Ağabeyim, herkesin önünde bana bakıp “Artık bu evde yerin yok” dedi, sanki çocukluğumu aynı odalarda geçirmemişiz gibi.

Kardeşim, herkesin önünde bana dönüp, Bu evde artık yerin yok, dedi. Sanki yıllarca aynı odalarda büyümemişiz gibiymiş.
Pazar öğleden sonrasıydı. Annemin evinde akrabalarla dolu bahçede toplanmıştık. Sofra her yaz olduğu gibi avluya kurulmuştu. Hava, közlenmiş biber ve taze ekmek kokuyordu.

Annem vefat ettiğinden beri, kardeşim o evde yaşıyor. Ben ise zaman zaman, bahçeye yardım etmeye, babamı görmeye ve biraz olsun yeniden yuva hissini aramaya geliyordum.
O gün annemin tarifinden bir tatlı getirmiştim.
Bahçeye girdiğimde birkaç yengem sıcak bir tebessümle karşıladı beni.
Elif, hadi kızım, gel, otur şöyle, dediler.
Ben de gülümsedim ve kutuyu masanın üstüne bıraktım.

Kardeşim, Tarık, mangalın başında duruyordu. Göz göze gelince yüzü iyice gerildi.
Geleceğini bilmiyordum, dedi.
Sesi soğuktu. Düşmanca değildi ama herkesin hissedeceği kadar buz gibiydi.
Sadece babamı görmeye uğradım, dedim.
Babam asmanın altında bir sandalyede oturuyordu. Yaşlanmış, sessiz, ama beni görünce gözleriyle gülümsedi.
Elif gelmiş, dedi usulca.
Yanına oturdum. Biraz bahçeden, domateslerden, havadan konuştuk. Sıradan şeylerdi.

Ama havadaki gerginlik hiç azalmadı.
Birkaç dakika sonra kardeşim masaya geldi.
Elif, dedi.
Başımı kaldırdım.
Konuşmamız lazım.
İki kişi konuşmayı kesti. Herkes bir tuhaflık seziyordu.
Dinliyorum, dedim sessizce.
Derin bir nefes aldı, gözlerini kaçırdı, tekrar bana döndü.
Bu evin sorumluluğu artık bana ait. Her şeyle ben ilgileniyorum.
Biliyorum, dedim.
Ve bence… artık bu kadar sık gelmemelisin.

Bir sessizlik oldu.
Yengem çatalı masaya bıraktı.
Tarık, dedi yavaşça, ama o elini kaldırdı.
Dur, ne düşündüğümü söyleyeceğim.
Gözlerimin içine bakarak devam etti:
Artık kendi hayatın var, kendi yuvan var. Burada yerin yok artık.

Sözleri ağırdı.
Bahçeye baktım. Asma, eski bank, çocukken oynadığımız ağacın gölgesi.
Sonra babama baktım. Gözlerini yere dikmişti.
Gerçekten böyle mi hissediyorsun? dedim kısık sesle.
Evet, dedi.

Arkamdan biri fısıldadı:
Bu doğru değil.
Ama Tarık kararlıydı.

Yavaşça ayağa kalktım.
Peki, dedim.
Sesim sakindi ama içim paramparça olmuştu.
Babamın yanına gidip hafifçe omzuna dokundum.
Yine geleceğim baba, diye fısıldadım.
O sadece başını hafifçe eğdi.

Kutuyu masadan aldım.
Tatlı burada kalsın, dedim sessizce.
Tarık iyice gerilmişti. Sanki tartışma bekliyordu.
Ama ben sessizdim.
Sadece dönüp ona baktım.
Tarık… bir ev, anahtarı elinde tutan kişinin değil, orada yüreği olanındır, dedim.

Cevap vermedi.
Kapıya doğru yürümeye başladım. Kapıyı araladığımda ardımdan derin bir iç çekiş duydum.
Dışarıda hava sakindi. Kuşlar ötüyordu, sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi.
Ama içimde bir şey kırılmıştı.
En acı şeylerden biri belki de, insanın büyüdüğü yerin, başkası tarafından senden alınabileceğine inanmasıdır.

Ve hala kendime soruyorum…
Benim yerimde olsaydınız, yine de o bahçeye geri döner miydiniz,
yoksa bir daha o kapıdan içeri adım atmaz mıydınız?

O gün bir kez daha anladım ki; bazen yuvanın yerini yeni anahtarlar değil, eski anılar belirler. Ve yüreğimde ne olursa olsun, o bahçenin kokusu, o yaz akşamı hiç silinmeyecek.

Rate article
Lifequest
Ağabeyim, herkesin önünde bana bakıp “Artık bu evde yerin yok” dedi, sanki çocukluğumu aynı odalarda geçirmemişiz gibi.