Dönüş
Meral daha tren garında fenalaştı.
Zar zor çöp kutusuna yetişti ve şimdi, iki büklüm bir halde, paltosunun o pahalı kumaşını dökme demir, buz tutmuş kutuya sürtüp kirlenmesini umursamadan nefesini toparlamaya çalışıyordu…
Hanımefendi, kötü müsünüz? dedi yumuşak şiveyle, yaşlıca bir adam.
Lütfen, gidin
Meral doğruldu. Çevresinde, sessiz bir filmin içindeymiş gibi, insanlar kalın montlar içinde telaşla koşuşturuyor, pazardan aldığı bez torbalar, patates çuvalları taşıyorlardı.
Hava, mazot dumanı, ucuz sigara ve Anadolu taşrasında sıkça rastlanılan o ağır, rutubetli koku ile doluydu. Meralin migreni, işte tam da bu havadan başlardı hep.
Bu şehri hiçbir zaman sevememişti. Tam, tertemiz bir nefretle; çünkü on beş sene önce, geriye dönmemek üzere kaçıp yeni bir hayat kurmuş, her defasında bu şehri zihninden silmeye çalışmıştı.
Telefonu titredi.
Babası arıyordu.
Meral, neredesin kızım? Arabayla geldim, seni almaya geldim.
Taksiyle geleceğim, dedi Meral kısa keserek. Gelme lütfen. Hastanenin adresini söyle yeter.
Aman kızım, annen hastanede değil. Dün taburcu ettiler. Tansiyonu düştü dediler, evde tedavi edilecekmiş. Ben seni almak için
Evde mi? Meralin çenesi sımsıkı oldu. Şaka mı yapıyorsunuz? Ben bütün işi gücü bırakıp buralara kadar neden geldim peki?
Kızma Meral. Annen seni çok özledi. Börek yaptı, bekliyor.
Ne böreği Allah aşkına?!
Telefonu suratına kapattı.
***
Büyüdüğü eve gittiğinde, ev, ona daha da küçülmüş gibi geldi.
Meral, apartman girişinde, yıpranmış, deri kaplı o eski kapıya bakakaldı. Komşunun kedisi ayaklarına sürtünüyor, çizmelerine tüy bırakıyordu. Ev; lahana yemeği, kedi ve hafif yanık baklava kokuyordu. Küçükken de böyle kokardı, değişen bir şey yoktu.
Kapıyı tıklatmadan girdi.
Annesi mutfakta oturuyordu. Ufak tefek, bembeyaz saçlı, çok yıkanmaktan solmuş bir sabahlık giymiş, altından gecelik fırlamıştı.
Kızını görünce ellerini kaldırdı, yüzündeki sevinç ve mahcubiyet Merali ürpertti.
Kızım! Meralcığım! Akşam geleceksin sanmıştım
Anne, bana yalan söylememeni rica etmiştim. Meral, ayakkabılarını çıkarmadan, koridorda öylece kaldı. Kontratım tehlikede, gece trende süründüm sırf seni yoğun bakımda göreceğim diye! Sen ise börekle uğraşıyorsun!
Annesinin yüzü düştü, elleri kucağında sessizce durdu.
Kızım, özür dilerim. Korkutmak istemedim. Sadece tansiyonum… biraz düştü. Çok özledim kızım seni…
Bunun adı yalan söylemek! Meral çizmelerini çıkarıp köşeye fırlattı. Neyse. Tansiyon aletin nerede? Ölçelim. Sonra otele gideceğim. Burada kalmam.
Kızım, ne olur kal
Anne, tuvalet akıyor, petekler zar zor ısınıyor, komşular duvarın arkasında bağıra çağıra küfrediyor. Vallahi dayanamam, burası bana iyi gelmiyor.
Mutfakta masaya oturdu. Masada taze, mis gibi börekler sıralanmıştı. Meral, yüzüne bile bakmadı.
Tansiyon aletini getir.
Annesi eski, ampulle çalışan manuel aleti getirdi.
Bu ne böyle? Meral burun kıvırdı. Sana normal bir cihaz al dedim, gönderdim de. Parasıyla geri ne yaptın?
Kitaba yatırdım. Sana lazım olur diye. Belki bir gün…
Allah’ım
Meral cihazı çalıştırırken rakamlar gözlerinin önünde dans etti.
Yüz altmışa doksan… Kaşık kaşık tuz mu yiyorsun anne?
Çok yemiyorum kızım
Yarın hemen ilaçlarını ve yeni tansiyon aletini alacağız. Şimdi, yoruldum, nerede yatayım?
Annesi telaşla hazırlıklara girişti. Meral, mutfakta dışarıya bakarken tek düşündüğü, Yeter ki burada mahsur kalmayayım, bir an önce döneyim, oldu.
***
O gece Meral gözünü kırpmadı.
Koltuk kısa, yaylar sırtına batıyor, komşular önce kavga edip, sonra kadının çığlıkları duvarları delip geçiyordu.
Meral tavana bakıyordu. O çatlağı çocukluğundan hatırlıyordu. O zamanlar yıldırım zannederdi. Şimdi, evin yavaş yavaş çöktüğünü hatırlatıyordu sadece.
Sabaha karşı uyukladı. Rüyasında ise annesiyle pazarda geziyordu; annesi ona sıcak, pudra şekerli bir börek alıyordu, Meral çocuk gibi mutluydu.
Ağlayarak uyandı.
Gözyaşları yanaklarına akıyor, durduramıyordu. Yorganın kenarıyla silmeye çalıştı.
Komşunun sesi kaybolmuş, saatler tıkırdıyordu. Annesinin, atmayı defalarca söylediği eski saatler…
Meral? Annesinin sesi kapının arkasından geldi. Uyuyor musun?
Uyumuyorum, boğuk bir sesle cevapladı Meral.
Sana biri geldi.
Kim?
Valla bilmiyorum. Elif adında bir kız. Tanıyor musun?
Kafası karıştı. Hangi Elif?
Hırkasını giyip çıktı.
Kapının önünde Elif duruyordu. Okuldan en yakın arkadaşı. Beraber büyümüş, ama İstanbula giderken veda bile etmeden koparmışlardı.
Elif neredeyse hiç değişmemişti. Hâlâ toplanmış açık kestane saçlar, yanağında çukur. Sadece gözlerinin altı morarık, bakışları yorgun geliyordu.
Merhaba, dedi Elif. Annene geldin deyince, Bir bakayım, 15 yıl olmuş dedim.
Meral şaşırdı. Sert, keskin bir laf edecek gibiydi, Beni nasıl buldun? ya da Çok yoğunum diyecekti, ama söyleyemedi.
Gir içeri, dedi.
Mutfakta oturdular. Annesi, misafir rahatsız olmasın diye yan komşuya geçti. Elif çayını özenle tutuyordu.
Evliyim, dedi Elif. Bir kızım var, yedi yaşında. Derya. Seneye okula başlayacak.
Tebrikler, dedi Meral başını sallayarak.
Sen nasılsın İstanbulda? Her şey yolunda mı?
Eh, idare…
Evli misin?
Olmuştum.
Neden bitti?
Meral omuz silkti, anlatmak istemiyordu. Eski kocası başkasına gitmiş, ev, araba, kariyer, hiçbirinin geceleri yalnızlığına faydası olmadığını düşündü. Gerçekten yalnızdı.
Karakter uyuşmazlığı diyelim, dedi.
Elif içini çekti. Sonra aniden, yıllar önceki yakınlığın rahatlığıyla konuştu:
Kızma ama, ben seni affettim
Neden? şaşırdı Meral.
Neden olacak, bir daha aramadın bile. Oysa kardeş gibi büyüdük; sırlarımızı paylaştık. Gideceğini söylediğin gün bile aramadın. Önce çok ağladım, sonra kızdım ama sonra anladım; demek ki hayat böyleymiş. Sen de kendi yolunu çizdin, ben de. Şimdi oturduk burada, çay içiyoruz. Seni gördüğüme çok sevindim.
Meralin gözleri yandı. Pencereye döndü.
Elif, çocukmuşum… Affet.
Boşver, gülümsedi Elif. Hayat bu…
Akşamı beraber getirdiler. Elif hayatını anlattı (eşi fabrikada, çok içiyor ama kötü değilmiş), Deryayı anlattı (resme düşkün, her yeri boyuyormuş), yaşantısını anlattı. Meral, yıllardır ilk defa birinin hayatı gerçekten ilgisini çekmişti.
Bak, dedi Elif çıkarken, Yarın bize gelmek ister misin? Akşama çorba yaparım. Derya da seni görür.
Bilmem…
İyi olur, Elif elini tuttu. Annenden duydum, çarşambaya kadar buradaymışsın. Birlikte oturalım, eski günleri yad ederiz.
Meral başını salladı.
***
Ertesi gün Meral eczaneye uğradı.
Annesine ilaç, yeni tansiyon ölçer ve lazım olabilecek şeyler almalıyım diye düşündü. Şehre bakınca, aslında o kadar da kötü bir yer olmadığını fark etti: Dalları kırağı tutmuş ağaçlar, kızakla oynayan çocuklar, bankta oturan yaşlı kadınlar… Hep beraber yaşayıp gidiyorlardı.
Eczanede sıra vardı, Meral beklemeye geçti. Önünde yaşlıca bir kadın, eski bir montla, filesinde yiyeceklerle duruyordu. Kadın sendeliyor, zor nefes alıyordu.
Kötü müsünüz? diye sordu Meral.
Yok kızım, biraz kalbim sıkıştı. Hapımı alınca geçer inşallah.
Meral kadına dikkatlice bakınca yüzünün bembeyaz, dudaklarının mor, alnında da ter gördü.
Gelin oturun, dedi Meral. Ben alayım ne istiyorsanız.
Nitrat lazım kızım. Allah razı olsun.
Aldı ilacı, kadına verdi. Kadın ilacı dilinin altına koyup gözlerini yumdu, bir dakika sonra rahatladı.
Sağ ol evladım, ne güzel insansın. Sen buralı değilsin sanırım?
Buralıyım, dedi Meral bir an durup, Burada doğdum.
Gülerek dışarı çıktı.
***
Akşam Elifin evine gitti.
Elif eski tip bir apartmanın beşinci katında oturuyordu, asansör yoktu. Meral merdivenleri çıkarken Ben artık alışamam bu apartmanlara dedi içinden.
Ama bugün o eski rutubet kokusu bile ona batmadı.
Kapıyı minik, sarışın, kocaman gözlü bir kız açtı.
Siz Meral Teyze misiniz? diye sordu.
Evet, dedi Meral gülümseyerek.
Ben Deryayım. Annem dedi ki, karşılayayım sizi. Bugün çorba var.
Ev küçük ama tertemizdi. Eski mobilyalar, solmuş duvar kâğıdı, duvarları tamamen çocuk resimleriyle doluydu. Her yer mis gibi börek ve mercimek çorbası kokuyordu.
Elif mutfakta telaşla koşturuyordu.
Gel Meral, soyun at kabanı. Sofrayı kuralım, Derya kaşıkları getir kızım.
Oturdular. Meral, uzun zamandır ilk defa, böyle samimi bir sofrada içi ısınarak çorba içiyordu. Ne gösteriş, ne hava, sadece gerçek bir muhabbet.
Bir şeyler çizer misin bana? dedi Derya isteyerek.
Derya, Meralin yüzüne dikkatlice bakıp kaşlarını kaldırdı:
Sen çok güzelsin. Çizmek isterim.
Tabii çiz bakalım, Meral gülümsedi.
Küçük kız resim defteri ve kalemleriyle geldi. Başladı.
Meral, vişne reçelli çayını içerken Elifle muhabbete daldı.
Sizin hiç çocuğunuz var mı? Derya çizim yaparken sordu.
Yok, dedi Meral. Olmadı.
Neden?
Kızım, dedi Elif mahcup, Soru sorma öyle.
Önemli değil, Meral gülümseyerek, Herkesin hayatı başka olur. Kısmet olmadı.
Ama üzülme, dedi Derya ciddiyetle, Daha çok gençsin. Her şey olur.
Meral güldü.
Teşekkür ederim kızım.
Derya ona resmini verdi. Uzun elbiseli, başında taçlı bir kadın; etrafında çiçekler çizmişti.
Bu sensin, dedi Derya. Prensese benzeyen, sadece biraz üzgün. Bir de güneş çizersem neşeli olursun.
Meralin boğazı düğümlendi.
Sağ ol canım. Bu resmi İstanbuldaki evime asacağım. Tamam mı?
Tamam, dedi Derya. Yine gelirsin değil mi?
Elbette gelirim, dedi Meral, ve gerçek olduğunu hissetti.
***
Gece geç saatte eve döndü. Annesi hâlâ uyumamıştı.
Nasıl geçti? diye sordu annesi.
Büyük anne, çok güzeldi.
Yanına oturup elini tuttu. Teni sıcak, buruş buruş ve kahverengi benekliydi.
Anne, çok özür dilerim. Her şey için.
Estağfurullah kızım, niye?
Ne bileyim… Sizi, bu şehri, hatta kendimi utandım. Zannettim ki, ben buradan gidince daha iyi olacağım. Ama aslında değilmiş. Ben sadece kaçmışım.
Annesi susup saçını okşadı.
Sen kaçmadın kızım, buralarda hayat zordu. Kimi göçüyordu, kimi ayakta kalmaya çalışıyordu. Sen başarıp kendine bir yol açtın. Sadece bizi unutma.
Unutmayacağım, Meral fısıldadı. Söz veriyorum.
***
Sabah Meral tekrar yola koyuldu.
Babası arabayla garı getirdi. Annesi peronda, incecik paltosuyla el sallıyordu.
Meral pencereden bakarken içi sızladı.
Kızım, dedi babası biraz utanarak, Sık sık gel. Biz yaşlanıyoruz artık.
Geleceğim baba. Söz.
Trene binip yerine geçti. Telefonunda Elif’ten bir mesaj vardı: Yine gel. Derya sordu seni, Meral Teyze ne zaman gelecek diye. O seni çok sevdi.
Meral gülümsedi, telefonu çantasına koydu.
Tren hareket etti. Pencerede o gri apartmanlar, karla kaplı tarlalar akıp geçerken, ilk defa başının ağrımadığını, o boğucu duygunun olmadığını fark etti.
Çantasından Deryanın resmini çıkardı. Prenses, çiçekler, henüz bitmemiş bir güneş.
Pencereden baktı. Uzakta, tarlaların üzerinden kocaman kızıl bir güneş doğuyordu.
***
Bir hafta sonra Meral, Elife bir miktar para gönderdi. Sadece Derya için; resim kursuna, boyalara harcansın diye.
Elif uzun süre almak istemedi ama Meral ısrar etti.
Aradan altı ay geçti. Meral, yine bir gün bilet alıp, kimseye haber vermeden, doğup büyüdüğü şehre geldi.
Üçü birlikte, Meral, Elif ve Derya aynı mutfakta çorba içip sohbet etti.
Ve Meral, belki de gerçek mutluluğun bu olduğunu düşündü. Birine gerçekten lazım olmak… Nedensiz, karşılıksız.




