Zaman Aşımı Henüz Dolmadı
Hanımefendi, siz hiç farkında mısınız, ben kimim?
Nuran Hanım hemen başını kaldırmadı. Defterine son kaydını itina ile yazdı, ardından noktayı koydu ve ancak o zaman tezgâhının karşısında duran kadına baktı.
Kadın gençti, otuz beş yaşlarında, belki bir iki yaş küçük. Açık renk saçları öyle düzgün taranmıştı ki, sanki az önce kuaförden çıkmış gibiydi, belki gerçekten de öyleydi; parfümünün ağır kokusu Nuran Hanımın burnunu neredeyse yakacaktı. Bej renkte kaşmir kabanı, uzaktan dahi kalitesini belli ediyordu, kolunda taşıdığı çanta ise Nuran Hanımın yarım yılda kazandığından muhtemelen pahalıydı.
Dinliyorum sizi, dedi Nuran Hanım, sükûnetle.
O zaman neden açmıyorsunuz? Üç dakikadır bekliyorum!
Kartınız yok, dedi Nuran Hanım. Şoförünüze da anlattım, aradığında söyledim. Giriş kartı önceden çıkarılmalı.
Eşim burada, sekizinci katın yarısını kiraladı! Kadının sesi yükseldi. Firma adı “Emir Ticaret”. Anlıyor musunuz, ne dediğimi?
Anlıyorum, başını salladı Nuran Hanım. Ama sizin adınıza onaylı bir kart yok. Eşinizi arayın, aşağı insin veya bize ulaşsın, hemen hallederiz.
Kimseyi aramaya niyetim yok! Eşim buranın kiracısı, geçmek zorundayım!
Nuran Hanım hafifçe kısık gözlerle baktı. Ona öylece, sinirlenmeden bakıyordu; sanki defalarca gördüğü, artık biraz sıkıldığı birini izler gibi.
Kurallar herkes için aynı, dedi soğukkanlılıkla.
Kadın bir adım yaklaştı, biraz eğildi ve sesi ince ama net şekilde:
Bakın teyze, burada kendi kulübende oturup üç kuruş maaş alıyorsun diye bana emir verebileceğini mi sanıyorsun? Benim kim olduğumun farkında olmayabilirsin ama hemen arayıp turnikeyi açacaksın. Yoksa bir daha burada seni göremeyeceksin.
Nuran Hanım bir an duraksadı.
Peki, dedi ve telefona uzandı.
Kadın omuzlarını dikleştirdi, keyifle.
Nuran Hanım gerekli numarayı çevirdi, bekledi ve alçak bir sesle konuştu:
Emir Bey, burası giriş. Kartı olmadan, sekizinci kattan Emir Beyin eşi olduğunu söyleyen bir hanımefendi var. Evet, bekliyorum.
Telefonu yerine bıraktı, tekrar defterle ilgilendi.
Çok mu bekleyeceğim? diye sordu kadın.
Haber gelince hemen.
Kadın burnundan soludu, telefonunu aldı, bir şeyler yazmaya başladı, hal ve tavrıyla beklemekten çok rahatsız olduğunu gösteriyordu. İki dakika geçti. Ardından asansör tarafından ayak sesleri geldi, iyi giyimli, biraz endişeli bakışlı bir adam yaklaştı.
Melike, dedi alçak sesle. Sorun ne?
Güvenliğin beni almıyor.
Standart bir uygulama, önceden haber vermen gerekirdi…
Emir, ben kendi eşime geliyorum, niye önceden arayayım?
Adam Nuran Hanıma döndü. Nuran Hanım ona baktı.
Günaydın, dedi adam. Eşimdir, Melike Sarı. Geçici kart alabilir mi?
Tabii, dedi Nuran Hanım ve gerekli işlemi başlattı.
Nuran Hanım bilgileri girerken Melike biraz uzağa çekilip telefonda konuşuyordu. Turnikeden geçmeden önce arkasına döndü, omuzunun üzerinden kimseye bakmadan mırıldandı:
Saçmalık bu.
Eşi arkasından geçti, güvenliğe hiç bakmadan.
Nuran Hanım onları gözleriyle uğurladı, defterini kapattı ve termosundan bir bardak çay koydu. Çay artık neredeyse soğumuştu.
Düşünüyordu. Melike Sarıyı değil, hayır. “Sarı” soyadının bu binada tesadüfen geçmediğini biliyordu.
Emir Sarı.
Nuran Hanım gözlerini birkaç saniye yumdu.
Yirmi iki yıl, uzun bir zaman. İnsanlar değişir, yaşlanır, aileler kurar; ofisleri olur, sekizinci katlarda. Ama bazı şeyler değişmez. Bunu iyi biliyordu.
Şişli İş Merkezi, Halaskargazi Caddesi üzerinde sekiz yıldır duruyordu. Gri cam, mermer basamaklar, güvenlikli otopark, giriş katta sandviçleri 300 TLye satan bir kafe. Her şey yerli yerinde, olması gerektiği gibi. Kiracılar yirmi dört taneydi; küçük hukuk bürolarından, büyük ticari şirketlere. “Emir Ticaret”, sekizinci katın neredeyse tamamını tutuyordu, düzenli ödeme yapar, en gözde kiracılardan sayılırdı.
Nuran Hanım bunu bilirdi, çünkü bütün sözleşmeleri okumuştu. Hepsini. Alışkanlıktı.
Güvenlik görevlisi olarak yedi aydır buradaydı.
İş arkadaşları ona iyi, biraz alttan alır tavırla yaklaşırdı; emekli olup çalışmaya gelen yaşlı bir kadına gösterdikleri gibi. Hesap programında yardımcı olurlar, börek getirir, bazen gerekirse sorgusuz sualsiz yerine bakarlardı. Nuran Hanım bunu minnetle kabul eder, kimseyi yanlış anlamazdı.
İş Merkezinin müdürü Cemal Bey Akdemir, elli iki yaşında, titiz ve biraz da takıntılıydı. İşini düzgün yapar, doğru kararlar alır, kiracıları makulde tutar ve asla sesini yükseltmezdi. Nuran Hanım onu ilgiyle gözlemlerdi. Hoşuna da gidiyordu.
Kimse bilmezdi ki, Nuran Hanım aslında binanın sahibi olan yönetim firmasının tek sahibiydi. Üstelik sadece bu binanın değil, diğer birkaçının da. O kısmı şimdi önemli değildi.
Geçen ekim, kızının bir konuşmasından sonra güvenliğe geçmeye karar vermişti.
Anne, şu an yerde neler döndüğünü bilmiyorsun, demişti kızı. Kızı, şirketlerinden birinde finans müdürüydü ve doğrudan konuşurdu; Nuran Hanım onda bunu severdi. Kabinde oturuyor, rakamlara bakıyor, karar veriyorsun. Oysa bu insanlar kim aslında? Davranışlarını gözünle görmüyorsun.
Nuran Hanım bir süre sustu, sordu:
İnsanların neler yapabileceğini bilmiyor muyum sanıyorsun?
Uzun süredir bu kadar yakından görmedin, bence.
Kıza hak vermişti. Gözle görülür bir hakikati her zaman kabul ederdi.
Yedi ay boyunca çok şey öğrendi. Kiracıların temizlikçileri nasıl gördüğünü öğrendi. Kim güvenliğe selam veriyor, kim mobilya muamelesi yapıyor, gördü. Hayatın esasen küçük kötülük ve küçük iyiliklerden oluştuğunu yakaladı.
Ve işte Melike Sarı.
Nuran Hanım fevri karar veren biri değildi. Kendine bir hafta süre tanıdı.
O hafta içinde Melike Sarı, “Şişli”ye iki kere daha uğradı. Birinde yine önceden bildirmemişti, yeni güvenlikçi Erdemle uzun uzun kartını çıkarttığını söyleyip neden yine geçemediğini sorguladı. Kartı evde unutmuştu. Erdem sabırla açıkladı, Melike ise sinirlendi. Sonunda eşi aşağı indi. Nuran Hanım hepsini görüyor, monitöre bakıyormuş gibi davranıyordu.
İkinci gelişinde, Melike cuma akşamı gelmişti; temizlikçi Ayşe Hanım asansör önünde yer siliyordu. Melike, ıslak zeminden geçti, Ayşe Hanım peşinden bir şeyler söyledi, bir dakika beklemesini rica etti, Melike arkasına dönüp bir şey fısıldadı. Nuran Hanım duymadı, ama Ayşe Hanımın yüz ifadesi her şeyi anlatıyordu.
Ayşe Hanım “Şişli”de altı yıldır çalışıyordu. 63 yaşındaydı, torun bakıyordu ve hiçbir zaman şikayet etmezdi.
Pazar akşamı Nuran Hanım, evde mutfakta bir bardak çay ve ince bir evrak dosyasıyla haftasını bitirdi.
Ardından Cemal Bey Akdemiri aradı.
İyi akşamlar Cemal Bey, dedi. Rahatsız ediyorum ama. Yarın bir saat erken gelmeniz mümkün mü?
Nuran Hanım? Cemal Beyin sesi meydanlıydı. Tabii ki. Bir sıkıntı mı var?
Yok, sadece konuşmak istedim.
Sekizde oradayım.
Bu gece uykusuz geçmedi. Normal uyudu. Sadece gözlerini kapamadan önce birkaç dakika tavana bakıp düşündü: Yirmi iki yıl, evet, uzun fakat bazı borçların zaman aşımı olmaz. Hukuki değil, insani.
Pazartesi sabahı, müdür odasına çıktı.
Cemal Bey masada oturuyordu, hafif şaşkın, acaba hangi taleple geldiğini düşünüyordu. Nöbeti mi değiştirmek ister, güvenlik prosedürüyle ilgili şikayeti mi var? Her şeye hazırdı ama duyduklarına değil.
Nuran Hanım ince dosyayı önüne bıraktı.
Bu ne? dedi Cemal Bey.
Bakın yeterli.
Cemal Bey belgeleri çevirdi. İlk vekaletname, ardından ticaret sicil kaydı, ardından yönetim şirketine dair imzalarıyla iç dokümanlar.
Aceleyle okudu. Sonra başını kaldırıp Nuran Hanıma baktı, tekrar dosyaya döndü.
Nuran Hanım… dedi. Siz misiniz bu?
Benim, dedi Nuran Hanım.
Siz… bunca zaman güvenlikte çalıştınız.
Evet.
Durdu, sonra tereddütle:
Neden?
Merak, dedim. Her şeyi bizzat görmek istedim. Raporlardan değil. Kendi gözümle.
Cemal Bey ağır ağır başını salladı. Ne bir kırgınlık vardı bakışlarında, başka bir şey: şaşkınlık, biraz tedirginlik, biraz da hayranlık.
Gördüklerinizden memnun kaldınız mı? diye sordu.
Genel olarak evet, dedi Nuran Hanım. Siz ve ekibiniz iyi işler çıkarmışsınız. Ama sizden bir ricam var.
Buyurun.
“Emir Ticaret”, sekizinci kat. Kira sözleşmesini feshetmemiz gerek.
Cemal Bey tekrar dosyaya baktı, sonra Nuran Hanıma.
Sözleşmeleri Marta kadar. Hiçbir ihlal yok. Dava konusu olabilir, hatta…
Cemal Bey, diye nazikçe böldü. Sistemi biliyorum. Onlara resmi bildirim yapıp, süre bitiminde yenilemeyeceğimizi ve makul tazminatla erken fesih sunacağımızı iletin. Uygun şartlar sunarız. Ama burada kalamazlar.
Cemal Bey bakmaya devam etti, ardından başını salladı.
Hemen hazırlıyorum. Süre?
Bildirim için bir hafta, taşınma için üç ay. Yeter de artar.
Sebepleri soracaklar.
Biliyorum, dedi Nuran Hanım. Gerekçe: Alanların yeniden yapılandırılmasıyla ilgili stratejik karar. Doğru aslında; orada toplantı odası yapmayı düşünüyorum.
El sıkışıp ayrıldılar. Kapıda dönüp sordu:
Görevde kalacak mısınız?
Biraz düşündü.
Biraz daha, dedi. Başladığım işi tamamlayana kadar.
Çarşamba günü Emir Sarıya bildirim gönderildi. Perşembe sabahı Nuran Hanım onun asansörden çıkarken yüzünün allak bullak olduğunu gördü, elinde telefon, hızla otoparka doğru yürüyordu. Cuma, Cemal Beyin odasında bir saatten fazla kaldı.
Cemal Bey kısaca anlattı:
Anlamaya çalışıyor; ödediğini, müşterilerini, üç ayda taşınamayacağını söylüyor. Kiranın yüzde yirmi fazlasını da önerdi.
Olmaz, dedi Nuran Hanım.
Ben de öyle dedim.
Teşekkürler Cemal Bey.
Bitti sandı. Emir Bey başka ofis bakar, bulur; evet canı sıkılır ama geçer. Adam işinde iyiydi, bunu inkar etmiyordu.
Ama ertesi salı Emir Bey bizzat geldi.
Cemal Beye değil.
Nuran Hanıma.
Uzaktan gördü gelişini. Adımlarında ofis işlerine giden insanın rahatlığı yoktu; karar vermiş, ama doğru mudur endişesiyle geliyordu.
Nuran Hanım, dedi.
Sakince başını kaldırdı.
Merhaba, Emir Bey.
Durdu. Nuran Hanımın huzuru onu sarsmıştı.
Konuşabilir miyiz, dedi.
Buyurun.
Çevresine baktı. Hol neredeyse boştu.
Sizin kim olduğunuzu öğrendim, diyor sessizce.
Demek ki.
Bana söylediler, önemli değil kim. Durdu. Açıklama yapmak istiyorum.
Neyi açıklayacaksınız?
O zamanki olanı. 1999da.
Nuran Hanım kalemi bıraktı.
1999. Kırk üç yaşındaydı. Eşi Yıldırım hayattaydı, işleri yeni yeni kuruyorlardı. Küçük bir depo, borçlar, umut… ve genç, akıllı, güvendikleri bir ortak vardı.
Emir Sarı, o zaman yirmi yedisindeydi. İyi huylu bir genç, parlak zekalı. Bir buçuk yıl yanlarında çalıştı. Ona çok yardımcı oldular, Yıldırım neredeyse oğul gibi gördü.
Sonra Emir ayrıldı. Müşteri veri tabanını gizlice kopyalayıp, Yıldırım hastanede ilk krizini atlatırken bir sözleşmeyi kendi üstüne aldı. Ölümcül değildi o kriz, üç yıl sonra gelen ikinci kriz öyleydi.
Nuran Hanım ikinci kalp krizini, işteki bu ihanetle doğrudan bağdaştırmazdı; dürüst olmazdı bu. Yıldırım zaten hastaydı, ama o günler iyi hatırlardı. Yıldırım, hastaneden çıkınca duvara bakarak fısıldamıştı: “Nasıl olur Nuran? Oğlum gibi görürdüm.”
Bunu unutmadı hiç.
Buyurun, dedi Emir Sarıya.
Düz ve hazırlıklı bir şekilde anlatmaya başladı. Gençken hata yaptığını, sonradan yanlış olduğunu anladığını, yıllar boyu vicdanında taşıdığını söyledi. Ardından biraz çekingenle:
Size ve ailenize ait bir şey var bende. Saat.
Hatırlıyordu. Yıldırımın dedesinden kalan, savaş yıllarından kalma, değerli cep saati. Emir, tamirciye götürmek için almış, sonra aralar açılmış, saat Emirde kalmıştı.
Geri vermek istiyorum, dedi Emir Sarı. Karara da bir kez daha bakmanızı rica ederim.
Demek böyle.
Nuran Hanım yüzüne baktı. O pahalı ceketi, el pozisyonu… Artık yaşlanmıştı, saçlarına aklar düşmüş. Güzel bir hayatı olduğu belliydi. Eşi kaşmir paltolu, büyük ofisli, güzel arabalı bir adam.
Acaba gerçekten pişman mıydı?
Kesin bilemiyordu. Belki bir nebze, belki sadece ofisini kaybetmekten çekiniyordu. İnsan böyle; kendini bile anlamaz bazen.
Getirin saati, dedi sonunda.
İçini çekti.
Ne zaman uygun olur…
Sadece bırakın. Ben alırım.
Peki ya kira…
Karar kesin.
Uzun uzun baktı Emir Bey.
Nuran Hanım. Bu ofise çok emek verdim…
Yıldırım Bey de size çok emek verdi. Hatırlıyor musunuz?
Sessizlik.
Saati bırakın, dedi üçüncü kez. Ve bu konuyu bir daha konuşmayalım.
Kısa süre daha durdu, sonra hızla uzaklaştı.
Ertesi gün saat geldi. Genç güvenlikçi Erdem aracılığıyla, özenle sarılı küçük bir paket. Kendisi hiç yanaşmadı.
Nuran Hanım vardiya bitiminde açtı paketi. Aynı saatti, hemen tanıdı. Kapağı biraz çizilmişti ama sapasağlamdı, çalışıyordu.
Uzun süre elinde tuttu.
Sonra çantasına koyup eve gitti.
İki hafta boyunca “Şişli”de sessiz ve gergin bir atmosfer vardı. “Emir Ticaret”in çalışanları başta bir şey anlamadı, sonra söylentiler yayıldı. Sekizinci kat çalışanlarından bazıları Erdeme ve diğer güvenlikçilere gelip sordu: Gerçek mi, yoksa dedikodu mu? Erdem hiçbir şey bilmediğini samimiyetle söylerdi.
Melike Sarı, eşinin Nuran Hanımla konuşmasından bir hafta sonra geldi. Bu kez diğerlerinden farklıydı; koyu lacivert bir palto giymişti, yüzünde her zamanki o üstünlük yoktu.
Merhaba, dedi Melike.
Merhaba, dedi Nuran Hanım.
Konuşmak istiyorum.
Turnikeye geçin, açayım.
Hayır, Melike başını salladı. Sizinle konuşmak istiyorum.
Nuran Hanım kaşını kaldırdı.
Dinliyorum.
Melike kısa süre sustu. Özür dilemeyi beceremediği belli oluyordu; el hareketlerinden belli. Ama buradaydı, bu bile önemliydi.
Geçen sefer, kartım olmadan geldiğimde çok kabaydım. Size karşı kırıcıydım. Doğru olmadı.
Bana “teyze” demiştiniz, hiç bir ton belirtmeden söyledi Nuran Hanım.
Melike yana baktı, tekrar Nuran Hanıma döndü.
Evet. Özür dilerim.
Nuran Hanım baktı. Bu, insanların para ve itibara göre değer gördüğü bir dünyada büyümüş, kapıdaki güvenlikçiyi insan yerine koymayan bir genç kadındı.
Özrünüzü kabul ettim, dedi Nuran Hanım.
Melike başını eğdi. Sessizce:
Ofis kararını değiştirmez misiniz?
Hayır.
Anladım.
Gidiyordu ki Nuran Hanım durdurdu:
Melike, bir dakika.
Geri döndü.
Nuran Hanım dikkatle baktı, on saniye kadar. Melike bakışlarını kaçırmadı, gayet rahatsızdı.
Siz çalışıyor musunuz? dedi Nuran Hanım.
Nasıl?
Bir yerde işiniz var mı yani?
Şey… hayır. Evdeyim, çocukla ilgileniyorum.
Kaç yaşında?
Sekiz. Okula gidiyor.
Demek ki gündüzleriniz boş.
Şaşırmıştı Melike.
Bir pozisyon var, dedi Nuran Hanım. Arşivde. Kolay bir iş değil ama çok gerekiyor. Evrak ayıklama, dosyalama, bazen tarama… Bildiğiniz işlerden farklı, peşinen söyleyeyim.
Sessizlik.
Bana iş mi teklif ediyorsunuz? dedi Melike inanmaz halde.
Evet.
Neden?
Nuran Hanım durdu.
Çünkü buraya gelip, söylediniz. Kaçmadınız.
O kadar basit mi yani? Sadece insanca davranmak yeterli mi?
Melike, dedi yumuşakça. Basit ama ilk sefer ya da ikinci seferde yapmadınız. Şimdi, kaybedecek bir şeyiniz kalmayınca söylediniz. Farkı orada.
Sessizlik. Ardından:
Maaş?
Asgari ücret. Resmi olarak.
Uzun bir duraklama.
Düşüneceğim, dedi Melike.
Olur, dedi Nuran Hanım. Cemal Beyin numarası sizde. İşleri halleder.
Tekrar defterine döndü, sohbet bitmişti.
Martta “Emir Ticaret” sekizinci kattan taşındı. Sessiz sedasız, tartışmasız. Emir Bey tazminatı doğru buldu, başka bir yerde daha küçük, daha ucuz bir ofis tuttu. Söylentiye göre büyük iki müşterisini bu taşınma sürecinde kaybetti ama Nuran Hanım bunun doğruluğunu araştırmadı bile.
Eşyaların taşınmasını üçüncü kattaki pencereden izledi. İki hamal koli arabalarını itiyor, biri cam bölmeyi taşıyordu. Bir devrin sonu, yeni bir başlangıç. Alışılageldik bir döngü.
Nuran Hanım gözlüğünü çıkarıp, hırkasının ucu ile temizledi, tekrar taktı.
Yirmi iki yıl, kolay değil.
Bir zafer hissetmedi. Belki beklemişti, ama yoktu. Sadece içten bir ferahlama, uzun süredir sıkılı duran bir düğmenin açılması gibi…
Yıldırım 2002de vefat etti. 56 yaşındaydı. İşlerini tek başına sürdürmek zorunda kaldı; ortak yok, kimseye güven olmadan, tek başına. Hem bedeli oldu, hem kazancı.
Şikâyet etmedi. Sadece aklında tuttu.
Arşiv, yan binadaydı. Orası da yönetim firmasına aitti; daha küçük, sade bir ofis merkezi. Orada otuz kişi çalışıyordu; sessiz, düzgün bir yer. Arşivde gerçekten iş vardı, Melike için uydurmamıştı.
Melike, sohbetteki tekliften dört gün sonra Cemal Beyi aradı.
Cemal Bey haberi verdi.
Başlıyor, dedi, ne olup bittiğini anlamasa da. Haftaya çıkacak. Her şeyi ayarladım.
Teşekkürler, dedi Nuran Hanım.
Bir şey sorabilir miyim? dedi Cemal Bey.
Buyurun.
Görevde kalacak mısınız?
Nuran Hanım pencereye baktı. Halaskargazi Caddesi, gri gökyüzü, çimlerde son karlar
Hayır, dedi. Sanırım bu kadar yeter. Görmek istediğimi gördüm.
Üzüldüm, dedi Cemal Bey ve samimiydi. Ekip alışmıştı.
Hepsine selamımı iletin. Erdeme de ayrıca. İyi çocuk.
İletirim.
Hafta sonu, hiçbir veda töreni olmadan görevden ayrıldı. Masasında termos, kaliteli bir kalem ve küçük bir kaktüs bıraktı. “Kaktüsü iki haftada bir az sulayın, fazlası gerekmez,” diye not iliştirdi.
Ayşe Hanım, tam çıkarken asansör önünde yakaladı:
Gidiyor musunuz? diye sordu Ayşe Hanım.
Evet, diye gülümsedi.
Yazık. Ayşe kısa sustu, ekledi: Her zaman selam verdiniz, her gün. Bazıları bir yıl boyunca bir kere bile günaydın demez. Siz hep dediniz.
Nuran Hanım ona baktı.
Kahramanlık değil Ayşe, bu sadece insanlık.
Evet, dedi Ayşe Hanım. Öyle olmalı, ama herkes için değil.
Kapıdan ayrıldılar.
Nuran Hanım sokağa çıktı. Soğuktu, mart ayı bir türlü ısınmamıştı. Paltosunun düğmelerini ilikledi, aracına doğru yürüdü. Park yeri iki cadde aşağıdaydı, sırf alışkanlıktan, yakın park etmemişti; o da bir parçasıydı görmek istediklerinin.
Yürümek keyif veriyordu.
Melikeyi düşündü. Bu hikâye nereye varacak? Büyük değişimin bir konuşmayla gelmediğini biliyordu. Arşivde çalışmak birden bire insanı değiştirmezdi. Hayat; masal gibi iyi-kötü ayrımına basitçe uymazdı.
Ama Melike gelmiş, ifade etmişti. Bunun adı bir tohum, belki de hiçbir şey olmaz, belki her şey olur. Kişiye bağlı.
Nuran Hanım ona şans verdi. Yalnızca bu.
Gerisi onun elinde değildi.
Arabaya vardı, açtı, oturdu. Çantasını yan koltuğa koydu. Saat çantadaydı. Bazen çıkarır, elinde tutardı. Mekanizma çalışıyordu; şubatta ustaya götürmüştü, temizlemiş, “Yüz yıl daha çalışır,” demişlerdi.
İyi saat. Sağlam.
Aracı çalıştırmadan birkaç dakika camdan “Şişli”ye baktı. Gri camlar bulutları yansıtıyordu.
Yedi ay, dedi içinden. Yedi ay boyunca güvenlikteydim, defter, telefon, çay termosu… Bu yedi ayda insanları, işi ve kendimi çok daha iyi tanıdım. Kabinde oturup rapor okurken bilemediklerimi öğrendim.
Kızı haklıydı.
Motoru çalıştırdı.
Eve gidiyordu, ahlaken doğru kararların nadiren güzel olduğunu düşünerek. Kitaplarda olduğu kadar sade değildir çoğu zaman. Emir saati getirdi, çünkü ofisi kaybetmek istemedi. Melike özür diledi, çünkü eşi ona gerçeği açıklamıştı. Bunlarda gerçeklik var mıydı? Belki. İnsan karmaşıktır, niyetler birbirine karışır; korku ve utanç birlikte yürür, hangisinin ağır bastığını anlamak zordur.
Kötü yapmaz bu onları. İnsan yapar.
Nuran Hanım da kendini melek saymazdı. Sırf Melike Ayşe Hanıma kaba davrandığı için sözleşmeyi feshetmemişti. Sarı ailesinin soyadı ve 1999u hatırlamış ve affetmemişti.
Affetmek, bırakmak demektir. Bıraktı. Ama hatıra kaldı.
Bu da insanca.
Ev sıcaktı ve sessiz. Akşam, kızı aradı; işlerden, yazdan, iki yıl sonra okula başlayacak torundan konuştular.
Nasıldı görevin? diye sordu kızı sonuna doğru.
Bitirdim, dedi Nuran Hanım. Gerekeni yaptım.
Ne öğrendin?
Bir süre sustu.
İnsanlar genellikle oldukları kadar iyidir, oldukları kadar kötüdür. Onurun miktarı paradan, pozisyondan bağımsızdır. Eskiden de bilirdim ama unutmuşum biraz.
Anne, kitap gibi konuşuyorsun yine, dedi kızı.
Yaşlıyım çünkü, dedi Nuran Hanım. Hakkımız.
Vedalaştılar.
Telefonu kapadı, pencereye yürüdü. Şehir akşam ışıklarıyla doluydu, insanlar market poşetleriyle geçiyor, otobüs ilerliyordu. Hayata dair en basit gerçekler genellikle böyledir: süssüzdür, özel bir aydınlanma yoktur. Sadece akşam, cam, “doğru” bir şey yaptığını düşünmek.
Kusursuz değil. Doğru.
Bunlar farklıdır ve karıştırmamak gerekir.
Melike, salı günü yeni işe başladı.
Bunu Cemal Beyin kısa mesajından öğrendi. “Başladı. Sessiz.” Cevap verdi: “Teşekkürler.”
Yarını ne getirecek, bilmiyordu. Belki Melike bir hafta sonra bırakırdı; zira arşiv işi tozlu, statüsüz, sıkıcıydı. Belki bir ay dayanır, iç dünyasına dair bir şeyler keşfederdi. Belki de hiçbir şey değişmez ama alt kadrodaki insanlara en azından selam verirdi.
Nuran Hanım bir mucize beklemiyordu. Sadece şans tanımıştı, koşulsuz; bundan sonrası onun meselesi değildi.
Emir Sarıyı bir daha ne aradı, ne gördü.
Saatleri, Yıldırımın fotoğrafının yanına koydu. Orası yakışırdı.
Bir zamanlar küçük, çatısı akan bir depoda başlayan bir kadın hayatıydı bu. Kayıplar, umutlar, ihanetler, yalnızlık… Ne hafta sonu ne yaş hakkı bahaneleriyle sürüp giden iş… Şimdi, yetmiş yaşında, kendi dairesinin penceresinde, elinde çayla duruyordu. Akşam, torun birazdan okullu, hayat kendi akışında.
Buna “hayat” denir.
Masal değil, ibretlik hikaye değil, intikam anlatısı değil. Tüm pürüzleriyle, haklarıyla, borçlarıyla; kötülük yapanların bir gün karşılığını bulduğu, iyilik yapanların da karşılığını bazen başka şekilde aldığı bir hayat.
Nuran Hanım çayını yudumladı, pencereden ayrılıp mutfağa geçti.
Ertesi gün yeni proje için görüşmeye gidecekti. Sekizinci kat boştu; iyi ses yalıtımlı, güzel kahveler olan toplantı odaları yapmayı planlıyordu. Gereklilikti, doğruydu, buna da takati ve planı vardı.
Soğanı doğrarken düşündü: Hayat derslerinin hep çok açık göründüğünü, ama birçoklarının bunları yaşamadığını… Kimisinin ömrü boyunca güvenlikçileri mebel, temizlikçileri hava, alt kademe insanı dekor sanıp geçtiğini.
Ve bunun bedelinin bir gün geldiğini. Her zaman gürültülü değil. Kimi zaman bir fesih yazısı, kimi zaman turnike kenarında edilen bir konuşma, günlerce kafadan çıkmayan
Soğan gözlerini yaktı.
Nuran Hanım bir damla yaşını sildi, doğrarken devam etti.




