– Selam Ludka! Misafirini buyur et, – dedi ablası ve ayağıyla valizi antreye itti.

Ezgi, selam! Hazır ol, bir misafirin var, dedi kardeşi ve valizi ayaklarıyla antreye itekledi.

Cumartesi günü, öğleye doğru, Ezgi hiçbir ciddi şey düşünmüyorken kapı çaldı.

İki kez. Sonra üç kere daha. Ardından uzun uzun, bırakmadan.

Kemal, televizyondan gözünü ayırmadan düşünceli bir şekilde mırıldandı:

Kim bu kadar ısrarcı acaba?

Kapının önünde Canan, küçük kız kardeşi dikilmişti. İki devasa valiz, omzunda bir çanta ve yüzünde hayatına yeni bir sayfa açmanın büyük memnuniyetiyle…

Ezgi, selam! Hazır mısın bana? dedi ve ilk valizi, öyle bir profesyonellikle antreye sürdü ki sanki ömrü boyunca bunun provasını yapmış.

Ezgi, refleksle yana çekildi. Kırk yıl kardeşlik başka bir refleks. Vücut, önce davranıyor.

Ne kadar kalacaksın? diye sordu, ikinci valize bakarak.

Canan montunu çıkarıp, tam da Ezginin paltosunun asılı olduğu askıya astı. Etrafına projeci bir gözle bakındı.

Kalıcıyım Ezgi. Taşınıyorum. Eviniz büyük, üç oda, siz iki kişisiniz. Bir oda fazladan. Ben de karar verdim işte.

Ezgi bir süre kardeşine baktı. Karar verdi, öyle mi?

Kemal, salondan televizyonun sesini biraz daha açtı, nazikçe.

Canan, ciddi misin? dedi Ezgi.

Daha nasıl ciddi olayım! Canan çoktan koridordan odalara bakınıyordu. Aaa, bu oda süpermiş. Aydınlık da, camı bahçeye bakıyor, sessiz.

Burası misafir odasıydı. İçinde eski bir çekyat, dikiş makinesi ve Ezginin bir türlü toparlayamadığı üç kutu eşya duruyordu.

Canan, Ezgi kapıda ona yetişti, bunu hiç konuşmadık ki.

Ne konuşacağız? Canan kaşlarını kaldırdı. Biz kardeşiz Ezgi. Kardeşin olanla her şey paylaşılır. Annem öyle derdi. Sen de bilirsin.

Ezgi düşündü, annelerini bu noktada anmamak daha iyi.

Duvardan televizyonda haftalık hava durumu mırıldanıyordu. Sanırım Kemal, o hafta havayı çok detaylı izleyecekti.

Canan ise valizini açmaya başlamıştı.

Tam bir ev sahibi gibi, hakkı iade edilmiş bir sahip gibi yerleşiyor, düzeni kendi kafasına göre kuruyordu.

Evvela yatağın yerini değiştirdi. Başucu camda mı olur Ezgi, cereyan vurur, boynum tutulur! Sonra dikiş makinesini köşeye çekti. Ne gerek var burada? Dikiyor musun? Hayır. O zaman dursun köşede. Ezgi sadece baka kaldı, bir şey demedi.

İlk günün akşamı, koridorda Cananın kocaman, ponponlu, pofuduk terlikleri belirdi. Genelde Anadolu pazarlarında, fazla klimalı dükkânlarda satılır hani. Yanlarında Ezginin incecik, zarif ayakkabıları, kuytu köşede bir kütüphaneci gibi duruyordu.

Akşam yemeğinde Kemal sessizce çorbasını karıştırdı, önemli bir şeye bakar gibi tabağını inceliyordu.

Çorba güzel olmuş, dedi.

Çorba işte, Canan iş bitirici bir tavırla ekledi: Kemal, evde vantilatör var mı? Benim odada sıcaktan bayılacağım neredeyse.

Kemal gözlerini kaldırıp önce Canana, sonra Ezgiye baktı.

Buluruz bir, dedi.

Ezgi içinden öyle bir of çekti ki, his küçücük ayak parmaklarına indi resmen.

Üçüncü gün Canan mutfağı keşfe çıktı.

Ve asıl ilginç kısmı; dolabı açınca sadece bakmakla kalmadı, didik didik etti adeta.

Ezgi, bu süt bozuk.

Biliyorum, atamadım daha.

Neden üç paket margarin alıyorsun birden? Koyacak yer kaplıyor.

Canan, bu benim dolabım.

Ne olmuş seninse? Ben yabancı mıyım?

Bu lafı, kurtarıcı anahtarı gibi kullanıyordu. Ezgi günde beş kere duyuyor, her seferinde acaba dürüstçe evet, burada yabancısın mı desem, diye geçiriyordu aklından ama demiyordu.

Bu arada Canan iyice yerleşti. Kemalin hangi gün ahşap kursuna gidip geldiğini, Ezginin dizisini ne zaman izlediğini tespit etti. Tam o saatte, çay hazırlayıp yanı başına oturuyordu, konu sıkıntı değil: Hayattan, eski komşularından artık komşusu kalmamıştı havadan sudan, politikadan, gençlerin nasıl şimdiki gençler gibi olduğuna kadar

Ezgi, bir gözü ekranda diziye bakıyor ama aklı bambaşka bir dramda geziyor gibiydi.

Sabahları Canan herkesten erken kalkıyordu.

Ezgi eskiden Cananı gece kuşu sanırdı. Halbuki tam bir sabah insanıymış. Üstelik planlı programlı türden. Sabah altıda mutfakta tencereler şıngırdıyor, tava cızırdıyor, Cananın sesi apartmanı çınlatıyor:

Kemal, omlet ister misin? Ezgi, domatesli mi olsun sade mi? Dolapta bir peynir buldum, biraz sertleşmiş ama rendeledim, ne diye atalım ki canım!

Kemal, yüzünde uykudan zorla uyanan birinin çaresizliğiyle teşekkürler derdi, yemeye otururdu.

Ezgi ise sabahlığıyla kapıdan uzaktan bakar, o sahneyi gözlerdi.

Kadın, benim evimde, kocama kahvaltı hazırlıyor.

Ve belki işte o sabahtı, Ezginin içinde bir şeyin sessizce kırıldığı

Bir fincan kahveyi aldı, pencerenin kenarına geçti ve kızını aradı.

Derya, müsait misin?

Müsaitim anne, ne oldu?

Gel. Seninle konuşmam lazım.

Derya pazar günü öğle vakti geldi. Bir yaş pasta getirdi. Masaya koydu, annesine sıkı sıkı sarıldı ve fısıldadı:

Anne, anlat bakalım.

Ezgi her şeyi anlattı. Valizleri, ponponlu terlikleri Dikiş makinesinin köşeye terk edilişini Peynir biraz sertleşmiş, rendeledim mevzusu Sabahki omlet seanslarını

Derya sadece dinledi. Bazen kaşlarını öyle bir kaldırıyordu ki, neredeyse alnına değecekti.

Anne, hiç para veriyor mu bari? Market, fatura falan?

Yiyecek işi bende demişti.

Demek mi, veriyor mu?

Ezgi sessizleşti.

Dedi sadece.

Derya, koridorda, kapısı kapalı misafir odasına bir bakış attı.

O sırada Canan çıktı odasından. Derya’yı görünce yüzüne gerçek, gizlisiz bir sevinç yayıldı.

Deryacığım, oh ne güzel geldin! Ezgi, şeker nerede? Şişede bitti.

Dolapta, dedi Ezgi.

Alayım mı?

Al tabii.

Canan aldı, kahvesine döktü, karıştırdı, tadına baktı, sonra kendi kendini onaylayan bir şekilde başını salladı.

Derya ona öyle bir kararlı ve sakin baktı ki, belli ki konuşmaya başlamadan önce kararını vermiş.

Canan abla, dedi, evini ne zaman sattın?

Kısa ama çok anlamlı bir sessizlik oluştu.

Nereden duydun ki? Canan bardağı bıraktı.

Teyze Gülser söyledi. Laf arasında.

Canan ezgice baktı, Ezgi cama bakıyordu.

E, sattım ne olacak, dedi Canan, tanıdık bir kırgınlık ve haklılık tonuyla. Kenarda para var. Piyasa şu an alım için uygun değil. Biraz kalırım, biriktiririm, bakarız.

Biraz dediğin ne kadar? dedi Derya.

Yani, bir sene… Belki iki? Duruma göre…

Ezgi camdan döndü.

Canan, dedi. Sakin. Düz. Evi satıp bana taşındın, sırf paranı harcamamak için, doğru mu?

Ezgi ya, öyle söyleme…

Doğru mu?

Biz kardeşiz Ezgi, dedi Canan. Bu onun son kozu, en güçlü anahtarıydı.

Ama bu sefer Ezgi etkilenmedi.

Derya ailecek buraya taşınıyor. Odayı ona verdim. Haftaya cumartesi geliyorlar.

Canan gözünü Deryaya dikti. Derya ise çayını karıştırıp, hiçbir şey yokmuş gibi davrandı.

Ne ara hallettin ki? dedi Canan.

Ayarladım, dedi Ezgi.

Aslında doğru değildi. Deryanın kendi evi vardı, taşınmaya hiç niyeti yoktu. Ama Ezginin gözündeki kararlılığı görünce, Canan daha fazla tartışmadı.

Canan bir süre sessiz kaldı. Sonra kalktı, sabahlığını çekti üstüne.

Anladım, dedi. Kısa. Fazla söze gerek yok.

Odana döndü.

Canan iki gün boyunca toplandı.

Aynı titizlikle, yerleştiği gibi. Önce poşetler hışırdadı, askılar tıkırdadı, sonra tekrar mobilya, yani yatağı yerine çekti. Ezgi uğramadı o odaya. Kemal de girmedi.

Çarşamba sabahı Canan, mutfağa iki valizle çıktı. Kapının önüne koydu.

Tamaraya gidiyorum, dedi. Zaten çağırıyordu ne zamandır.

İyi, dedi Ezgi.

Ara arada.

Ararım.

Canan valizini aldı.

Ezgi, dedi kapıda, arkasına bakmadan. Değişmişsin.

Ezgi bir an düşündü.

Evet, dedi. Galiba.

Kapı kapandı.

Ezgi bir süre antrede bekledi. Askıdan kaybolan Cananın montuna, artık olmayan ponponlu terliklerin bıraktığı boşluğa baktı. Koridor birden ferahlamıştı sanki.

Misafir odasına girdi. Camı açtı.

Sonra dikiş makinesini tekrar pencere kenarına, eski yerine, çekti.

Akşam olunca Derya aradı:

Ee, gittin mi?

Evet, gitti.

Sen nasılsın?

Ezgi düşündü.

İyi, dedi. Çok iyi.

Dışarıda hava kararıyor, Kemal mutfakta tabakları tıkırdatıyor; ne kadar güzel, evin sesi bu işteErtesi sabah, Ezgi mutfakta sade bir kahvaltı hazırladı. Masaya oturdu. Bir süre sessizliği dinledi. Sonra bir bardak çay doldurup camdan dışarı baktı. Bahçede kuşlar telaşla dala konuyordu.

İçinde hafif bir özlem, daha büyük bir rahatlık vardı. O an, asıl misafirin Canan değil, yıllardır kendisi olduğunu anladı. Kendi evinde, kendi hayatında. Şimdi yerini bulmuştu. Sessizliği ilk kez böyle sevdi.

Birden, dikiş makinesine döndü. Sesi açtı. Hazır kalıp masasını, iplik kutusunu düzenledi. Eski bir kumaşı aldı, elleriyle yokladı, makası çevirerek ilk kesikleri attı. Kumaşın kokusu ve makinenin tanıdık sesi arasında, gülümsedi.

Yeni bir başlangıç gibiydi bu sabah. Ezgi, kendi hikâyesinin ev sahibi olmuştu. Ve bu, ona yetiyordu.

Rate article
Lifequest
– Selam Ludka! Misafirini buyur et, – dedi ablası ve ayağıyla valizi antreye itti.