Kızım, nasılsın? Oğlun nasıl? Bu arada isim düşündün mü?
İsmi yok henüz. Yeni ailesi ne isterse onu koyar artık. Onu bırakacağım anne… Bırakacağım… Kimsenin umurunda değiliz, koca dünyada bir başımıza kaldık.
Süheyla Hanım, Emine Hanımı emzirmeye getireyim mi?
Hayır, demedim mi? Vazgeçmek için dilekçe yazacağım.
Hemşire başını sallayıp çıktı. Emine yüzünü duvara döndü, hıçkıra hıçkıra ağladı. Odadaki diğer anneler göz göze gelip bebeklerini beslemeye devam etti.
Emine gece gelmişti, her şey çabucak olup bitmişti. Oğlu üç buçuk kilo, sağlıklı ve güzeldi. Ona bir kez bakınca, yeni anne gözyaşlarına boğuldu; sevinçten değildi ama.
Her şey yolunda, neden ağlıyorsun ki? Güzel de oğlun, maşallah. Kız isterdin galiba? Boş ver, bir daha gelirsin, o zaman da kız nasip olur.
Bırakacağım onu… Almayacağım yanına.
Ama olmaz ki, neden? Düşün biraz, bu senin çocuğun, hiç mi üzülmüyorsun?
Eminenin oda arkadaşı Fadime, eşinin yanında bekleme salonunda oturuyordu. Minik kızlarının nasıl burnunu kıpırdattığını anlatırken gülüyorlardı. O sırada elinde poşetle bir kadın geldi, Emineyi çağırmasını istedi.
Küçük Fadime odaya koştu, Emineyi yanına getirdi.
Kızım, iyisin değil mi? Oğlun nasıl peki? İsmi ne olacak bu arada?
İsmi yok. Yeni ailesi koyar artık adını. Onu bırakıyorum anne Koca dünyada bir tek biz varız, kimseye lazım değiliz.
Emine elleriyle yüzünü kapayıp ağladı. Fadime bu sahneden utanıp hızla eşiyle vedalaşıp ayrıldı.
Yalnız değilsin evladım, ben varım yanında. O Kemal var ya, nankörün teki. O metresi var ya, çocuk ondan değil demiş, seni suçlamış. Sinirlenmiş tabii. Bir gün aklı başına gelir, döner gelir. Sana zeytinyağlı da getirdim, ye süt olsun. Oğluna da Mert ismini ver.
Emine poşeti komodinin gözüne bıraktı. Koridordan çocuk sesleri geliyordu. Emine dışarı çıktı.
Bu benim değil mi?
Senin…
Getirin, besleyeyim onu.
Hemşire kalkıp bebeği getirdi. Bebek ağlıyordu, yüzü kıpkırmızı olmuştu.
Ağlama canım… Annem emzirecek şimdi seni.
Emine beceriksizce bebeği kucağına aldı. Fadime yanına gelip yardım etti. Bebek sustu, emmeye başladı. Emine’nin yüzü kocaman bir gülümseme ile doldu; şu afacan ne de tatlıymış, burnuyla oynuyor, uğraşıyor minicik dudaklarıyla.
Artık her beslemede Merti annesine getiriyorlardı. Emine onun düğme gibi burnuna, çatık kaşlarına bakmaya bayılıyordu.
Emine, az önce sana gelen kadın annendi galiba? Ne tatlı kadın.
Hayır, kayınvalidem. Annem ben küçükken vefat etti, babam zaten sürekli başıboştu, beni halam büyüttü. Sonra Kemalle evlendim, onun evine taşındım. Her şey yolundaydı, ta ki Kemalin metresi olana kadar.
Adam terk etti beni, arkasına bakmadan gitti. O haberden sonra aklım başımdan gitti, o ara doğum sancısı bastırdı.
Şimdi ne yapacaksın çocukla?
Kayınvalidem yanına çağırıyor, yalnız yaşıyor, eşi yok, oğlunun teki de gitti. İyi kadındır, hep iyi davrandı bana.
Git bence, torunuyla da ilgilenir, yardımcı olur. Kemal de aklı başına gelir döner belki.
Emine dediği gibi yaptı. Hatice Hanım her şeyde destek oldu, torununu çok sevdi.
Mert bir aylık olduğunda, babası çıkageldi. Emine o sırada markete gitmişti.
Anne, ben Ayşe ile iş için İstanbula gidiyorum. Uğrayıp veda etmek istedim. Bir de… biraz para varsa diye…
Para mı? Doğrusu hiç yok… Hamile eşini terk ettin, nankör, az daha doğumda çocuğu bırakacaktı… Ah Kemal… Senin baban olsaydı, iki çift söz söylerdi… Para yok, torunum büyüyor, önce ona lazım. Git çalış, kazan.
O sırada Mert ağlamaya başladı, Hatice Hanım karyolaya koştu.
Hiç mi bakmak istemezsin oğluna? Tıpkı senin gibi bakıyor.
Oğlum değil ki… Emine başkasından yaptı, bana ne?
Çok akılsızsın Kemal. Git yoluna.
Hatice Hanım emekli oldu, yerine Emine’yi aldı çalışmaya. Mert kreşe başladı, üçü güzel, neşeli yaşadılar.
Hatice abla, gelinin hâlâ gitmek bilmiyor mu? Görülmemiş iş, kayınvalide geliniyle kalıyor, oğlunu evden atıyor.
Emine oğlumdan da değerli bana. Torunumsa gözümün nuru. Onlar için yaşıyorum, Sevim. Sen de çok karıştırmasan.
Komşu Sevim kafasını sallayıp kendi işine gitti. Hatice ne yapsa anlamıyordu, olsa kendi oğlu baş köşede olurdu. Kemal tembeldi ama bahtı böyleymiş demek.
Hatice Hanım fark etti, Emine daha bakımlı oldu, akşamları bir yerlere gidip geliyordu.
Emine, adı neydi onun?
Kimin anne?
Hani şu buluşmaya gittiğin kişi… Söylesene kızım, merak ettim.
Yok canım, denk geldik işte. Misafirliğe gelmiş, tanıştık öylece.
Peki, Mertin varlığını biliyor mu?
Elbette biliyor, hem de her şeyi.
O zaman getirsene evimize, saklama benden. İyi birisiyse, ne güzel.
Alperdi yeni tanıştığı adamın adı, sepetle böğürtlen ve teyzesi yapmış bir cevizli baklava ile geldi. Merte oyuncak araba ve futbol topu getirdi.
Akşam çok eğlenceli geçti. Alper hayatından komik anılar anlattı, Emine güldü, Hatice Hanım gözlerinden yaş gelene kadar güldü. Alper gidince Emine hemen sordu:
Nasıl buldun onu anne? İyi biri değil mi?
İyi kızım… Tam adam gibi adam. En önemlisi, seni seviyor. Şansını harcama!
Bir ay sonra Alper, Eminenin elini istemek için Hatice Hanıma geldi.
İçiniz rahat olsun, birlikte İzmire gideceğiz. Orada büyük bir evim var. Emineyi seviyorum, Mert de bana evlat gibi. Bizi kabul edin.
Hatice Hanım Emineyi, Alperi ve Merti uğurladı. Şehre gittiler, yazacaklarına, ziyarete geleceklerine söz verdiler… Şimdi yalnız nasıl yaşanır ki?
Bir yıl geçti, Kemalden bir oğlan çocuğuyla döndü. Çocuk bakımsızdı.
Allahım, şu haline bak Kemal. Eşin Zeynep senin çocuğu kirli mi gezdiriyor?
Markette meyve-sebze var mıydı ki ona soralım diye işareti çevirdi.
Yok… Zeynep yok artık… Paralı bir adamla gitti… Paramız bitti, elde avuçta bir şey kalmadı… Annemin hâlâ yaşadığını hatırladım işte, tek kapım sen kaldın.
Tam zamanında hatırladın, kaç yıl geçti. Hiç arayıp sormadın, sağ mıyım, ölümü?
Zeynep dedi ki çocuk senden değil, yalanmış. Şimdi çocuğumla tanışmak istiyorum… Nerede peki?
Kaybettin kendi şansını. Emine iyi bir adamla evlendi, mutlu. Merti de kendi nüfusuna aldı, artık senin oğlun yok. Ben de eşyalarımı topladım, onların yanına gidiyorum. Emine kız doğurdu, yardım edeceğim, torunumu göreceğim. Sen burada kal, evi gözet, tamam mı?
Hatice Hanım, trenle Ege kıyılarına doğru yol alırken hayallere daldı: Hayat bazen ne tuhaf işler açıyor insanın başına. Ama birinin sana ihtiyacı olması, yardım edebilmek, destek olmak… Nasıl da güzelmiş. Zamanında Emineye elini uzatmasaydı, kim bilir herkesin hayatı nasıl olurduTren ağır ağır ilerlerken, Hatice Hanım çantasından Mertin ve yeni doğan kızın fotoğraflarını çıkardı, yüzünde huzurlu bir gülümseme belirdi. Dışarıda zeytinlikler, denizin mavi serinliği ve ince bir sonbahar güneşi tarlaların üstüne altın gibi dökülüyordu. Bir ara, tren hafifçe sarsılınca, karşısında oturan genç bir kadına göz attı; kucağında bebeğiyle hafif uyukluyordu. O an kalbinde tarif edemediği bir sıcaklık hissetti.
Küçücük şeylerin, zamanında edilen bir iyiliğin, sahip çıkmanın koca bir hayatı nasıl değiştirdiğini düşündü. Kemalin talihin ardına saklanmış ömrüyle vedalaşırken, kendisinden doğmamış ama gönlünden yetişmiş bir kız çocuğuna, bir toruna, şimdi ise İzmirin rüzgârına doğru yeni bir yuva taşımaktan gurur duydu.
Tren istasyona vardığında Emine onu peronda bekliyordu, karnında yeni hayata hazırlanan kız çocuğuyla ve yanlarında elinde oyuncak arabasıyla koşan Mert. Yanlarında Alper, boynunda kocaman bir gülümsemeyle, elleriyle el salladı. Hayatın eksiklerini tamamlayan, kaybedilmişlerin yerini sevgiyle dolduran o güzel kalabalık, Hatice Hanıma doğru kucaklarını açtı.
Daha önce hiç olmadığı kadar tam, hiç olmadığı kadar güçlü hissetti. O an anladı ki, aile olmak; kandan, soyadından ya da yazılı kağıtlardan çok, paylaşılan ekmekte, tutulmuş elde, karşılıksız verilen sevgideymiş. İçini huzur doldurdu: Artık yalnızlığın gölgesi, yerini hayatın en aydınlık sabahına bırakmıştı.
Ve o sabah, güneş Egenin tuz kokan rüzgarı eşliğinde, yeniden umutla doğdu.



