Galina’nın Sessiz İsyanı: Bir Hikaye

– Elif, artık gerçekten dayanamıyorum, – telefondaki ses hiç isyan etmiyor, sanki müebbet karar söylüyor gibiydi. – Gidecek başka yerim yok. Sen ablam, en yakınımsın.

Şule, menekşelerinin sulama kabını elinden bırakmadan pırıl pırıl mutfağının ortasında durup kaldı. Dışarıda nisan akşamı gökyüzünü pamuk şekeri pembesine boyamıştı. Tencerede bulgur pilavı ağır ağır demleniyor, kızarmış soğanın kokusu mutfağı sarıyordu. Her şey olağan, dingin, tahmin edilebilirdi. Ta ki o telefon çalana kadar.

– Ne oldu Asuman? – dedi Şule, cevabı çoktandır bildiğini hissederek. Her zaman bilirdi.

– Cem gitti. Bildiğin gitti abla. Yordun beni artık, başka bir hayata ihtiyacım var, dedi çıktı gitti. Ben insan değil miyim yani? Evimin kirasının bitmesine iki hafta kalmış, geçen ay işten atıldım, param beş para değil. Şule, sana geliyorum. Söz hemen giderim, bir gece idare et, işlerimi yoluna koyayım.

Bir gece kalırım, lafını Şule defalarca duymuştu. Şöyle bir aile sözlüğü hazırlasa, ilk sayfada kesin bu olurdu. Bir gece, haftaya evrilir; hafta, aya döner; ay olur mu, yarım yıl geçer Ve her defasında başı, sen benim ablam değil misinle başlardı.

– Ne zaman geleceksin? – dedi sadece, menekşe kabını pencere önündeki saksıların yanına koyarken.

– Yarın öğlene oradayım. Son paramı bilete verdim. Karşılamaya gelir misin?

Şule bir kenara not defterine bakarken üstündeki titiz el yazısıyla ertesi günü planlamıştı: Sabah saat dokuzda hastane, ardından Melahat Hanıma evrak bırakılacak, öğleden sonra ise kışlıkları kaldıracaktı. Altmış yaşında, üç yıl önce emekli olmuş ama küçük bir muhasebe şirketine uzaktan iş yaparak ekstra gelir sağlayan bir kadının düzenli, tuğla tuğla örülmüş, her dakikanın değerli ve yeri belli hayatı işte. Ta ki o telefon çalana kadar.

– Gel, karşılarım, – dedi cılız bir sesle ve telefonu kapadı.

Tenceredeki bulgur ağır ağır kaynıyor, menekşeler son güneş ışığında pembemsi çiçekleriyle gülümsüyordu. Şule ise mutfağın ortasında, içinden bir yerin ezildiğini hissediyordu. Kardeşini bir yıldır görmediği için değil bu, başkaydı. Yine başlayacağını bildiği şeyin hissiyleydi.

Ertesi sabah, Ankara Garının peronunda, Şule göz ucuyla trenin merdivenlerinden inen kalabalığı izlemeye koyuldu. Asumanı uzaktan hemen tanıdı. Eskisi gibi parlak ve koyu olan saçları artık sapsarıya boyanmış, dipleri de üç santime çıkmıştı. Üzerine fazla dar bir kot, rengi solmuş bir mont, sırtında kocaman yıpranmış bir sırt çantası, ellerinde ise iki poşet.

– Şule abla! – diye bağıra bağıra kalabalığın arasından geçti Asuman, heyecanla. – Ah canım ablam!

Sarılırken, Şuleyi uygunsuz bir parfüm ve yıpranmış kıyafet kokusu sardı. Asuman öyle sarıldı ki sanki yok olmak, dünyadan kaçmak istiyor gibiydi.

– İyi ki buradasın vallahi, – diye mırıldandı küçük kardeş. – Sen neler geçti başıma bir bilsen, kabus yemin ederim.

Yolda Asuman konuştu durdu: Cem tam bir ukala, iş desen rezillik, ev sahibesi yılan; şehir zaten soğuk, iç karartıcı. Şule camdan dışarıyı seyrederken, dinler gibiydi, bu hikaye yıllardır değişmemişti. Sadece şehirler, adamlar ve işler değişiyordu.

– İyi ki varsın abla, biliyor musun, – dedi Asuman, Şulenin dördüncü kattaki dairesine tırmanırken. – Sayende ayakta kalıyorum. Bir tek sen yüzüme kapı çarpmıyorsun. Biz bir aileyiz sonuçta, kan bağı.

Şule kapıyı açıp kardeşini öne aldı. Asuman sırt çantasını antreye attı, poşetler yanına düştü, montunu Şulenin paltosunun yanına astı.

– Ne güzel evin varmış, – diye çıkardı Asuman, etrafı kolaçan ederken. – Temiz, sıcak, mis gibi ev kokusu var burada. Ne çok özlemişim böyle olmayı.

Gerçekten de, Şulenin iki odalı evi şipşirin ve sıcaktı. Kırk yıldır kendi emeğiyle her şeyiyle ilgilendiği bu ev; soluk renkli duvar kağıtları, kendi cilaladığı ahşap mobilyalar, pencere önlerindeki envai çeşit çiçek, el işi danteller ve çerçeveli aile fotoğrafları ile baştan aşağı huzur kokardı. Her şey eksiksiz, yılların yalnızlığıyla titizlikle düzenlenmişti.

– Hadi, yerleş, rahatına bak, – dedi Şule. – Ben çay koyayım.

– Bir de yiyecek bir şey var mı? – dedi Asuman, ayakkabılarını çıkarıp ortalığa bırakırken. – Sabah sadece kahve içtim; yolda da para harcamak istemedim, açım valla.

Şule kaşar peynirli sandviç hazırladı, dün yaptığı elmalı kekten tabaklara koydu, mis gibi çay demledi. Asuman aç kurt gibi yerken, bir yandan da içini döküyordu. Cemle iki yıl yaşadıktan sonra adam vefasız çıkmıştı. Marketteki işini da patron kıskandı diye kaybetmişti, ev kirası ise fahişti.

– Düşünsene, bir odacığa 6500 TL verdim! – diye isyan ediyordu Asuman. – Ankarada hem de! Zaten saray istemiyorum ki, normal, insanca bir ev. Ama ev sahibesi tam bela, günü gününe para ister, aksatınca kriz çıkarıyor.

Şule çayını yudumladı, sustu. Çünkü Asumanın bunların esasını anlatmayacağını bilirdi. Mesela işe hep geç kaldığı için kovulduğunu, parasını genellikle kozmetik ve kafelerde arkadaşlarına harcadığını asla demezdi. Cemle ayrılığında ise adam bıkıp da borç isteğini duymak istemediğinden çekip gitmişti, bunu hiç anlatmazdı.

– Ablacım, bak gerçekten bir ay kalmam yeter. Hemen işimi bulur giderim. Sen beni bilirsin, hemen toparlanırım, pratik kadınım. Söz!

Söz; aile sözlüğünün bir başka klasik maddesi.

– Kalabilirsin, – dedi Şule. – Ama benim evimde bazı kurallar var. Yıllardır yalnız yaşıyorum, düzene alıştım. Sessizlik istiyorum, özellikle sabahları. Ben erken kalkarım.

– Tabii, tabii! – diye atıldı Asuman. – Sanki evde yokum gibi olurum. Hiç sıkmam seni, söz. Biraz başımı yastığa koyayım yeter. Ablayız sonuçta, bir elin nesi var, iki elin sesi var, öyle değil mi?

O akşam Şule, ona salonda kanepenin üzerini hazırladı. Tertemiz çarşaf, yeni yıkanmış havlu, bir de yanında sürahi su. Asuman hepsini doğal karşıladı, teşekkür bile etmeden rükzandan buruşturulmuş kıyafetlerini çıkarıp salonun dört bir yanına yaydı.

– Senin yüz kreminden azıcık alsam? – diye sordu az sonra. – Benimki bitmiş, yüzüm kuruyup çatladı resmen.

Şule, kendisine ayda yılda bir aldığı, pahalı nemlendiricisini uzattı. Asuman bolca boynuna, yüzüne, ellerine sürdü.

– Baya iyiymiş, – dedi Asuman. – Uzun zamandır böylesini kullanmamıştım.

Gece Şule uzun süre uyuyamadı. Yatak odasında, salondan gelen Asumanın dönüp durmasının, su içmek için kalkmasının, telefonunun ışığının odasını aydınlatmasının seslerine tıkılıp kaldı. Alışık olduğu huzur tamamen bozulmuştu. Oysa bu daha başlangıçtı.

Sabah altıda kalktı, her zamanki gibi. Sessizce yıkanmak, yatakta hafif egzersiz yapmak, mutfakta kendine elmalı yulaf ezmesi hazırlamak, bilgisayar karşısında iş dosyalarını açmak Her zamanki işler. Öğlene kadar raporun yetişmesi gerekiyordu.

Dokuzda salondan horultu, ardından öksürük, sonra sürünen adımlar duyuldu. Asuman eski bir tişörtle ve donla, saçları karman çorman, mutfağın kapısında göründü.

– Günaydın, – dedi çatallaşmış sesiyle. – Kahve var mı?

– Dolapta, – diye başıyla işaret etti Şule, gözünü ekrandan ayırmadan.

Asuman fincanları şangırdattı, kaşık aradı, kettleı çalıştırdı, buzdolabını karıştırdı.

– Şulecim, hiç tatlı bir şeyin yok mu? Diyet falan yapamıyorum sabahları.

– Rafda bisküvi var.

Asuman, Şulenin hafta boyu idare etsin diye aldığı bisküvinin yarısından fazlasını bir oturuşta götürdü, telefonda sosyal medyada dolanarak o şekilde mutfakta oturdu.

– Sen iş mi yapıyorsun? – dedi yarım saat sonra.

– Evet, raporu teslim etmem gerek.

– Ne kadar sürer daha?

– İki saat kadar.

– Hı, iyi. Ben gideyim biraz uzanayım bari. Yol belimi büktü, sinirim de bozuk zaten.

Salona geçti, televizyonu açtı. Oradan bağıra bağıra çığlıklaşılan gündüz talk showu başladı. Şule rakamların başında zorlanmaya başladı.

Öğlen raporu teslim etti ama yorgunluktan bitmişti. Mutfakta yemek hazırladı. Asuman hâlâ telefon başında pinekliyordu.

– Yemeğe gelsene? – dedi Şule.

– Hemen, hemen, – dedi Asuman, gözünü kaldırmadan.

Salata doğradı, dünkü çorbayı ısıttı, masayı hazırladı. Asuman geldi, hemen yemeye koyuldu.

– Ne güzel olmuş, – dedi ağzı dolu dolu. – Yemek yapmak bana ters. Cem derdi ki ellerim iş tutmaz.

Yemekten sonra Asuman, gönüllü olarak bulaşığı yıkayacağını söyledi, ama öyle alelacele yaptı ki, Şule tekrar yıkamak zorunda kaldı. Tencerede yağ kalmış, çatallar rasgele atılmıştı.

– Akşam güzel bir yere gidelim mi? – dedi Asuman ansızın. – Bir kafeye ya da sinemaya? Vallahi moralim çok bozuk, değişiklik iyi gelir.

– Asuman, benim öyle harcamaya param yok, – dedi nazikçe Şule. – Emekliyim, uzaktan ek iş yapıyorum, gelir az.

– Yani abla-insanlığı bu mu? – dedi Asuman küsmüş gibi. – Onca zamandır görüşmedik, bir kere eğleniverelim, maaşa geçince öderim geri.

Sonra öderim de Asuman lügatının başka bir sayfasıydı.

– Asuman, en iyisi şu iş ilanlarına bak, – dedi Şule. – Ne kadar erken başlarsan o kadar iyi.

– Bakıyorum zaten! – diye yükseldi Asuman. – Şu an düzgün iş bulmak imkansız. Ya maaş komik, ya çalışma şartları iğrenç. Benim saygı görmek, düzgün bir yerde çalışmam lazım.

Akşam Şule erkenden odasına kaçtı, yorgunluğa sığındı. Asuman ise televizyon başında. Şule karanlık odasında uzun süre düşündü: İki kız kardeş arasındaki ilişkilerin tarifi yoktu. Elbet birbirlerini seviyorlardı ama bu sevgi başkaydı. Şule için sevmek, saygı göstermek ve gerektiğinde destekti, ama kendini feda etmek değildi. Asuman için ise, sevgi, ihtiyacı olduğunda kurtarılmak demekti.

Bir hafta geçti. Asuman hala doğru dürüst iş aramıyordu. Öğlene kadar kalkıyor, Şulenin izinsiz sabahlığını giyiyordu; kafasını buzdolabına dayıyor, evde ne varsa yiyordu. Aslında ne ilan görüyor ne de başvuru yapıyordu. O bunun yerine arkadaşlarıyla sosyal medyada dertleşiyor, türlü şikayetler yazıyordu.

Aile içinde kişisel alanlar, sınırlar her geçen gün daha da silikleşiyordu. Asuman Şulenin kremlerinden, havlusundan, giysisinden, zamansız ve habersizce alıyordu. İçeri paldır küldür dalıyor, eşyaların yerini değiştiriyordu. Şule bir gün hafifçe, Kendi eşyalarımın yerinde kalmasını istiyorum, deyince Asuman suratını asıp karşılık verdi.

– Kardeşinim ben senin! Şimdi böyle mi oldun? Her şeyin var zaten, ben yokluk içindeyim. Kıyamaz mı insan kardeşine?

Şule susmayı tercih etti. Hayır demek, sert çıkmak ona hep zor gelirdi. Yıllardır aile, kan bağı, fedakarlıkla ilgili ninnilerle büyütülmüştü. Kardeşe sırt çevirmek en büyük ayıp diye.

Ama içindeki düğümler her geçen gün büyüyordu. Ufacık bir ses dahi canını sıkıyor, Asumanın masada bıraktığı kırıntılar, diş macununun açık kapağı, ıslak havlunun yatağa fırlatılması, telefonda bağıra bağıra konuşması bile ona ağır geliyordu.

– Bana biraz para versene? – dedi Asuman bir akşam salonun kapısında. – Çoraplarım hep yırtıldı, yenisi lazım.

– Asuman, fazla param yok, – dedi Şule, iyice yorgun. – Zaten iki kişiye giderken market harcamam da arttı.

– Ne olur abla ya! Sadece 200 lira. İş bulunca öderim, söz.

Şule 200 lirayı verdi. Sonra bir 400 otobüs kartı için, sonra 600 lira da telefon tamiri için. Para akıp gidiyordu, Asuman ise bir arpa boyu yol almıyordu.

– Biliyor musun, – dedi Asuman bir akşam, çay içerlerken, – Annemi hatırlıyor musun? Sen hep ağırbaşlıydın. Ben şen çocuktum. Hep, Şulemiz güvence, Asumanımız neşe derdi. Hiçbir zaman yalnız bırakmadın beni. Dışarıda çocuklar sataştığında korudun, ödevlerime yardım ettin. Şimdi de tek dayanağımsın. Başka kimsem de yok.

O anda Şule bunun koca bir suçluluk manipülasyonu olduğunu biliyordu. Masum bir sevgi kisvesiyle, çocukluk anılarının ağırlığıyla ezici bir vicdan sorumluluğu yıkılıyordu.

– Elimden geleni yapıyorum ama senin de çaba göstermeni istiyorum, – dedi ağır ağır. – Gerçekten iş aramana ihtiyacım var. Hayatını toparlamaya başlaman lazım.

– Her şeyi kolay sanıyorsun! – ateş püskürdü Asuman. – Ben depresyondayım, biraz toparlanmam gerek. Dert üstüne dert geldi, şimdi de sen baskı yapıyorsun! Robot muyum ben?

Şule sustu. Ne deseydi zaten.

Bir ay böyle geçti. Asuman ne iş aradı, ne de evin işine el attı. Sabahları kalkması, evi toplaması hak getire. Şule ise iyice daralmıştı. Uykusuzluk, baş ağrıları, ellerindeki titreme artıyordu. Bilgisayarı açınca sayıları dahi göremez oluyordu.

Bir gün aradı eski dostu Melahat Hanımı.

– Melahat abla, artık yapamıyorum, – dedi telefondan. – Asuman bir aydır burada, değişen bir şey yok. Çalışmıyor, evde pinekliyor, benim paramı harcıyor. Kardeşim diye yıllardır hep destek oldum, ama aileye hayır demek bana öğretilmedi hiçbir zaman.

– Şuleciğim, – dedi Melahat Hanım yumuşak bir sesle. – Yardım etmek ve kullanılıp sömürülmek çok farklı. Yetişkin, kendi sorumluluğunu almayan birine bakmak zorunda değilsin. Bu çocukluk değil, bağımlılık kısır döngüsü bu.

– Ama diyor ki sensiz ölürüm, daha bir de bana gelmediğinde mahvolacağını söylüyor.

– Safi manipülasyon. O, 54 yaşında yetişkin. Hem sorumluluğunu alsın, hem gerçeklerle yüzleşsin. Yaşını başını almış insanlar ilgi ile büyümüyor, sorumlulukla büyür.

Şule telefonu kapadı, bir süre öyle düşündü. Gönlü acıdı ama söylenenler doğruydu. Asumanın bir gece diye gelip haftalarca, aylarca misafir olduğu zamanları düşündü. Ne zaman zorda kalıp gelse, ne zaman bir ilişki ya da iş bittiğinde aynı hikaye O yardım ediyor, para ve moral veriyor, iş bulmasına aracı oluyor; sonra Asuman evi terk edip dönüyordu. Ve her birkaç yılda bir hikaye tekrar başlıyordu.

O akşam salonda çayını içerken, Asumanın dizi karşısında çekirdek çıtlatmasına bakarken Şule, bir yandan gözleri doldu. Bu huzur, kendi elleriyle ördüğü evinin huzuru, kaç zamandır bir türlü ona ait olmuyordu.

Kendi emeğiyle ayakta tuttuğu, kocasından ayrıldıktan sonra didinip iğneyle kuyu kazarak düzenlediği evinin her bir köşesini hatırladı. Hiç kimseden beş kuruş istememişti. Yalnızca kendi omuzlarında bir dünya küçük başarı Ve şimdi, bir başkası benim de hakkım var diyerek yıllardır oluşturduğu huzura ortak oluyordu.

Şule ayağa kalktı, salona geçti. Asuman diziye öyle gömülmüştü ki dünyadan bihaber.

– Asuman, bir konuşmamız lazım, – dedi usulca.

– Hı? – dedi Asuman gözünü ekrandan ayırmadan.

– Şimdi değil, can alıcı yerdeyim, – diye geçiştirdi.

Şule salona girip uzaktan kumandayı alıp televizyonu kapattı.

– Ne yapıyorsun ya? – parladı Asuman. – Dizi izliyordum!

– Konuşacağım, şimdi, ciddi.

Sesinde bir kararlılık vardı ki Asumanın gözleri kocaman açıldı. Yavaşça oturdu.

– Noldu ki, hayırdır?

Şule koltuğa karşısına oturdu. Elleri titriyordu, kalbi güm güm. Hayatta ilk kez böyle konuşacaktı.

– Bir aydır buradasın, – dedi sessizce. – Söz verdiğin gibi hemen taşınmadın, iş bulmadın.

– Arıyorum iş, – dedi Asuman. – Arıyorum ama yok! Sana mı kaldı dert anlatmak şimdi?

– Gerçekten aramıyorsun. Evde pinekliyorsun, televizyon telefon peşinde. Görmediğim kadar rahat yaşıyorsun.

– İlanlara başvuruyorum, haber gelmiyor abla. Ben mi arayayım patronları?

– Benim paramı harcıyorsun, eşyalarımı izinsiz kullanıyorsun, düzenimi bozuyorsun. Çok yoruldum Asuman. Gerçekten.

– Ne yani? Kovuyor musun beni? Ablasıymışsın hani sen benim, şimdi sokağa mı atacaksın?

– Seni kovduğum yok, sadece böyle devam etmeyecek diyorum. İş aramana, sınır koymana ihtiyacım var. Benim de ihtiyaçlarım, yaşam hakkım var.

– Yani, senin ihtiyaçların benden önemli oldu öyle mi? Ne güzel hayat, pes vallahi.

– Hayır önemli değil, ama ben de insanım. Yıllarca yalnız yaşadım, evimi düzenimi sevdim. Sevgi demek kendini feda etmek değil, karşılıklı saygı demek.

– Sen yalnızsın zaten, abla. Bu koca evi bir başına parselliyorsun, ben biraz renk kattım hayatına.

Bu laf Asumanın klasik savunmasıydı: Abla ciddiye alınmaz, yaşantısı küçümsenir. Şule yine de karşılık vermeden devam etti.

– Haklısın. Yalnızım, paramı sayarak yaşarım. Ama bu benim hayatım ve ben böyle istiyorum. Bu kadarcık hakkım olmasın mı?

– Benim hiç mi hakkım yok? Ne zaman iyi olsam insanlar yoruluyor, yüzünü çeviriyor bana. Şimdi sen de aynısını yapacaksın öyle mi?

– Hiç öyle değil. Ben seni seviyorum, hatta çok seviyorum. Ama hayatımı senin için çöpe atamam. Bak, ben de yıllarca düştüm, kalktım. Sen her seferinde biri kurtaracak diye yaşadın. Artık kendi ayaklarının üzerinde durman gerek. Aile sınırı koymak acımasızlık değil, gereklilik.

Asuman bir an sessizliğe gömüldü, gözlerinden yaşlar süzüldü.

– Başka türlü nasıl yaşanır bilmiyorum ki, – dedi kısık sesle. – Hep böyleydim. Hep uçuk, hep sorumsuz. Annem derdi ki Asuman hayatı öğrenemez.

– Annemiz yanılmış. Sen de öğrenebilirsin. Bugüne kadar kimse sana izin vermedi. Hep herkes kurtardı seni. Ama bu son, anladın mı?

Bir süre sessizlik oldu. Nisan gecesi Ankara’ya çökmüş, odada saat tıkırtısından başka ses yok.

– Peki, – dedi Asuman. – Deneyeceğim. İki hafta. Ama başaramazsam?

– Başarırsın, – dedi Şule kararlı. – Gerçekten istersen başarırsın.

Sonraki iki hafta tuhaftı. Asuman, iş bakmaya başladı, ama isteksizdi, sanki birileri zorla çalışmaya gönderiyormuş gibi surat asıyordu. CV gönderdi, görüşmelere gitti ama her seferinde burası olmamış, maaş az, ortam kötü diyerek vazgeçti.

– Asuman, bulduğun işi de eliyorsun, – dedi Şule.

– İlk bulduğuma köle gibi çalışacak değilim ya! Bu hayat benim hayatım!

– Evet, senin hayatın. Ama benim paramla değil.

Ortam iyice gerildi, ama Şule çizgiden dönmedi. Asuman bazen küstü, bazen manipüle etmeye çalıştı, bazen ağlayıp odaya kapandı. Şule ise ilk defa geri adım atmadı. Yıllardır tekrarlayan döngüyü kırma şansı buydu.

On birinci günün gecesi Asuman eve döndü. Küçük bir butik mağazada tezgahtarlık işi bulmuştu. Maaşı az, vardiyalı, ama iş işti.

– Aldılar, – dedi mutfağa girerken. – Mutlu musun?

– Senin adına sevindim, – dedi Şule samimiyetle.

Asuman bir bardak su içip nefret ediyorum bundan dedi. – Bütün gün ayakta, milletin kaprisiyle uğraşmak zor. Üstelik üç kuruşa.

– Geçici, – dedi Şule. – Daha iyi olacak her şey.

İki gün sonra birlikte Asumana kiralık bir oda buldular. Ankaranın çeperlerinde, yaşlı bir teyzeyle paylaşımlı, temiz, uygun fiyatlı bir oda. İlk ayın kirası ve biraz yiyecek parasını da Şule verdi.

– Bu son, – dedi. – Sonrası sende.

Asuman başını salladı. Eşyalarını topladılar, sırt çantasına, poşetlere doldurdular. Şule bir yandan ferahlık, bir yandan hüzün içindeydi. Artık hayatı eski sesine kavuşuyordu, ama ilişkileri sonsuza dek başka bir boyuta geçmişti.

Kapıda vedalaşırlarken:

– Hadi, ben gidiyorum, – dedi Asuman, göz göze gelmeden.

– Kardeşim, – dedi Şule.

Asuman döndü. Yorgun, göçmüş yüz, kırmızı gözler; bir ay içinde harap olmuştu.

– Ara beni, yerleşince, – dedi Şule. – Merakta kalırım.

– Neden? Artık özgürsün benden, – dedi Asuman.

– Çünkü kardeşimsin, – sade bir tonla. – Ve seni seviyorum. Hep seveceğim. Ama artık başka şekilde.

Asuman sustu, başını onaylarcasına salladı.

– Tamam, ararım.

Gitti. Şule onun ayak sesleri sönene kadar kapıda bekledi. Sonra mutfağa geçip ellerini masaya koydu. Ev o kadar sessizdi ki O aradığı mutlak huzur işte buydu.

Salona gitti, kanepe toplu, yastıklar yerli yerindeydi. Pencereyi açtı, bahar havası içeri doldu. İçindeki ağırlık bir nebze hafiflemişti.

Nihayet yıllar önce yapması gerekeni yaptığını hissetti; kardeşine yardım etmekten vazgeçmedi, ona yeni bir yol gösterdi. Yolun adı, büyümek, sorumluluk almak, yetişkin olmak. Kolay değildi, ama şarttı.

Melahat Hanımın çocuğu çocuklukla, yetişkini sınırla büyütürsün sözü aklında çınladı. Asuman ilk defa kendi başına kalmıştı, ablası kurtarıcı olmadan.

İşe yarar mıydı? Bilmek zordu. Belki yeniden düşer, belki küser, belki değişirdi.
Bir hafta sonra telefon çaldı. Asumandı, sesi yorgun ama sakindi:

– Şule, ben geldim. Her şey yolunda. Çalışıyorum, oda iyi, ev sahibi fena çıkmadı.

– Sevindim, – dedi Şule. – Herhalde alışıyorsundur.

– Yoruluyorum çok. Çalışmaya alışmam zaman alacak. Ama yapabiliyorum.

Duraksadı biraz.

– Çok düşündüm abla. Hep başkasından beklemişim desteği. Sen haklıymışsın; kolay boyun eğmektense kendi başıma çözmeye çalışmak gerekmiş.

– Asuman

– Dur, ben söyleyeyim. Başta kızdım sana. Gerçekten çok. Kâfir abla, yüzüme kapı çarptı dedim. Ama sonra fark ettim, kimse bana bugüne kadar böyle yaklaşmamıştı. Büyümek lazımmış. Zor ama deneyeceğim.

Şule gözyaşlarını gizleyerek şunları fısıldadı:

– Teşekkür ederim bunu söylediğin için. Çok zordu, küstüreceğim diye düşündüm.

– Belki başka biri olsam küserdim. Ama haklısın. Haklı olduğunu itiraf etmek acı ama doğru.

– Çok sıkışırsan, yardım istersen

– Sakın, – dedi Asuman. – Dayanırım abla, başım sıkışırsa uğraşırım, ama büyümem lazım. 54 yaşındayım artık. Çocukluk bitti.

Haftaya konuşmak üzere anlaştılar, telefon kapandı. Şule mutfakta oturdu, pencereye bakıp uzun uzun düşündü. İlişkileri düzene girecek miydi, Asuman gerçekten değişecek miydi, bu yeni dengeyi koruyabilecekler miydi, hiç bilmiyordu. Ama biliyordu ki, artık hayatı yine kendi istediği gibi, kendi kurallarıyla yaşayacaktı. Ve bu, yeterince güzel bir başlangıçtı.

Rate article
Lifequest
Galina’nın Sessiz İsyanı: Bir Hikaye