O Kadın “Hayır” Dedi

Hayır Diyen Kadın

Hülya Hanım Sarıoğlu bir taburenin ucuna oturmuş, ekmek dilimliyordu. İnce ince, özenle, Mehmetin sevdiği gibi Sekiz dilim, hepsi birbirinin aynısı, muntazam. Sonra tabağı masaya koydu, ocağa gitti ve tenceredeki tarhana çorbasını karıştırdı. Misafirlerin gelişi altıyı bulacaktı, saat on dakikaya altıydı artık.

Mehmet, koltukta oturmuştu, televizyonun kanallarını değiştirip duruyordu. Yardım etmek ister mi, hiç sormazdı. Zaten sormazdı hiçbir zaman. Sormasına gerek yoktu, nasıl olsa her şey Hallolacaktı.

Hülya elli dört yaşına yaklaşmıştı. Hayatını Meslek Lisesinin muhasebe kısmında geçirmişti. Sessiz, mütevazı bir pozisyon. Rakamlara, cetvellere, hesaplara gömülü yirmi iki yıl. Mesai arkadaşları saygı duyardı, müdür de şikayet etmezdi. Ama evde kimse bundan bahsetmezdi hiç.

Misafirler altıyı geçerken geldiler. Mehmetin yengesi Hatice Hanım eşi Kemalle, Mehmetin kardeşi Cengiz de eşi Sevimle geldiler. Her biri kendinden memnun, sesli, neşeliydi. Sandalyelere yayıldılar; Hülya tabaklar taşıdı, ekledi, boşları topladı, yeniden ekledi.

Sofrada konuşulan hep aynıydı: fiyatlar, komşular, semt pazarındaki yeni sebze hali. Hülya dinlerdi, susardı. Zaten susmaya alışmıştı bu masada.

Derken Hatice Hanım yeni açılan sağlık ocağından bahsedince söz aldı:
Orada sıra daha az olur galiba, dedi, kazağının yakasını düzelterek. Şimdi doktora gitmek ayrı dert.

Nerede? Her yerde aynı, dedi Kemal. Doktor yok ki zaten, sıra neyle bitsin?

Ama gazetede okudum, dedi Hülya. Belediye yeni mezunları gönderecekmiş oralara. Böyle bir şehir programı varmış, geçen hafta gazetede gördüm.

Mehmet, bardağı masaya koydu. Sert koymadı, ama öyle bir koydu ki herkes farkına vardı.

Hülya, turşuları getir, dedi sadece.

Hemen, bir dakika, ben de bu programı söylemek istemiştim

Dedim ki turşuları getir. Nedir bu gazete muhabbetin? Kim sana sordu?

Hatice Hanım birden öksürdü, masa örtüsüne dalıp gitti. Sevim göz kaldırdı, sonra hemen önüne bakmaya başladı. Cengiz ise ekmek uzattı.

Hülya kalktı, buzdolabını açtı, kornişon turşusu kavanozunu aldı, masaya bıraktı, tekrar yerine oturdu.

İçinde bir sessizlik vardı. Ne öfke, ne de acı. Sadece sessiz bir sükûnet. Sanki evde herkes gitmiş ve sen odanın ortasında ne yaptığını unutarak dikiliyorsun.

Elleri dizlerinde, yaşlıca, şişkin eklemleri, kısa tırnaklarıyla öylece ellerine baktı. Otuz yıl, hep çalışan ellerdi onlar. Yemek yapan, çamaşır yıkayan, ütü yapan, ekmek kesen, ev süpüren ve taşıyan Otuz yıl.

Bu turşu kavanozunu da geçen Ağustos kendi başına hazırlamıştı. Kazanda haşlanırken sıcakta terlemiş, kapaklarını sıkıştırırken elini yakmıştı. Kimse kolay mı diye sormamıştı. Hatta teşekkür eden bile olmamıştı. Turşular ise masada sessizce tüketiliyordu.

Sohbet kaldığı yerden devam etti sanki az önceki kaba söz yokmuş gibi. Kemal ikinci el araba alan tanıdığından bahsetti. Hatice güldü, Mehmet başını sallayıp yudumladı.

Hülya yine ellerinde dolaştı düşünceleri.

Yirmi yıl önce bu odanın perdesini o ellerle dikmişti. Kumaşı maaşıyla almıştı, Mehmetin param yok dediği için. Akşam işten dönüp ev işini yaptıktan sonra geceleri dikmişti. Perdeler hâlâ camdaydı. Mehmetin onları görüp görmediğinden bile emin değildi.

Tatlıdan sonra Mehmet dedi ki:
Hülya, hadi kaldır, ne oturuyorsun öyle?

Ve işte o anda bir şey değişti. Patlama ya da gürültüyle değil. Basit bir anahtarla, karanlık koridorda ışığın tersi: karanlık bitti.

Hayır, dedi Hülya.

Mehmet dönüp baktı:
Ne?

Hayır. Ben yoruldum. Oturacağım.

Masada derin bir sessizlik oldu. Hatice Hanım gözlerini kaldırdı. Sevim yemeyi bıraktı.

Delirdin mi sen? dedi Mehmet, o eski ürkütücü düşük tonuyla.

Hayır, deli değilim. Yorgunum. Oturacağım.

Kalktı. Ne mutfağa, ne de masaya. Kapıya doğru yürüyüp odasına, yatak odasına geçti, kapıyı kilitledi. O ana kadar hiç kilitlememişti, ama anahtar hep orada dururdu. O gün çevirdi.

Kapının ardında Mehmet misafirlere bir şeyler anlatıyor, gülüyor, açıklamalar yapıyordu. Sonra mutfakta tabaklar çınladı, Sevim toparlamaya başladı. O iyi kalpli Sevim her şeyi sessizlikle anlayanlardandı.

Hülya pencere kenarındaki yatakta oturdu. Sokakta bir lamba yanıyordu, havada yapraksız sonbahar gecesi. Ekimdi. Dallar siyah, çıplak. Çirkin belki, ama dürüst dallardı.

Uzun süre öylece kaldı. Misafirlerin gidişini, kapının kapanışını, Mehmetin evde dolanışını, mutfakta gürültüsünü, sonra kapının önünde dikilişini duydu.

Açsana kapıyı?

Cevap vermedi.

Hülya, aç kapıyı dedim sana! Konuşmamız lazım!

Yarın, dedi o sadece. Bugün dinleneceğim.

Mehmet bekledi, sonra uzaklaştı.

Hülya üstünde giysileriyle, yorganın üzerinde yattı. Tavana bakarken düşündü: Bu gece korkmuyordu. Garipti bu. Eskiden yanlış bir şey yaptığında, göğsünde ince, sabit bir korku olurdu, tesisatın içindeki uğultu gibi. Şimdi ise içi sakindi.

Belki de ilk kez doğru olanı yapmış olduğu içindi bu sessizlik.

Sabah Mehmet yine sekizde işine gitti. O, fabrikada vardiya amiriydi, hep erken çıkar, koridorda hazırlanır, öksürür, kapıyı çekip çıkardı. Hülya ise onun merdivenden inip uzaklaşmasını bekledi.

Sonra kalktı, yüzünü yıkadı, dolabı açtı.

Bir tane bavulu vardı; eski, kahverengi, metal köşeli. Yatak altından çekip, yatağın üstüne koydu, açtı. Toz ve hafif bir geçmiş kokusu yayıldı.

Yavaş yavaş, acele etmeden toplandı. İç çamaşırlarını, birkaç hırkayı, iki pantolonu, bir kazak Evraklarını da komodinin üst gözünden aldı: kimlik, iş defteri, eski bir hesap cüzdanı. Anneden kalan küçük kutuda küpeler ve bir tek yüzük vardı; onu da koydu. İş ayakkabılarını ve bir çift terlik de aldı.

Odanın ortasında bir süre dikildi, bakındı.

Hiçbir şeyinin olmadığını fark etti. Gardırobu Mehmet almıştı. Kanepeyi de Halıyı beraber almışlardı ama desenini o beğenmemişti, Mehmet bu renk yakışır demişti. Odanın perdelerini kendi dikmişti ama onlar da öylece duvara kök salmış, artık onun evi değilmiş gibiydi.

Bavulu kapattı.

Mutfakta kendine bir bardak çay aldı, ayakta içti. Ocağa, dünkü tarhana çorbasına baktı. Ardında bıraktı her şeyi.

Çıktı, pardösüsünü giydi. Bavulunu, evrak çantasını aldı, kapıyı çekti. Anahtarı paspasa bıraktı; Mehmet bulurdu nasıl olsa.

Sokakta hava serindi, rutubetliydi, çürük yaprak kokusu vardı. Hülya bavulu kaldırdı, bir dakika öylece durdu. Gökyüzü bembeyaz, kasvetliydi. İnsanlar işe yetişmeye çalışıyor, kimse ona bakmıyordu.

Bavulunu çekip otobüs durağına yürüdü.

Gülten Hanım Demirağ, Salkım Sokakta, üçüncü kattaki iki odalı bir dairede yaşıyordu. Aynı meslek lisesinin ekonomi hocasıydı, Hülyadan sekiz yaş büyüktü. Onların ilişkisine dostluk denir miydi bilmem, ama iş arasında bazen birlikte çay içer, iş çıkışı karşılıklı durağa yürürlerdi. Gülten Hanım duldu, çocuğu yoktu, yalnız yaşıyordu ve bundan rahatsız olduğu hiç belli olmazdı.

Hülya sabah on buçukta kapısını çaldı.

Gülten Hanım sabahlıkla, elinde kahvesiyle uykulu, şaşkın açtı kapıyı.

Hülya? Bir siz, bir bavul, bir sessizlik. Buyur gelsene…

İşte böyleydi. Ne fazladan soru, ne sorgulama. Sadece: buyur.

Hülya içeri girdi. Ev sıcacıktı, eski kitap kokuyordu. Neredeyse her duvarda kitaplık vardı, antrede bile Gümüş renkte bir kedi eski bir gölge gibi görünmüş, bavulu koklayıp geri gitmişti.

Otur, dedi Gülten Hanım. Kahve yapayım.

Mutfakta oturdular. Hülya anlatmaya başladı. Hem her şeyi birden değil, dağınık, aklına geldikçe. Bir önceki akşamı, turşuları, kim sordu seniyi Kendi elleriyle diktiği perdeleri, geçmiş otuz yılı.

Gülten Hanım hiç bölmeden dinledi. O insanın az bulduğu bir dinleme kabiliyetine sahipti.

Anladım, dedi sonunda. Doğru mu yaptın diye sormam. Sana kalmış. Burada kalabilirsin, karar verinceye kadar.

Yük olmam, dedi Hülya. Ev işini hallederim, yemek, temizlik…

Hülya, dedi Gülten Hanım, yumuşak ama ciddi bir bakışla. Sen buraya yardımcı diye gelmedin. Burası evim, sevindim burada olmana.

Hülya gözünü bardağa indirdi. Boğazında bir düğüm, ağlamak değil. Elin ağır bir şeyi uzun süre tutup da bırakınca çözülen yumru gibi bir şey

Gülten Hanım ona eski çalışma odasını, küçük bir odayı ayırdı. Yatak, masa, raflar Hülya yanındaki bavulu indirdi, eşyalarını minik dolaba yerleştirdi, yatağı hazırladı.

Yatağa uzanırken düşündü; burası benim odam.

Uzun yıllardan sonra ilk kez kendine ait bir köşesi olmuştu.

Tabii yine hep mutfakta çalıştı, temizlik yaptı. Ama mecburiyetten değil, alışkanlık ve borçluluk hissiyle. Gülten Hanım başta engel olmaya uğraştıysa da sonunda kabul etti. Sabahları birlikte kahve içer, bazen uzun uzun, bazen susarak kitap okurlardı.

Yanında birinin varken sessiz kalmak da bambaşkaydı. Korkusuz ve açıklamasız bir sessizlik…

Pazartesi işe döndü Hülya. Muhasebe odasında üç kişiydiler, kendisi ve iki genç bayan. Çekinerek, merakla baktılar ona, ama soru sormadılar. Her zamanki gibi özenli ve dikkatliydi.

Hafta sonunda müdür, Kemal Bey, odasına çağırdı.

Hülya Hanım, bir sorun yok değil mi?

Yok Kemal Bey. Kişisel sebeple taşındım. İşi etkilemez.

Ben işi değil, sizi sordum.

Baktı Kemal Beye. O yaşlıca, sabırlı, belalara göğüs germiş, ama kim ne hisseder mutlaka bilen bir adamdı.

Sağ olun, dedi Hülya. İyiyim ben.

Ve gerçekten iyiydi de. Göğsü sanki ilk kez hafifliyordu, nefes almak kolaydı.

Lisedeki öğrenciler on altı-on dokuz yaş arasıydı; gürültülü, patavatsız ama saf çocuklar. Ders vermezdi Hülya, ama burs evrakı hep onun masasından geçmişti, her birinin adını bilirdi neredeyse. Koridordan geçerken o çocukları arada görür, seslerini duyduğunda sebebini bilmeden mutlu olurdu. Canlı, genç, umut dolu.

Kendisi için de bir gelecek olduğunu hayal etmeye başlamıştı. Yabancı bir duygu, ama yeni gibi de güzeldi.

Mehmetten telefonlar üçüncü gün başladı.

Birkez cep telefonundan açtı, şunu deyip kapattı:

Mehmet, ben iyiyim. Zaman ver, şimdilik arama.

Arasa da açmadı sonra.

Bir de iş yerine, muhasebeye aradı. Genç kız Sibel tuttu telefonu, mahcupça geldi Hülyaya:

Hülya Hanım, eşiniz

Yokum de, dedi Hülya.

Sibel şaşırdı ama dediğini yaptı.

Kasımda havalar soğudu. Gülten Hanım eski bir elektrikli ısıtıcıyı çıkarıp Hülyanın odasına koydu. Kış akşamları beraber televizyonda müzik dinlediler, bazen çay ve Galetayla (Gülten Hanımın vazgeçilmezi) yeni usul sohbet ettiler.

Gülten Hanım kocasını, on yıl önce kaybettiği sevdiği adamı, yalnızlığa alışmasını, yalnızlık ve özgürlüğün bazen aynı şey olduğunu açık açık anlattı.

Yalnız kalmayı önerdiğim yok sana, dedi çay kaşığını karıştırırken. Sadece, korkmana gerek yok. Görüyorsun, hayat sürüyor. Korkuyor musun?

Hayır, dedi Hülya.

Güzel.

Düşündü Hülya. Mehmet yıllarca sensiz biterim, bir başına ayakta kalamazsın, hem başkasına gerek olmaz, muhasebecinin parası neye yeter? diye kafasını doldurmuştu. O kelimeler içi mahzun ev sahipleri gibi yıllarca birikmişti.

Ama şimdi ayaktaydı.

Geliri azdı, ama Gülten Hanım oda ve kira sormuyordu. Hülya mutfak masrafına katılıyordu. Biraz biriktirmeye bile başladı. Neden, bilmiyordu henüz. Belki geleceği için.

Aralık başında, yılbaşı gelmek üzereyken Mehmet geldi.

İşten döndüğünde, hava çoktan kararmıştı. Gülten Hanımın apartmanının sokağında bekliyordu. Kafasında bere yok, ceketinin rengi solmuş, sanki yaşlanmıştı iki ayda.

Hülya, dedi sadece.

Üç adım geride durdu.

Nasıl buldun?

Soran oldu. Herkes biliyor zaten.

Küçük şehir. Evet, tabii…

Konuşmalıyız, dedi Mehmet.

Buyur, konuş.

Etrafa bakındı, sokakta ayakta utanıyor gibi.

Girelim mi, donuyorum.

Bere tak o zaman, dedi Hülya. Burada konuş.

Bir süre sustu, sonra başladı:

Naptın sen ya, ev bomboş, kutu gibi. Ne yemek var, ne düzen… Ben anlamıyorum, her şey dağılmış.

Alışırsın, dedi Hülya.

Kolay diyon tabii. Ayak değiştirdi. Bak, bilirsin, benim huyum böyle. Kötülükten değil. Bunu mu yapıp yuvan mı yıkılır?

Otuz yıl Mehmet, dedi Hülya. Otuz yıl seni dinledim, dediklerini yaptım. Yemek, temizlik, misafir, sustum, herkesin yanında bana lafını kestin, ben de başımı eğdim. Otuz yıl.

Kimi zaman fazla konuştum tabii ama…

Geçen gün masada da sana kim dedi dedin. İlk değildi. Mutfak görevlisi miyim, temizlikçi miyim dedin? Hiç insansın dedin mi?

Hadi ama, dedi, sinirli bir ton. Ne mevzular açıyorsun? Karı dediğin…

Dur, dedi Hülya.

Dondurdu cümleyi, kendisi bile şaştı tonundaki soğukkanlılığa.

Karı dediğin laflarını duymak istemiyorum. Otuz yıldır dinledim. Sen bana ne verdin başka? Neler bilir misin benim hakkımda? Kitabımı, hangi filmleri beğenirim, tabak yıkarken ne hayal ederim?..

Bakakaldı ona Mehmet.

Görüyorsun işte, dedi Hülya. Bilmiyorsun. Hiç merak etmedin. Sana gereken sadece ev işini iyi yapan bir kadındı. Ben değildim o.

Abarttın, dedi Mehmet. Bu sefer sesi yorgun, neredeyse üzgün gibiydi. Neler okudun, Gültenle mi konuştun hep?

Bunlar benim düşüncem, dedi Hülya. Kendi aklım. Hep vardı, ama hiç söylemedim.

Paltosunun düğmesini ilikledi. Kar taneleri ince ince inmeye başladı.

Dönmem Mehmet. Bu kışlık bir kırgınlık değil. Kötüydü benim için, bunu şimdi anlıyorum.

Yalnız kalacaksın Hülya, yaşlandıkça… Buna da hazırlıklı mısın? Kim ne yapsın seni?

Ben, dedi Hülya. Kendime lazımım. Ve bu bana yeter.

Apartmana yöneldi.

Hülya, bekle! diye seslendi Mehmet. Hülya bakmadı bile, şifreyi tuşladı, kapıyı çekti. Kar omuzlarına konmuştu.

Üst katta Gülten Hanım pencerenin ardından gelenleri izlemiş olmalıydı, kapıyı açtı.

Gördüm, dedi kısa bir şekilde.

Evet, dedi Hülya. Bitti.

Çay ister misin?

İsterim.

Mutfakta oturdular.

Hülya iki elinle bardağı sardı, biraz titriyordu. Ne korkudan ne üşümeden, bitiş hissinden…

İyi misin? dedi Gülten Hanım.

İyiyim, dedi Hülya. Sonra bir süre düşündü ve ekledi: Sanki ona çoktan vermem gereken bir şeyi vermişim gibi hissediyorum.

Borç mu?

Hayır. Başını salladı Hülya. Bekleyiş. Yıllarca değişecek, insan gibi bir şey söyleyecek diye umut etmiştim. Ama geldi, yemek yok dedi. Bittiği de bu kadarmış işte.

Kendi tarzında dürüstlük, dedi Gülten Hanım.

Evet, dedi Hülya.

Kış geçti, evrak işlerini yaptı, avukata gitti; yaşlı, lakırtısız ama bilgili bir kadındı. Dava büyümedi; daire Mehmetindi resmiyette. Hülya emeğinden başka bir şey talep etmedi.

Tabii zor zamanlar oldu. Yatağında bazen düşündü; elli dört yaşındayım, yalnızım, önüme bakınca ortalık bulanık. O korkuyu kovalamadı, sadece kabul etti ve uyudu.

Sabahları uyanıp işe gidince yine huzurlu hissetti.

Ocak ayında birden fark etti ki, yıllardır neredeyse her akşam başı ağrırken, son zamanlarda hiç ağrımıyor. Yaş demişti hep, meğer başka şeymiş. Küçük ama büyük bir yenilik.

Şubatta Meslek Lisesine yeni bir öğretmen geldi: Ahmet Bey Kılıç, kırk sekiz yaşında, komşu kasabadan transfer, makine teknolojisi ustası. Sessiz, kendine güvenli, yeni bir yüz.

Bir gün yemekhanede tek başına otururken gördü Hülya onu, elinde kitap, yavaş yavaş bulgur yiyordu. Dikkatliydi, çevreye bakmadan, acele etmeden yerdi.

Geçerken göz göze geldi, Ahmet Bey bir baş selamı verdi. Sonra koridorda karşılaştılar.

Yazıcı nerede çalışır acaba? Öğretmenler odası bozulmuş.

Muhasebede var, deyiverdi Hülya. Acele işiniz olursa gelin.

Teşekkürler.

Ertesi gün geldi elinde bellek, üç sayfa bastıracak. Hülya yardım etti, o da kibarlıkla teşekkür etti:

Siz uzun süredir buradasınız sanırım?

Yirmi iki yıl oldu.

Az değil…

Evet, dedi Hülya. Az değil.

Her şeyi bilirsiniz o zaman.

Yolu, muhatabı, bulmayı, evet. Ama hayat her yerde aynı.

Ahmet Bey gülümsedi. Sessiz, ağırbaşlı bir gülümsemeydi.

Yemekhanede birkaç dakikalık sohbetleri sonraki haftalarda daha da uzadı. Ahmet Bey görüşlerini öğrenmek isterdi; Hülya bunun gerçek olduğuna önce inanmadı bile.

Bir gün kitaplardan konuşuldu. Hülya okumayı çok sevdiğini ancak yıllardır vakit bulamadığını söyledi.

Şimdi?

Yavaş yavaş başladım yine. Gülten Hanımın evinde duvarlar kitap dolu, ordan seçip okuyorum.

Şimdi hangi kitabı okuyorsun?

Hülya tereddüt etti, kitap çok eski, klasik ama belki sıkıcı bulunur diye utandı.

Yakup Kadri, dedi. Çok dokunaklı.

İyi tercih, dedi Ahmet Bey küçümsemeden. O tarzlar çok gerçek olur.

Evet, dedi Hülya. Tam olarak öyle.

Sonra, başka bir gün Şükûfe Nihalden bir kitap getirdi. Söz olmadan, masaya bıraktı, döndü. Hülya içten bir sıcaklık hissetti o an. Kadınca, garip bir bahar başlangıcı, sabırsız değil, acele hiç değil. Hiçbir şeyi zorlamak istemiyordu.

Hayat ona, beklemeden daha düzgün yürünebileceğini göstermeye başlamıştı.

Bahar martta geldi. Kar bir çırpıda erimişti, bahçedeki tomurcuklar göz göze görünür olmuştu. Hülya iş çıkışında tomurcuklara uzun uzun bakakaldı. Geçen yıllarda gözü hiç onlardaymış gibi değildi. Sürekli yemek, ütü, alışveriş kafasında dönerdi.

Şimdi ise ilk kez yol kenarındaki yeşili izleyerek yürüyordu.

Bir gün Ahmet Bey çıkışta aynı anda geldi.

Güzel hava bugün, dedi.

Evet, dedi Hülya.

Haftasonu müzeye gitmek ister misiniz? Fabrika tarihiyle ilgili yeni sergi açılmış, merak ediyorum. Yalnız gidince keyfi olmuyor.

Fabrika müzesi ha?

Evet, üretim tarihiyle ilgili bölüm ilgimi çekiyor.

Gidelim, dedi Hülya. Neden olmasın.

Bu cevabı verirken hiç bahane aramadan, korku çekmeden dedi. Sadece: tamam.

Pazar günü güneşliydi. Müzedeki makineli salonda Ahmet Bey teknik detaylar anlatırken, Hülya dikkatle dinledi, arada sorular sordu. Sonra müze kafesinde kahve içtiler; ince, ama önemsemediler.

Benimle sohbet etmekten sıkılmıyor musunuz? dedi birden Ahmet Bey.

Neden soruyorsunuz?

Hep teknik anlatıyorum, dediler ki çok konuşuyorum.

Kim dedi?

Bilmem, oldu yani.

Sıkılmıyorum, dedi Hülya. İlgimi çekmeyen yerde söylerim zaten.

Pekâla, dedi Ahmet Bey. Bu iyi bir şey.

İkisi de mesajı anladı insanın konuşma hakkı olması, düşüncesini ifade edebilmesi. Onun için de, kendisi için de bu yeniydi.

Zamanla, yavaş, telaşsız bir dostluk başladı. Ne büyük jestler, ne romantik film sahneleri… Sadece birlikte huzur bulan iki yetişkin.

Bazen düşünüyor Hülya: işte gerçek kadın mutluluğu bu. Sinemasal değil, gerçek; sabah uyanınca kalkmak istemek, fikrini sorması, beklemesi.

Kimsenin sana kim sordu demediği bir hayat.

Mayıs ayında, pazara sebzeye giderken Mehmeti gördü. Miskin ve yorgundu. Tezgâhta kasapla tartışıyor, bir türlü karar veremiyor gibiydi. Hülya biraz izledi.

Ne acıma, ne öfke, sadece; o işte, kasap önünde bir adam. Bir zamanlar otuz yıl bir arada yaşamışlardı, ama bir ömür ondan ibaret değildi.

Kendine doğru sepetiyle yolunu değiştirip, taze nane aldı, Gülten Hanımın sevdiği dereotunu da ekledi. Çıktı meydanın sıcağında, çantası güneş gibi sıcak, içi yaz gibi yeşil kokuyordu.

İşte hayat elli yaşından sonra yeniden başlamak işte buydu. Sadece büyük bir adım değil, sabah bavul toplamak, akşam çay içmek, işte sevinmek, Şükûfe Nihal okurken için sevinmek, pazar sabahı manava gitmek ve o anı yaşamak.

Eşinden ayrılmak başlangıçtı. Sonraki adım ise yaşamak. Tekrar hayatı öğrenmek, sabır gibi olup olmadığını sorgulamamak Çünkü kararını çoktan vermişti. Büyük aile içi dramların, filmlerin değil, gerçek hayatın hikâyesini yaşıyordu.

Gerçekçilik, diye düşündü ve hafifçe gülümsedi. Artık ne demek olduğunu biliyordu; her şey gerçekteki gibi. Önce sabret, sonra dayan, sonunda bırak. Hem korku hem umut, yalnızlık ve huzur bir arada.

Kadın kaderleri çok çeşitliydi. Hülya kendininkini ne bir ders, ne de kahramanlık olarak gördü. Sadece kendi hikâyesi olarak.

Salkım Sokaka döndü. Üçüncü kata çıktı, zile bastı. Gülten Hanım önlükle, elinde tabakla açtı kapıyı.

Hoş geldin, tam da ayran çorbası yapıyordum.

Dereotu getirdim, dedi Hülya, torbadan çıkararak.

Aferin. Hadi ellerini yıka.

Pardösüsünü astı, mutfağa geçti, musluğu açtı. Suyun ellerinde akışını izledi.

O hafta Ahmet Beyle birlikte kasaba gitmeye sözleşmişlerdi; baraj göstermek istiyordu Ahmet Bey. İlginç bir mühendislik hikâyesi anlatıyordu, dinlerken Hülya ben anlatılanı öğrenmek istiyorum diye düşündü. Kulağa yadırgatıcı ama güzel geliyordu.

Ellerini kuruladı, mutfağa girip:

Yardım edeyim mi? dedi.

Yumurtaları doğra, dedi Gülten Hanım.

Hülya tabureye oturup yumurtaları küçük küpler halinde doğradı. Alışkanlıktı, ellerin bildiği işlerdi bunlar.

Artık bunu sevgiyle, kendi için ve Gülten Hanım için yapıyordu. Mecburiyetten değil. Tarifsiz ama anlaşılan bir fark vardı bunun arasında.

Pencereden güneş giriyordu. Bahçede çocuk sesleri, bisiklet sesleri. Her yer bahar ve dereotu kokuyordu.

Gülten, dedi Hülya, Hiç pişman oldun mu yalnız kaldığına? … Yani, rahmetli Ali Beyden sonra?

Gülten Hanım düşündü bir süre, cevabı tartarak.

Pişmanlık oldu, evet, iyi bir insandı; ama yalnızlığı seçmekten pişman olmadım. Sana defalarca söyledim.

Evet, dedi Hülya. Söyledin.

Şimdi yalnız mısın peki?

Pek değil, dedi Hülya, gülümseyerek.

Gülten Hanım baktı, bir şey demedi, sadece başını salladı, tekrar işine döndü.

Burada bir ders yoktu. Sadece hayat vardı. Elli dört yaşında, muhasebeci, Hülya Hanım Sarıoğlunun sıradan, biraz yorgun ama çok gerçek hayatı. Bir akşam sofrayı toplamayacağını söyledi ve o ana kadar ne çok şeyi biriktirmiş olduğunu fark etti.

Ve bütün yaşananlar işte o hayırdan sonrası oldu.

Rate article
Lifequest
O Kadın “Hayır” Dedi