Saklı Değer
– Yine mi o hırkayı giydin? Semiha Hanımın sesi sanki gardıroptaki bir kıyafet için değil de, kanepenin altından çıkan bir eşya için konuşuyormuş gibiydi. Elif, sana söylüyorum. Bugün Özbaylar gelecekler. Ne demek olduğunu anlıyor musun?
Elif ocakta çorbayı karıştırıyordu. Kaşığı ağır ağır, sakince çorbanın içinde dönerken, içindeki bir şey yine büzüşüyordu o ses tonuyla. Ne ilk defa, ne de sonuncusuydu. Bunu artık biliyordu.
– Anlıyorum, Semiha Hanım dedi, arkasına bakmadan.
– Hayır, anlamıyorsun. Özbaylar, Mehmet Beyin iş ortakları. Ciddi insanlar. Sen ise… kısa, ama hissedilir bir duraklama sanki tarladan yeni çıkmış gibi görünüyorsun.
Elif kaşığı altlığa bıraktı. Döndü. Kayınvalidesi mutfağın kapısında ipek sabahlığıyla, elinde kahve fincanı, yüzünde yıllardır Elifin okumasını öğrendiği bir ifade: Kötülük değil Daha çok hayal kırıklığı. Her seferinde oğlunun hata yaptığını tekrar tekrar gözünden geçiren bir bakış.
– Yemeğe çıkmadan önce giyinirim, dedi Elif, sesi bozulmadan.
– İyi olur, dedi Semiha Hanım ve hiçbir şey eklemeden çekildi.
Elif yeniden kaşığı eline aldı. Çorba ağır ağır kaynıyor, mutfağı defne yaprağı ve havuç kokusu kaplıyordu. Camdan, konağın bahçesine bakıyordu. Otlar sabah otomatik sulama ile yıkanmış, dümdüz, tertemiz. O sırada akşam bitirilmesi gereken bir dosya geliyordu aklına Trabzondan gelen müşteri için dilekçeyi noktalamalıydı. Süre daralıyordu.
Evde kimse o dosyadan haberdar değildi.
Trabzondaki müşteriden de kimse bilmiyordu.
Hatta burada kimse onun aslında kim olduğunu tam bilmiyordu.
Adı Elif Arıkandı, evlenince Soylu olmuştu. Yirmi beş yaşında. Kayserinin küçük bir ilçesinden çıkmıştı Yamuladan. Babası emekli fizik öğretmeni, annesi devlet hastanesinde muhasebeci. Tek odalı bir ev, altı dönüm sebze bahçesi, kocaman sarman kedileri Minnoş ve anne-babanın inancı: Kızımız akıllı, okusun bari.
Elif okudu da. İlkokuldan başlayıp liseyi dereceyle, sonra Ankara Üniversitesi Hukuku kırmızı diplomayla bitirdi. Ardından iki yıl finans hukuku üzerine kurslar, sonra Aydemir & Ortakları hukuk bürosunda staj, daha sonra kendi müvekkilleri Sayısı bir, beş, on derken artık saymıyordu.
Yirmi dört yaşına geldiğinde kazancı yetiyor; hem ailesine destek oluyor, hem de birikim yapıyordu. Ev-ofis çalışıyordu. Ne tabelası vardı, ne kapısı. Sadece bir laptop, telefon, sağlam kafası ve kimseye fazla bir şey anlatmama becerisi.
Mehmet Soyluyla tamamen tesadüf eseri bir arkadaşın doğum gününde tanıştı. Mehmet dört yaş büyüktü; öyle bir yakışıklılığı vardı ki insan göz göze gelmeye çekinirdi ama aynı zamanda samimi, İstanbullu özgüveni denen şeyden eser yoktu. Dağları, bisikleti anlatıyordu, sıcak sıcak gülüyordu. O gün kimin oğlu olduğunu bilmeden sohbet etmişti. Sonradan öğrendiğinde iş işten geçmişti zaten.
Soylular, çevreye damgasını vurmuş bir aile. Soylu Holding, ülkenin üç bölgesinde organize sanayi, lojistik şirketleri SoyluLojistik ve daha irili ufaklı işlerinin başında Mehmetin babası Mehmet Bey vardı. Eline baktığında insanı teraziye koyarmış gibi bakan adam. Karısı Semiha Hanım, temsili işler, yardım kuruluşları ve aslında, ailenin toplumsal imajını koruyan perde arkasındaki yönetici. O imajın da kendine has kuralları vardı.
Elif o kurallara hiç sığmıyordu.
Mehmet dokuz ay sonra Mart ayı sonunda, Yamulada daha soğuklar bitmemişken evlenme teklif etti. Elif evet dedi; çünkü seviyordu o doğallığına, dinlemesini bilmesine, yanında susmaktan korkmamasına Aile mevzularında ise Baş ederim, diye düşündü. Hayatında hep öyle yapardı.
Haziranda düğün oldu. Soylulara göre küçük bir düğündü sadece 120 kişi. Elifin ailesi Yamuladan, önceden alınmış kıyafetleriyle biraz heyecanlı ve şaşkın geldiler. Annesi metanetliydi; babası neredeyse hiç içmedi, devamlı gülümsedi. Semiha Hanım onlarla yalnızca akşam başında tokalaştı, sonra yanlarına uğramadı.
Düğünden sonra Elif, Soyluların Göksudaki konağına taşındı. Mehmet, Kendi evimizi kurana kadar burada kalmamız en mantıklısı, demişti. Ev kocamandı, personel vardı, hayata dair tek bir dert yoktu. Elif kabullendi; daha o zaman her şeyin geçici olduğunu sanıyordu.
Sekiz ay geçti. Kendi ev konusu bir kez bile açılmamıştı.
Konağın sütunlu girişi, geniş merdivenleri Elife fazla gösterişli geliyordu. Alt katta salonlar, yemek odası, Mehmet Beyin çalışma odası, üst katta ise yatak odaları. Elif ve Mehmetin kendi bölümü vardı ama duvarlar öyle ki, insan kendine misafir olduğunu hep hissediyordu. Hele ev sahibesi sabahlığı ve kahvesiyle insanın üzerinde gezdiren bakışlarını eksik etmiyorsa
Elif dışında, Soyluların iki çocuğu daha vardı. Büyük oğul Kudret, otuz yaşında, babasının şirketinde çalışır, kendi ailesiyle ayrı yaşardı, pazarları konağa gelir giderdi. Küçük kızları İlayda ise yirmi iki yaşında üniversite öğrencisiydi, konakta kalır ve Elife annesi kadar kibar olmadan, aleni mesafeyle bakardı.
– Özellikle öyle giyiniyor, demişti bir gün İlayda aile yemeğinde, Elif odada yok sanarak, Kimse fark etmesin diye. Tam taşralı aklı.
Elif tepsiyi elinde tutarken bunları açık seçik duymuştu.
Salona girip tepsiyi masaya koydu, yerine geçti. Mehmet sessizce çorbasını içiyor, başını bile kaldırmıyordu.
Böyle geçiyordu günler. Hırka, konuşma şekli, Elifin farklı kaşık tutmasından bile gocunma. Bir seferinde, Semiha Hanım misafirlerin yanında şöyle demişti: Mehmetimiz hep yufka yürekliydi zaten, taşradan biriyle evlenebildiğine şaşmamak lazım. Neredeyse tatlı bir ifadeyle ve bu, Elifin içine en ağır dokunandı.
Mehmet ise susmuştu.
O gün, Elif belki duymamıştır, diye umutlandı. Sonradan anladı ki duymuştu ama söyleyecek, savunacak kelime bulmamış ya da bulmak istememiş.
Mehmet iyi kalpliydi. Gerçekten öyleydi rol yapmıyordu. Ama iyiliği herkese eşit yayılan türdendi ve kimseyi gerçek anlamda savunmazdı. Elif konuyu aralarında açmaya çalışınca Mehmet hep, Annem böyle biri. Kötü niyetli değil. Onu bilsen anlarsın, derdi. Gerçekten, Semiha Hanım kötü biri değildi. Tüm hayatı etrafında mükemmel bir dünya kurmaya adamıştı ve Elif’in o dünyasına gelişi ona minik, ama elini her attığında hissedilen bir kıymık olmuştu.
Elif bunu aklıyla anlıyordu; ama kıymığın can acısı hiç azalmıyordu.
Çalıştığı işi özenle gizliyordu. Korkudan değil, hesapladığı için. Bilseler avukatlık yapıp iyi para kazandığını, sorular başlardı. Sorular sohbet doğururdu, sonra da ona başka bir gözle bakarlardı. Elif ise onların samimi halini görmek istiyordu yanlarında, onların gözünde hâlâ o sessiz taşralı kızı olduğunu varsaydıklarında.
Her sabah, herkes kahvaltısını yaparken Elif yukarı çıkıp giyinme odası adını verdiği küçük odaya geçer, kapısını kilitler, laptopunu açıp üç-dört saat çalışırdı. Müşterileri ülkenin dört yanında Finans davaları, vergi, arabuluculuk, şirketler hukuku. Bunu iyi yapıyordu ve müşterileri memnundu.
Kazancını, evlenmeden önce kendi adına açtığı küçük bir bankada birikim hesabına yatırıyordu. Mehmet bir hesabı olduğunu bilirdi ama ne kadarlık olduğunu asla bilmiyordu.
Konağa taşındıktan sekiz ay sonra, Soyluların hayatı bir anda değişti.
Bir perşembe sabahıydı. Elif daha bilgisayarını açmamıştı ki, aşağıdan tuhaf, gergin bir kalabalık ve yabancı sesler duyuldu. Koridora çıktı. Semiha Hanım, gecelikle, ellerini göğsünde birleştirerek olduğu yerde donmuştu.
– Ne oluyor? dedi Elif.
Kayınvalidesi cevap vermedi. Sanki duymamış gibiydi.
Aşağıda, antrede sivil giyimli birkaç kişi Mehmet Beyle konuşuyordu. Mehmet Bey dimdik duruyor, ama vücut dili yıkılmış gibiydi. Elinde bir evrak vardı ağır ağır okuyor, sanki yazılanlar anlamını taşımıyordu.
Mehmet odadan çıktı, Elifin yanından geçip hızla alt kata indi. O sırada babasına bir şeyler sordu, Mehmet Bey kısaca karşılık verdi. Sonra sivil görevliler bir şey söyledi, Mehmet Bey oracıkta ceketini giyindi, yukarı çıkmadan evden çıkmaya hazırlandı.
Elif de aşağıya indi. Gayet kendinden emin şekilde belgelerden birini bir görevlinin elinden aldı adam ne olduğunu anlayana kadar Elif bir sayfa okumuştu bile.
Gözaltı kararı. Suç: nitelikli dolandırıcılık ve vergi kaçırma. Savcılık onaylı, tarih dün.
– Onu bırakın, dedi görevli ve kâğıdı geri aldı.
Elif başını sallayıp çekildi.
Mehmet Bey’i sabah yedi kırkta götürdüler. On buçukta SoyluLojistik şirketinin tüm hesapları mahkeme kararıyla dondurulmuştu. Öğlene doğru, büyük oğul Kudret aradı, telefonu Semiha Hanım elinde tutarken sesi tüm salonda yankılandı: Baba bir komplonun kurbanıydı, hemen avukat gerekirdi.
– Avukat lazım, diye tekrarladı Semiha Hanım ve gözleri duvarda bir yer arar gibiydi.
Elif pencere kenarındaki koltukta oturuyordu. İlayda kanepede sessizce ağlıyordu. Mehmet elinde telefon, kimin sırada aranacağına karar veremeden kontakları karıştırıyordu.
– Sadece avukat değil, dedi Elif.
Herkes ona döndü. İlayda bile başını kaldırdı.
– Ne?
– Ciddi bir mali ve ceza hukuku uzmanı lazım. Bu ikisi farklı dallar. Sıradan ceza avukatları şirket muhasebesini çözemez; sadece mali hukuk bilenler de savcılıkla çalışamaz. İkisini birden beceren lazım.
– Tamam, buluruz, dedi Mehmet.
– Ya da ben yardımcı olabilirim, dedi Elif.
Uzun bir sessizlik oldu.
– Sen mi? dedi İlayda, gözyaşlarını silerek. Sen ev hanımıydın, hani?
Elif ona hiç istifini bozmadan baktı.
– Ben avukatım. Uzmanlık alanım finans ve şirketler hukuku. Üç yıldır uzaktan çalışıyorum. Benzer davalarda müvekkillerim oldu.
Salon sessizleşmişti. Bu kez, şaşkınlığın yerini herkesin hesap yapması almıştı. Mehmet bakıyordu, bakışında Nasıl yani? diye sormak vardı.
– Niye hiç söylemedin… diye başlayınca Mehmet,
– Sormadınız ki, dedi Elif omuz silkerek.
Bu tam da bütün gerçek değildi. Gerçek daha karmaşıktı. Şu an yeri yoktu.
Semiha Hanım, fincanı masaya koydu. O tok sesiyle, karar çoktan verilmiş gibi.
– Peki, dedi. Ne lazım?
Elif ayağa kalktı:
– Son üç yılın tüm finansal belgelerine tam erişim gerekl. Sözleşmeler, banka dökümleri, vergi kayıtları. Şirket muhasebecisiyle de bugün, bizzat görüşmem lazım.
– Bunlar çok önemli belgeler, dedi Semiha Hanım. Sesinde kontrol alışkanlığı vardı, güvensizlik değil.
– Evet, o yüzden istiyorum zaten, dedi Elif.
Mehmet bir adım öne çıktı.
– Anne, ver lütfen istediği her şeyi.
Semiha Hanım oğluna, sonra Elife uzun uzun baktı. Sanki yeniden tanıyor, ama hoşuna gitmiş mi gitmemiş mi karar vermemiş.
– Tamam, dedi tekrar.
Şirketin baş muhasebecisi, Nevin Hanım, elli yaşlarında, iki gözü uykusuzluktan kıpkırmızı bir kadın, öğleden sonra geldi. Elif’le Mehmet Beyin geniş çalışma odasında bütün dosyaları açıp dört saat birlikte incelediler. Kimse bölmedi Elif rica etmişti. Bu bile başlı başına sürprizdi; daha dün akşam yemek menüsüne bile karışamazken
Nevin Hanım ilk başlarda tetikteydi. Elif birkaç net, yerinde soru sorunca yavaş yavaş rahatladı. Profesyoneller bunu anlar; karşısında “kendi cinsinden” biri olduğunu fark edince gerilirler de gevşerler de.
– Şurada, dedi Nevin Hanım, yazın yapılan para transferlerini gösterirken ben de kaynağını hiç anlamamıştım. Mehmet Bey dedi ki; Şirketler arası rutin işlem diye bana söyledi. Ben de öyle kaydettim.
– Talimatlardaki imzalar kimin? diye sordu Elif.
– Onun Yani sustu ona benziyor. Aslında hiç şüphelenmemiştim. Müdürün imzasını kim sorgular?
– Kimse sorgulamaz. Soru: O gerçekten onun imzası mıydı?
Nevin Hanım bir süre Elife baktı.
– Sizce
– Şimdilik bir şey düşünmüyorum. Sadece veri topluyorum.
Akşama doğru, Elifin elinde yeterli bir tablo oluşmuştu. Tam değil, ama kararda yol gösteriyordu. Temmuz ve ağustos aylarındaki bazı işlemler Arda Teknik adıyla o yılın nisanında kurulmuş bir aracı firma üzerinden dönmüştü. Kurucu: Cahit Gönül. Bu Cahit başka hiçbir işte yoktu ama Elif benzerini daha önce gördüğü gibi, bir paravan şirket örneğiydi. Sırf para geçirmek için anlık kuruluş, ardından kapanış Ve her şeyde imza, sanki Mehmet Bey çıkarmış gibi.
Soru: Asıl yapan kimdi?
O akşam, herkes masada sus pus kafasını yerken Elif konuya girdi.
– Mehmet Bey, büyük ihtimalle bu talimatları bizzat imzalamamış ya da neye imza attığını bilmiyordu. İmza incelemesi gerek ve Arda Teknikin arkasındaki kişi bulunmalı.
– Kanıtı nasıl bulacağız? diye sordu Kudret. O akşam yedide konağa gelmiş başköşeye oturmuş, endişesini zapt etmeye çalışan biri gibi kısa kısa konuşuyordu.
– Şirketin vergi kayıtları incelenmeli; Cahitin hesap hareketleriyle eşleştirilmeli. Ayrıca kim şirket çalışanları içinden müdürün elektronik imzasına erişimi vardı; arşive bakılmalı.
– Elektronik imza mı? dedi Kudret kaşlarını çatarak.
– Evet. Eğer işlem elektronik yürütüldüyse, sistemde log var. Şirketin bilişim sorumlusu lazım.
– O Ali, dedi Mehmet.
– Yarın sabaha konuş. Konuya girsin.
Mehmet başını salladı. Sonra Elife baktı sessizce, ama daha önce hiç olmadığı kadar başka bir nazarla. Özrü andırmayan, hayranlık da değil Daha çok, yeni birinin keşfini yaşar gibi.
Akşam boyunca Semiha Hanım tek kelime gereksiz konuşmadı. Sadece Elif kalkıp su almaya gittiğinde usulca, ya kendine ya da yanında oturan kızına mırıldandı:
– Akıllıymış aslında.
Övgü gibi değil, ama durumu tekrar gözden geçirmeye benziyordu.
İzleyen iki hafta, Elif her zamanki gibi çalıştı sessizce, düzenli, kelime israf etmeden. Sabah toplantıları, öğlen dosyalar, akşam analiz İki meslektaşıyla temasa geçti: Adanadan Oğuzhan, finansal davalarda uzman, ve Ayşa, üniversite stajından beri bildiği, arabulucukta deneyimli avukat. Durumu gereksiz ayrıntı olmadan ancak özüyle özetledi; ikisi de destek olmayı kabul etti.
– Ciddi misin? dedi Ayşa telefonda. Bu Soylular mı? SoyluLojistik yani?
– Onların ta kendisi.
– Kız, sen orada mı yaşıyorsun?
– Evet.
– Her şeyi sonra anlatacaksın bana?
– Söz, dedi Elif.
Bilişimci Ali, elektronik imza loglarını çıkardı. Elif bunları Oğuzhanla çevrim içi inceledi. Sonuç tahmin edildiği kadardı: O günlerde Mehmet Beyin ajandasına göre farklı bir şehirde toplantıdaydı. Yetkisiz imza şirket bilgisayarından atılmış.
– Demek biri bilgisayardan kendi başına işlem yapmış, dedi Oğuzhan.
– Aynen. Buna erişebilen kimdi?
– Sır: Sekreter, yardımcı ya da belki bilgi işlemci.
Ali, otururken huzursuzca kıpırdandı.
– O gün kimlerin giriş kartı geçti, inceleyebilirim.
– Lütfen, dedi Elif.
Sistem kayıtlarına iki isim çıktı: Sabah sekizde temizlikçi, sonra saat on bir kırkta Mali İşler Müdürü Yılmaz Bey, yirmi dakika içeride kalmış. Talimat on bir kırk sekizde imzalanmış.
Duraksama.
– Yılmaz Bey, dedi Elif.
Ali de geçmişi gözden geçiren biri gibi onayladı.
– Beş yıldır çalışıyor. Mehmet Bey ona çok güvenir.
– Anlıyorum, dedi Elif.
Artık adımlar dikkatli atılmalıydı. Gidip doğrudan buyrun suçlu burada denmezdi. İtiraza kapalı sağlam kanıt gerekiyordu. Oğuzhanın önerisiyle resmî olarak Vergi Dairesinden Arda Teknik kayıtlarını istediler. Ayşa, Mehmet Beyin tuttuğu ana avukata imza incelemesi için başvuru hazırladı. Elif de danışman konumunda gizliden her adımı takip etti.
Bir hafta sonunda inceleme tamamlandı: Kritik dört talimatın ikisindeki imzaların gerçekliğine dair şüphe yüzde altmıştan fazla.
– Bu bir başlangıç, dedi Ayşa. Ama savcı nasıl? diye sorar. Tanık veya iz lazım.
– Para Cahitin hesabına geçti. Ama Cahit kim? dedi Elif.
– Onu resmi olarak bulmak zor, dedi Oğuzhan. Avukat izniyle başvuracağız.
– Başvurulmuş bile sayılır.
Bütün bunlar olurken konaktaki hayat bambaşka bir şekle büründü sessiz, gerilen Mehmet Bey beş gün sonra ev hapsiyle salıverildi, kefaleti Kudret yatırdı. Özlem Hanım evde geziniyor, İlayda okula gitmemeye başlamıştı. Nasılsa yolunda değilim, kafamı toparlayamıyorum diyordu.
Elif ve Mehmet konuşmaz olmuşlardı. Kavga ettikleri için değil. Zaman yoktu, aynı odada olsalar da aralarındaki hava çok değişmişti; birikmiş bir yoğunluk, adını koyamadığı bir mesafe vardı.
Bir gece, Mehmet geç vakit giyinme odasına girdi.
– Sen tüm bu süre boyunca çalışıyor muydun? dedi.
– Evet.
– Üç yıldır mı?
– Üç yıldır.
Bir koltuğa oturdu.
– Bilmiyordum.
– Söylemedim.
– Neden?
Elif bilgisayarı kapatıp döndü.
– Mehmet, annenin Özbaylara eylülde söylediklerini hatırlıyor musun?
Hatırlıyordu; yüzünden belliydi.
– Ama dedi.
– Yapabilirdin, Elifin sesi alçaldı. Sadece istemedin. Fark var.
Mehmet cevap vermedi. Bir süre daha odada kaldı, sonra çıktı.
On dördüncü gün Oğuzhan çok önemli bir şey yakaladı. Avukat aracılığıyla elde edilen resmi kayıtlarla Arda Teknikin sahibi Cahit Gönülün, Yılmaz Beyin yeğeni olduğu kesinleşti. Resmî olarak aynı şirkette çalışmamışlardı. Ama Haziran-Temmuz aylarında çok sayıda telefon görüşmesi vardı, savcılık kararıyla alınan görüşme dökümleri, dolaylı bağlantıyı ispatlıyordu.
– Bağlantı burada, dedi Ayşa.
– Ama dolaylı dedi Elif. Paranın Yılmaza geçtiğinin delili olmalı.
– Cahit, paranın bir kısmını ev alımında kullanmış aldıktan üç ay sonra.
– O kendi parası. Yılmaza geçiş hâlâ belirsiz.
– Ama Yılmaz Yüksel bankasında yeni bir hesap açmış; üç ödeme, toplamda büyük paranın üçte biri doğrudan gelmiş. Para gönderen şahsın adı şimdilik gizli.
– Avukat yazılı başvuru yapabilir mi?
– Başvurdu bile. Mahkeme kararı bekleniyor.
Dört gün sonra mahkemeden karar çıktı: Yılmaza parayı gönderen şahıs doğrudan Cahit Gönül.
Artık tablo tamam. Yılmaz, yönetici bilgisayarını kullanarak sahte talimat düzenlemiş, paralar Cahite, o da şahsi iki transferle Yılmaza aktarmıştı. Mehmet Beynin ise bundan haberi yoktu; imzalamamıştı bile.
Elif, olayın belgelerini detaylı inceledi ve yirmi üç sayfalık bir rapor hazırladı. Şemalar, doküman atıfları, sonuçlar Ayşaya verdi, Ayşa da Mehmer Beyin ana avukatına iletti.
Ana avukat, yaşlıca biri Avni Bey, Elifi pazar sabahı aradı.
– Bu çok titiz bir çalışma, dedi. Beklemiyordum bu kalitede analiz.
– Teşekkürler, dedi Elif.
– Başka biriyle istişare ettiğin oldu mu?
– Sadece Oğuzhan ve Ayşa ile.
– Ayşayı tanıyorum. Yarın başvuracağız bu belgelerle.
Pazartesi, Avni Bey tutuklama talebi ve Yılmaz için ceza soruşturması açılması için başvurdu. Çarşamba savcı Yılmazı ifadeye çağırdı. Cuma günüyse tutuklamaya alındığı kesinleşti.
İki hafta sonra, Mehmet Beyin ev hapsi kalktı. Suçlama yeniden düzenlendi; bankaların bir kısmı tekrar açıldı. Dava elbette bitmemişti, bürokrasinin doğası gereği aylarca sürecekti, ama en tehlikeli bölümü geçmişti.
O akşam, herkes tekrar sofradaydı. Mehmet Bey uzun bir aradan sonra ilk kez başköşede oturdu. Zayıflamış, yüzü yeni çizgilerle dolu, ama dik. Semiha Hanım nadir bir şişeden herkese şarap koydu. Kudret kısaca Aileye dedi ve kaldırdı kadehini. İlayda sessizce içti.
Mehmet Bey Elife döndü.
– Sen imkânsızı başardın, dedi.
– Sadece mümkün olanı yaptım, diye karşılık verdi Elif. Yeterince bilgi ve zaman gerek.
– Senin aradı kelimeyi.
– Avukat, diye tamamladı Elif.
– Evet, avukat.
Semiha Hanım kadehini kaldırdı, Elife uzun uzun baktı. Artık bakışı farklıydı sıcak bir bakış değil, ama yeni doğmuş bir saygı, yarım ağızla ifade edilen. Bunu küçümsemişiz bakışı.
– Biz sana borçluyuz, dedi Semiha Hanım.
Elif başını salladı. Şarabı yudumladı. Tadını beğendi.
Ama o gece, karanlıkta Mehmetin yanında yattığında, olup biteni değil, şu anda olanı düşündü. Çok şey değişmişti, ama olması gereken gibi değil. Artık ona farklı gözle bakılıyordu: Bir kaynak, değerli bir varlık gibi. Sekiz ay boyunca saygı ya da sıradan nezaket görmeyen bir insanken, şimdi fark edilmiş olmak Elif annesinin eski bir lafını hatırladı: Kendin halletmeyi becerebiliyorsun diye güzel kızım, ama bazen birilerinin senin için bir şey yapmasına da hakkın var.
Annesi bambaşka şey düşünüyordu belki; şimdi bu sözler Elife yepyeni anlam yüklüyordu.
Ertesi sabah, Mehmet Bey ve Kudret avukatla bir görüşmeye, Mehmet işe gidince, Semiha Hanım ilk kez Elifin giyinme odasına geldi.
– Rahatsız etmiyorumdur umarım, dedi.
– Yok, sorun yok, diye cevapladı Elif.
Kayınvalidesi, kısa süre önce Mehmetin oturduğu koltuğa ilişti. Etrafına bakınca Elifin odasının cidden çalışma alanı olduğunu gördü: Hukuk kitapları, klasörler, işaretli belgeler, not defterleri.
– Sen burada hep çalışıyormuşsun, dedi, sanki bir gerçekliği yeni kavramış gibi.
– Evet.
– Ben de buraya giyinme odası diyordum.
– Bilmediğiniz için.
Uzun bir sessizlik oldu.
– Elif, dedi kayınvalidesi, ailemiz için yaptığın
– Semiha Hanım, diye böldü Elif, ben bir şey söyleyebilir miyim?
Başını salladı kadın, biraz gerilerek.
– Yardım ettiğim için memnunum, gerçekten. Borç-alacak meselesinden ziyade, haksızlığa dayanamam. Ama şunu bilmenizi isterim: Yaşananlar öncesinden hiçbir şeyi değiştirmiyor.
– Ne demek istiyorsun?
– Misafirlerin yanında hakkımda söyledikleriniz. Adımı taşradan gelen kız diye anmanız. İlaydanın yemeklerde söylediklerini işittiğiniz halde ses çıkarmamanız Bunlar sekiz ay boyunca devam etti.
Semiha Hanım, göz temasını kaçırmadı. Bu yüzden Elif içten içe ona biraz saygı duydu.
– Ne demek istediğini anlıyorum, dedi kadın.
– İyi.
– Bunca zaman böyle can acıtıcı olduğunu düşünmemiştim. Sadece oğluma uymadığını, ailemizin statüsüne layık olmadığını sanıyordum. Aile ismini korumak önemliydi.
– Düşüncenizin sebebini biliyorum, dedi Elif. Bu yüzden de işimi açıklamadım. Tanımadığınız birine nasıl davrandığınızı görmek istedim. Şimdi biliyorum.
Semiha Hanım kalktı. Kapıda bir süre durdu.
– Gideceksin, dedi, sorgu değil bir tespit gibi.
– Düşünüyorum, dedi Elif.
Kayınvalidesi çıktı. Elif pencereye döndü. Bahçe yine ıslaktı, düzenli Fıskiyeler sabah pırıl pırıl damlalar çizerken.
Son günlerde aklında hep bu vardı. Gece kafasında, gündüz telefon görüşmeleri arasında, Mehmetin gömleğini ütülerken bile kimse bunu istememişti ama alışkanlık oluşmuştu. Yetir mi param, ne yaparım gibi bir kaygısı yoktu. Yapacak işini, nereye gideceğini biliyordu. Aklında başka şey vardı.
Mehmeti seviyordu. Sevgi geçmemişti. Ama anlamaya başlamıştı ki, sırf birini seviyor olmak, sekiz ay boyunca konuşmak yerine susan biriyle aynı evde yaşamaya yetmiyordu. Mehmet kötü insan değildi; ama ailesinin eşi için değerli olmasındansa, ailesinin gönlünü hoş tutmayı seçerdi. Şimdi bile
Bir keresinde Ankara Hukukta ilk danışmanı Prof. Varlık şöyle demişti: En zor sözleşme, içinden çıkılmaz gibi yazılmış olan değildir: Asıl zor olan, taraflardan birinin zaten sözleri tutmayacağını peşinen bildiğidir. Hoca ticari sözleşmeleri kastetmişti; Elif şimdi evlilik için de aynısını düşünüyordu.
Evlilikler de böyledir. Kimi zaman biri sessizce her şeyi yüklenir, ötekiyse sessizliğin kendiliğinden olması gerektiğine inanır.
Cuma akşamı, Mehmet erken gelince, ilk kez kendi isteğiyle giyinme odasına girdi.
– Annem gideceğini söyledi, dedi kapıdan.
Elif notunu bıraktı.
– Evet, düşünüyorum.
Mehmet kapıyı kapattı, yaklaştı.
– Benim yüzümden mi?
– Bizim yüzümüzden. Farkı var.
– Anlatır mısın?
Kısa durdu. Sonra düşüncelerini o an, yeni kurduğu şekliyle söyledi:
– Mehmet, annen misafirlerin yanında taşradan gelen kızı seçti dediğinde cevap verdin mi?
– Hayır, dedi alçak bir sesle.
– İlayda benim görünüşümle alay ederken bir şey yaptın mı?
– Hayır.
– Aile işleri konuşulurken ben aynı odada olduğum halde hiç bana döndün mü?
Yutkundu.
– Fark ettim.
– O zaman niye açıklayalım ki?
Mehmet pencereye yanaştı. Bahçede lambalar yanıyor, dışarısı karanlıktı.
– Onları kırmaktan korktum, dedi sonunda.
– Biliyorum.
– Annem bütün hayatını
– Mehmet, diye kesti Elif, kızgın değilim. Fakat artık beklemek istemiyorum. Ne yaşım, ne ruh halim müsait.
Mehmet ona döndü.
– Nereye gideceksin?
– Bir ev kiralayacağım. Çalışacağım. Hep yaptığım şey.
– Yalnız mı?
– Evet, yalnız.
Bakışında Elifin analiz etmek istemediği bir şey vardı. Belki kendine acıma, belki gerçek bir pişmanlık. Artık umursamıyordu bile.
– Ayrılık mı başlatacaksın?
– Bir ay sonra boşanma davası açacağım. Acelem yok.
Mehmet başını salladı ve sessizce, Seni seviyorum, dedi.
Elif birkaç saniye baktı.
– Biliyorum, Mehmet.
Cumartesi sabahı iki bavul topladı. Üzerine kendi eşyalarını: Elbiseleri, kitapları, laptopunu, birkaç mutfak eşyası Yamuladan getirdiği puantiyeli kupası gibi. Diğerleri buradaki hayata aitti; onları almak istemedi.
Aşağı indiğinde Semiha Hanım oradaydı. Başka kimse yoktu.
Bavullara, sonra Elife baktı.
– Emin misin?
– Eminim.
Kayınvalidesi uzun uzun başını salladı.
– Bilmedik demeyeceğim. Bize kattıklarının değerini bilemedik. Ben alışmışım: herkesin yeri farklı olur, diye.
– Bilirim, dedi Elif.
– Sen benim zihnime oturan kalıba hiç sığmadın.
– Farkındayım.
– Fakat beklediğimden daha iyi çıktın.
Uzun bir duraksama oldu, ama sıkıcı değildi, sadece hakiki ve ağır.
– Semiha Hanım, dedi Elif, ben kızgın değilim. Buradan, beni kurtarınca fark edecekleri bir hayat istemiyorum. Kime karşı bilmem, ama kendime karşı söylüyorum bunu.
Kayınvalidesi tekrar baktı.
– Yolun açık olsun, Elif, dedi.
– Size de, dedi Elif.
Bavullarını alıp dışarı çıktı. Taksi kapıda bekliyordu. Sonbahar sabahı serindi; hava nemli toprak ve hafif sebze bahçesi kokuyordu. Bu hep Yamuladaki sabahları anımsatırdı.
Bavulları bagaja koyup arka kapıyı açtı, son bir kez konağa baktı. Sabahın ışığıyla yıkanmış, büyük, demir kapısı, sulanmış bahçesiyle öylece duruyordu. Güzel bir evdi. Ama yabancıydı.
Arabaya bindi.
– Nereye gidiyoruz? dedi şoför.
– Bozkır Sokak, yedi numara, dedi Elif. İki gün önce tutmuştu o evi. Ufak, dördüncü katta, penceresi bahçeye bakan, eski tahta merdiveni üçüncü basamakta gıcırdayan bir daire. İlk gördüğünde, Burası benim gibi, diye geçirip gitmişti içinden.
Taksi hareket etti.
Ardında Göksu konakları geçti, dev kapılar, bahçeler, ardından otoyol Düz, serin bir yol.
Cebinde telefon titredi. Oğuzhandan mesaj: Soylu dosyası. Savcı Yılmaz hakkında resmî soruşturma açtı. Harikasın. Telefonu kapattı.
Harikasın. Ne basit kelime. Ama tam yerine oturanlardan.
Camdan bakarken, Bozkırdaki evde onu neyin beklediğini düşündü. Boş duvarlar, perde yok, bir tabak bile yok. Kupa almak gerekir puantiyeli olanı getirmişti ama bir de yeşil olanı vardı, onu da severdi. Bakar artık. Yeni bir tane de iş görür.
İnsan sekiz ayda hayatı altüst eden şeylerden sonra, bazen tek düşüncesinin kupa almak oluşuna şaşıyor. Ama galiba doğru karar verdiğinde hissettiklerin tam da bu olmalı: Ne boşluk, ne zafer Sadece, sıradaki adım. Kupa. Perde. Cam kenarında, çalışabileceğin bir masa.
Yeni iş teklifleri geliyordu. Dün Antalyadan bir müşteri yazmıştı, vergi ihtilafı için danışıyordu. Oğuzhan yeni bir dava önerdi. Ayşa bir araya gelip ortak çalışsak mı demişti. Kısaca, hayat durmuş değildi.
Şoför radyoyu açtı; hafif bir kadın sesi, biraz yorgun, bir şeyler söylüyordu fonda.
Telefon tekrar titredi. Bu kez Mehmet.
Ekrana baktı. Düşündü. Açtı.
– Epey uzaklaştın mı? dedi Mehmet.
– Şehir dışına çıktım.
– Sadece Her konuda haklıydın, demek istedim. Bunu şimdiden biliyorum, ama geç oldu.
– Evet, geç oldu, dedi Elif. Kırgın değil sadece söyledik.
– Geri döner misin?
Camdan dışarı baktı. Sonbahar yol, iki yanında sarı ağaçlar.
– Hayır, Mehmet.
– Peki, dedi usulca. Kendine dikkat et.
– Sen de, dedi Elif.
Telefonu kapattı, dizinin üstüne koydu. Şoför sessizdi, müzik hafifçe çalıyordu, dışarıda ağaçlar geri gidiyordu.
Elif, şu an Yamulada da muhtemelen sonbahar olduğunu, toprak kokusunun benzerliğini düşündü. Annesini aramalıydı. Her şey yolunda, ev tuttum, işlerim iyi, hayat devam ediyor, demeli.
Annesi kesin Mehmeti de soracaktı.
Ne derdi acaba?




