin sokak hayvanlarını toplama ekibinden genç bir delikanlı adı Berk idi içeri girdi. Elinde plastik bir taşıma kutusu. İçinde bir ses; tıslayan, öfkeli bir motor gibi.

Üzgünüm hocam, dedi çekingen bir sesle. Kırmızı alarm. Balık pazarı arkasında yakaladık. Üç arkadaşımıza saldırdı, elimize yüzümüze bulaştırdı. Barınakta yer yok, başka şansımız kalmadı. Uyuşturmak gerekiyor. Burada işlemleri tamamlayabilirsiniz.

İçim sıkılarak gözlüklerimi çıkarttım, camlarını sildim.

Sağlıklı, genç bir hayvanı tehlikeli olduğu için uyutmak, işimin en zor anı. Sokak, çoğunu korkak ve hırçın yapıyor, suç hep onlarda sanılıyor. Ben ise her zaman önce gözlerine bakmak isterim. Vazgeçememişimdir bundan.

Peki, dedim boğuk bir sesle. Önce bir görmek istiyorum. Hiçbir canlıyı gözüne bakmadan uyutamam.

Berk bir adım geri çekildi: Aman dikkat hocam. Az önce bana saldıracaktı neredeyse.

Kafese yaklaştığımda iki koca gözün, korkudan iyice büyüdüğünü gördüm. Kirli beyaz, kulakları yapışık, zavallı bir kedi. Yerden gelen hırıltısı, kalbimi sendeletti.

Merhaba, dedim, eskiden ürkek tayları sakinleştirdiğim yumuşak sesimle. Sana neler etmiş bu dünya, ha?

Ne iğneye sarıldım, ne ilaç peşine düştüm. Bir çift kalın deri eldiven giyip yavaşça kafesin mandalını açtım.

Kedi olduğu yerde dondu, yay gibi gerilmiş.

Önce bir temizlenelim, sonra bakarız duruma, dedim alçak sesle.

Alışkın hareketlerle ensesinden tuttum, çıkarttım. Beni yakarcasına tırmalasa da üzerime aldım, tüm vücudumu ona siper ettim.

İlk kez o an yüzünü tam görebildim.

Kir ve kötü geçen zamanın ardında, muazzam güzellikte bembeyaz, kısa tüylü bir erkek kedi vardı. O kadar titriyordu ki, sanki dişlerinin sesi odayı doldurdu.

Canavar değil bu, Berk, dedim usulca. Sadece ödü kopmuş.

Başını sevdim, ufak bir çocuğu okşarcasına yavaşça, kırmadan. Kulaklarının arkasından sırtına kadar elimde gezindim.

Ve işte o anda bir mucizeye tanık oldum.

Kedi hırlamayı kesti. Tüm vücudu gevşedi. Başını kaldırdı, göz kapaklarını yavaşça kapattı, arka ayakları üstüne kalktı. Ön patileriyle boynuma sarıldı, yüzünü boynuma gömdü ve gözlerini tamamen kapadı.

Kediler, klasik olarak temas sevmez derler. Ama bu bambaşkaydı: Dalgaların ortasında, tek tutanağı benmişim gibi sarıldı bana.

Berkin ağzı bir karış açıldı.

Şey… hayatımda böyle bir şey görmedim hocam. Az önce bana kan kusturdu.

Gözlerimi kapayıp ben de hafifçe sarıldım ona. O anda tuhaf bir tanıdıklık hissettim. Pisliğin altındaki o koku, yüzünü soktuğu köprücük kemiğim… Eski bir hatıra canlandı.

Durdum öylece. Kedinin kalp atışları bana uyum sağladı. Sanki bir zaman makinesindeydim.

Yapamayacağım, Berk, dedim boğuk sesle. Onu uyutamam. Eve götüreceğim.

Emin misiniz? diye sordu ürkekçe Berk. Yine saldırabilir.

Eminim.

Kediyi muayene masasına koymaya çalıştığımda, patilerimi bırakmadı.

Sonra çok net bir hareket yaptı.

Sol ön patisiyle burnuma üç kere dokundu.

Tık. Tık. Tık.

Nefesim kesildi.

Gözlerim karardı.

Bunu dünyada sadece bir tek kedi yapmıştı.

Beş yıl önce, Sedef hayattayken, bir kedimiz vardı: fırtına günü sokağın kenarında bulduğum, bembeyaz bir erkek. Adı Pars idi. Bana çok bağlıydı. En sevdiği oyun, omuzuma çıkıp patisiyle burnuma dokunarak ödül istemesiydi.

Bir gün, evde tadilat varken, işçiler arka kapıyı açık unutmuş ve Pars dışarı kaçmıştı. Aylarca aradık; ilanlar astık, Kadıköyde tüm barınakları dolaştık, geceleri el fenerimizle sokak sokak dolandık.

Bulamadık.

Bir yıl sonra Sedef kalp krizinden hayatını kaybetti. Minik meleğinin gidişini kalbi kaldıramadı.

Ben de artık Parsın yaşamadığına inanmıştım.

Ellerim titremeye başladı. Kediyi dikkatle çevirdim, sol kulağına baktım. Pisliğin altından, ay şeklinde incecik bir yara izi uzanıyordu. Tam Parsın, yavruyken bahçedeki gül dalından kaptığı iz.

Pars… dedim fısıltıyla.

Kedi de o eski çatlak sesiyle, Mraao dedi.

Aklımda hep kalan, kendine has sesiyle.

Diz çöküp Parsı göğsüme bastırdım, gözyaşlarıma engel olamadım.

Allahım… bu gerçekten sensin. Görüyor musun Berk, bu benim oğlum…

Berk şaşkınlıkla, Ama çip takılı değil, dedi.

Gözlerimi sildim.

Çipliydi, iki kürek kemiği arasındaydı.

Bir çip okuyucu aldım, omurgasından aşağı yavaşça kaydırdım.

Sessizlik.

Bazen çip kayar, diye fısıldadım. Bacağına inmiş olabilir.

Okuyucuyu sağ ön patisi boyunca gezdirdim.

Birden ince bir bip sesi.

Ekranda bir rakam belirdi.

Son dört haneyi ezbere biliyordum: Sedefin doğum günü.

Dört yıl boyunca Pars, yağmurda sokakta yaşamış, aç kalmış, köpeklerden kaçmış, insanlardan korunmuş. Kimse ona yabancıydı, o yüzden saldırganlaşmıştı.

Ama tanıdığı eller, tanıdık kokuyu duyunca savaşmayı bıraktı.

Evini bulmuştu.

O gece Parsı eve götürdüm. Ilık suda yıkadım; yılların pisliği aktı, eski bembeyaz tüyleri parladı. Hazırda tuttuğum, o hep sevdiği markadan somonlu yaşıyla karnını doyurdum.

Gece, eski berjer koltukta otururken hani şu, Sedefin hep yanımda oturduğu koltukta normalde kulaklarıma uğuldayan o sessizlik yoktu. Göğsümde kıvrılmış, derin derin mırlayan bir Pars vardı.

Boş kalan sandalyeye baktım. Belki Sedefin kendisi dönemedi ama yollayabileceği, kalbimi iyileştirecek tek canlıyı yollamıştı.

Hayvanı kurtardığını düşünüyorken, aslında o beni kurtardı.

Kafeste şeytan gibi görünen kedi, sadece yolunu kaybetmiş, sevgiye aç bir melekti. Yeter ki doğru eller tekrar ona dokunsun.

Bugün Parsın gözlerinde gördüğüm, vazgeçmeden aramanın, sabrın ve gerçek bağlılığın ödülüydü.

Demek ki, yıllar geçse de, yürekten bağ kuranlar birbirinden hiç kopmazmış; ister insan, ister hayvan…

İşte o gün, hayat bana en açık dersini verdi: Gerçek sevgi, zamana, mesafeye ya da hiçliğe yenilmez. Ve bazen, çaresiz sandıklarımızda bizi iyileştirecek mucizeler saklıdır.

Rate article
Lifequest
Veteriner Sokak Kedisine Sarıldı — Ancak Kedinin Kim Olduğunu Öğrenince Şaşkınlıktan Donup Kaldı