Gölgelerden Aydınlığa

Gölgeden Aydınlığa

Yine bu saçma dizileri mi izliyorsun? dedi Veli, aniden arkasında belirerek. Sesi o kadar beklenmedikti ki, Elif ürktü, elindeki çay bardağını neredeyse düşürüyordu. Demedim mi sana, beynini bulandırıyor bunlar. Git de mutfağı toparlasan ya, ya da çocuk işine kafa yorsan. Boş durunca böyle için daralıyor işte.

Elif cevap vermedi. Sessizce, kumandadan televizyonu kapattı. Bir anda odada, yan daireden gelen çocuk kahkahalarını bile duyar oldu. Boğazına bir yumru tıkandı.

Sana soruyorum, diye devam etti Veli Bey, ceketini çıkarıp sandalyenin arkasına titizce asarken. Adamda hareketler hep ölçülüydü, sanki matematik problemi çözer gibi. Kızdığında bile sesini pek yükseltmezdi. Belki de bu yüzden daha beteri oluyordu. Duyuyor musun beni?

Duyuyorum, diye fısıldadı Elif, kanepeden kalkarken. O, annesinin teyzesi Melek Hanım’ın yanında büyürken kafasına kazıdığı alışkanlık: Büyük ayaktaysa oturma, karşı çıkma, savunmaya geçme.

Güzel. Akşam yemeği hazır mı?

Evet, fırında. Sebzeli tavuk, sevdiğin gibi.

Veli başını sallayıp mutfağa gitti. Elif ise salonda donmuş gibi öylece kaldı. Geniş salonun yeni alınmış mobilyaları ve ferah dekorasyonuna rağmen, ev hep şöyle bir soğuktu. Camdan dışarı baktı: Şubat akşamı Adana’nın bir mahallesinde, apartmanların arasındaki karanlıkta sokak lambalarının loş ışığı bile ancak kaldırım taşlarını gösteriyordu. Yirmi sekiz yaşındaydı. Hayatının yarısı geçmişti ama sanki bir gün bile yaşadığını hissedememişti.

***

Elif, yedi yaşındayken anne babasını bir trafik kazasında kaybetmişti. Yağmurlu bir gece, kaygan bir yolda, ikisi de hemen can vermişti. Hastane koridorunda şok içinde oturduğunu, başını okşayan bir kadının “Yazık yavrum, kuzum benim,” dediğini hayal meyal hatırlıyordu.

Sonra Melek Hanım çıkagelmişti babasının halasının kızı. Hayatında bir iki kez ancak gördüğü, kafası kadar sıkı topuzlu saçları ve dudaklarını hiç gevşetmeyen ince bir surat Kadın işi hemen devraldı.

Kızı sahipsiz bırakmayalım, derdi sosyal hizmetteki memurlara. Elif de yanında, bir eşyaymış gibi susup dururdu. Yuvaya vermem. Kan çekti neticede.

Melek Hanım velayet aldı ve Elifin ailesinden kalan iki artı bir daireye taşındı. Evsizdi; işyerindeki muhasebe masasında oturan ve anlaşılan birdenbire başına konan talih için sevinen bir kadındı.

Bana minnet duyacaksın, dediği anı hiç unutmuyordu Elif, ilk günlerden itibaren. Hayatımı sana adadım. Evlenirdim, kendimce yaşardım, ama seni aldım başıma. Unutma bunu.

Elif unutamadı. Her gün, her saat. O minnet duygusu, üstüne yapıştı, kemiklerinin içini oydu. “Uslu kız” olmaya, göze batmamaya, herkesin işine yarayan hale gelmeye çalıştı. Notları hep çok iyi oldu, evde hep işin ucundan tuttu, fazlasını hiç istemedi. Melek Hanım onu dövmezdi, çok fazla bağırmazdı da. Günde damla damla suçluluğu adeta serum gibi verirdi.

Spor dersinden yine düşük müsün? Hiç kıymet bilmiyorsun. Ben uğraşıp didiniyorum, sen?

Ekmek al dedim, beyaz almışsın. Sana kaç kez dedim siyah ekmek al diye?

Arkadaşın mı geldi kaldı? Çay keyfiniz tamam da, şu odayı toplayan yok. Bedavacı oluyorsun iyice.

On altı yaşına geldiğinde Elif, nedensiz sevildiği duygusunun nasıl bir şey olduğunu anımsamıyordu bile. Anne-baba silik birer hayale; annesinin kucağı, babasının kahkahası, sıcaklık ve güvenlik ise geçmişten silinip gitmişti. Kalan sadece Melek Hanım’ın bitmez tükenmez serzenişleri oldu.

Liseden sonra Adana’da devletin parasız yatılı öğretmen lisesine girdi. Melek Hanım memnundu: kendi geçimini sağlayacak, daha az masraf çıkaracaktı. Mezun olunca kreşte işe başladı. Maaşı komikti ama ev işlerine katkı için Melek Hanıma bir miktarını veriyor, evde kalmaya da devam ediyordu.

Neyin var neyin yok? demişti Elif, yirmi üç yaşında, hafifçe evden ayrılmayı ima ettiğinde. Hiçbir şey yapamazsın, tek başına sürünürsün. Sonra utanmadan da bırakmak istiyorsun, herhalde vicdanın hiç yok?

Vicdan ya hiç yoktu, ya çok fazlaydı, anlamıyordu. Ve gitmemişti.

***

Veli Bey’i, iş yerinden bir arkadaşının doğum gününde tanımıştı. Adam kırk yedi, Elif yirmi dört. Yüksek, dakik, karizmatik ve elinde pahalı saatiyle ortamda hemen göze batıyordu. Meğer doğum günü sahibi adamın yeğeniymiş, uğramış kutlamaya.

Siz çok kibar bir hanımsınız, demişti mutfakta karşılaşıp, Şimdilerde böyle sessiz sakin hanımlar az kaldı vallahi.

Elif utançla gülümsemiş, ne diyeceğini bilmiyordu. Veli Bey numarasını istemiş, Elif kendine şaşarak yazıvermişti.

Veli Bey her gün aramaya başladı. Restorana götürdü (Elifin görmediği türden, sosyetik yerler), çiçek aldı. “Sen özelsin,” dedi, “adam gibi kadın lazım bana, iş kadını gibi burnu havada olmayan. Evini, düzenini kuracak kadın.”

Sen sanki bir çiçeksin, bakıma muhtaç, demişti bir gün. İçinde bir şeyler o anda çözülmüş gibiydi Elifin. Birinin ona bakmak istemesi mucizevi gelmişti; ilk defa kendini borç ödemeyen biri gibi hissetmek.

Melek Hanım onay verdi:

Nihayet dişe dokunur bir şey yaptın, dedi, damadı incelerken. Adam, adam gibi adam. Evlen de düzenin olsun. Öğretmen maaşıyla nereye varırsın?

Düğün sade oldu, tanıştıktan altı ay sonra. Veli Bey uzatmak istemezmiş. Elif, Velinin lüks dairesine taşındı. Adam daha baştan resti çekmişti:

Çalışmana gerek yok. Eve ben bakarım. Sen evi çekip çevir, sonra bana bir çocuk verirsin.

Elifin “Olur” demesi hiç zor olmamıştı; çünkü ona yıllardır böyle olması gerektiği öğretilmişti. Veli Bey cidden bakıyordu: üstünü başını alıyordu (tabii kendisi seçip), mutfağa alışveriş parası veriyordu (tam gereken kadar, sonra fiş kontrolü), işine gelen yerlere arabasıyla götürüyordu (kararı da hep kendisi vererek).

İlk aylarda Elif rüyada gibi yaşadı. Ev pırıl pırıl, mobilyalar pahalı, mutfak aletleri son model, salonun ortasında deri koltuklar, kocaman televizyon Tek bir şey yoktu: Elife ait bir sıcaklık. Uğraştı: renkli yastıklar aldı, pencereye çiçek koydu. Veli yüzünü ekşitti:

Bu ne biçim dağınıklık? Biz modern evdeyiz, minimalizm! Topla şunları.

Topladı tabii.

Sonra azarlar başladı. Önce hafif, laf arasında.

Çorbaya tuzu fazla kaçırıyorsun.

O elbise seni biraz kilolu gösteriyor, öteki daha iyi.

Yine diş macunu kapağını açık bırakmışsın. Kaç kere diyeceğim?

Her gün yeni bir şey. Elif düzeltmeye çalıştı, ama mutlaka bir şey yanlış gidiyordu.

Beni bilerek mi sinirlendiriyorsun? derdi Veli, yine “yanlış” yaptığı bir şey bulduğunda. Doğrusunu söylüyorum, yine bildiğini okuyorsun. Dediğimden şaşma bari güzel olan yanı bu.

Elif içinde yaşadığı o tanıdık suçluluk dalgasında boğuluyordu. Bir ömür Melek Hanıma borçlu hissetmişti, şimdi de Veli Beye.

Bir yılın sonunda Veli’nin kafası çocuk meselesine takıldı.

Hiç doktora gittin mi? Belki problem sende?

Elif gitti, doktor “zaman lazım” dedi. Veli ise şüpheyle baktı; “Sen aslında istemiyorsun galiba,” demeye başladı.

Bencillik yapma, düşün biraz.

Elif kendini düşünmüyordu ki. Hatta çoğu zaman kendisini hiç düşünmüyordu. Hayat, yemek, temizlik, çamaşır, her şeyi adamın beğenisine göre idare etmekle geçiyordu. Veli, işten geç gelir, surat asarak haber izler, uyurdu. Hafta sonları ya arkadaşlarına ya ava gider, Elifi ise süründürmezdi.

Senin işin yok orada. Evde otur, dinlen.

Evde otururdu; camdan bakar, mahallede oynayan çocuklara dalardı. Arada dizi açardı ama Veli gelmeden hemen kapatırdı; çünkü “vaktini saçma şeylerle harcıyor” lafını işiteceğini bilirdi.

***

Bir yaz günü Elif markette alışverişe çıktı. Bakliyat reyonunda, elinde Veli’nin yazdığı liste; asla fazlalık alınmazdı. Arkadan bir ses:

Elif Aydoğan değil misin sen?

Arkasını döndü. Önünde kısa saçlı, spor giyimli uzun boylu bir kadın. Bir-iki saniye sonra tanıdı. Lise yıllarından arkadaşı Sevda. O, lisenin ortasında ailece Ankara’ya göçmüşlerdi.

Sevda! gülümsedi, şaşkın. Sen buralarda mı?

Taşındık bir ay önce, aile yanı. Ben evden iş yapıyorum, sen nasılsın? Evli misin? Çocuk?

Evliyim, başını salladı Elif. Çocuk yok henüz.

Aaa, mutlaka görüşelim! deyip numarasını verdi Sevda.

Elif heyecanla aldı. Akşam Veli uyuyunca numaraya uzun uzun baktı. Aramak hoşuna gitti ama bir yandan da ürktü. Veli kimseyle buluşmasını istemezdi. Ama Sevda eski dosttu. Yalnız bir kahve içer, biter.

Ertesi gün cesaret edip mesaj attı. Sevda hemen cevap verdi, merkezdeki bir kafede buluşalım dedi. Elif de, Veli işteyken denk getirdi.

Polikliniğe gideceğim, dedi Veliye, adam onayladı.

***

Kafede buluştular. Sevda masa başında, laptopa bakarak onu beklemekteydi. Elif yaklaşınca sarıldı.

Ne güzel oldu bu, deyip iki kahve sipariş etti.

Sözün çoğu Sevdadaydı. Bilgisayar mühendisliği okuduğundan, evden çalışmanın rahatlığından, veri analizinden, freelance işlerden ballandıra ballandıra… Elif dinlerken içi biraz kıskançlıkla dolsa da, “keşke”leri bile güzeldi. Kıskandığı şey özgürlüktü.

Senin var mı işin gücün? diye sordu Sevda.

Evdeyim ben, eşim çalışmama sıcak bakmıyor.

Peki sen ister misin?

Elif duraksadı. Gerçekten ister miydi? Cevaplamamıştı bile.

Bilmiyorum, dedi dürüstçe.

Sevda bir süre sustu, dikkatle baktı.

Sana basit bir şey öğreteyim ister misin? Web siteleri için fotoğraf düzenlemesi, zor değil; evde yapıyor, küçük küçük para da kazanıyorsun. Ben yetişemem, sana yönlendireyim. Dener misin?

Bilmiyorum ki bu işleri, dedi Elif ürkekçe.

Ben anlatırım. Çok basit inan, yeter ki iste.

İçinde kıpırtı uyandı Elifin. Bir şeyler değişebilir, gibi hissetti.

Ama bilgisayarım yok, dedi.

Eşininkini kullanırsın, o evde yokken. Programları ve dökümanları yollarım. Kafana yatmazsa bırakırsın.

Elif bir süre kararsız kaldı, ama sonunda kabul etti. İçinde bir ilk kıpırtı, bir bilmediği maceraya yolculuk duygusu.

***

İki gün sonraki ilk yalnız anlarında, Veli işteyken, adamın dizüstü bilgisayarını usulca açtı. Parmakları titriyordu, sanki suç işliyor gibiydi. Dört saati vardı. Sevdanın gönderdiği programlarla ilk denemeleri yapmaya başladı.

Zor oldu; Elif yaşamı boyunca tasarım programıyla uğraşmamıştı. Ama bir yandan da eğlenceliydi; video izleyip, denemeler yapıp yanıldıkça yeniden başlıyordu. Zaman, göz açıp kapayıncaya dek geçiyordu.

Veli gelmeden hepsini silip, geçmişi temizleyip, bilgisayarı tekrar yerleştiriyordu. Akşam yemeği, masa hazırlama, sıradan ev hanımı rolünde devam Ama içinde bir sır, küçük bir umut vardı.

Bir ay sonra, basit siparişleri Sevdadan almaya başlamıştı. Ürün fotoğraflarının arka fonunu kaldırma, ışık ayarı, boyutlama Basit işler ama, Elif için öyle kıymetliydi ki: Hayatında ilk defa kendi parası!

Sevda ödemeleri kendi adına açılan kartlarına aktarıyor, sonra elden veriyordu.

Biriktir, doğru yerlerde harcarsın, derdi.

Neye biriktireceğim ki? anlamazdı.

Kara gün parası. Gerekirse lazım olur.

Ne diye gerek olurdu ki? Ama sakladı paraları. Babaannesinden kalan bir Necip Fazıl şiir kitabının sayfalarına iliştirdi, Velinin asla açmayacağı tek kitap. Yanında sadece annesiyle babasının eski fotoğrafı vardı.

Zamanla işler büyüdü. Elif artık sadece arka plan silmiyor, kolajlar ve basit rötuş da yapıyordu. Sevda beğeniyor, Harikasın! diyordu. O kadar iyi geliyordu ki bu cümle koşulsuz bir aferin.

Veli hiçbir şeyin farkında değildi. Akşam gel, yemek ye, haber izle, yat. Bazen sorardı, Ne yaptın bugün? Elif de, Evi toparladım, yemek yaptım, derdi. O da başını sallar, Kadın dediğin evi idare etmeli. Elif ise başını eğer, başka dünyaların anahtarını cebinde tutardı.

***

Bir yıl geçti. Elif, yirmi yedi yaşına bastı. Veli çocuk konusunu artık takıntıya çevirdi.

Bir doktora daha git istersen? Yoksa gerçekten çocuk istemiyorsun! Açık konuş.

İstiyorum, dedi Elif, tam olduğu gibi de değil. Bir zamanlar gerçekten istemişti; ama bu evin duvarlarına bir çocuk daha çıkarmak fikrinden oldum olası kendisi bile korkuyordu.

Nedir sıkıntın? Sana bakıyorum, her şeyin yerinde. Bir çocuk yapamıyorsun, bir işin yaramıyor.

Kulaklarına çivi gibi saplandı bu laf: “Bir işe yaramıyorsun.” Elif sustu, ellerini yumdu. Eskiden burada ağlardı, artık gözyaşı da akmıyordu. Onun yerine, anlamsız bir acı ve yorgunluk vardı.

Bu tartışmalar sonrası, hemen bilgisayara kaçardı Elif. Sanat editörü programları açardı, kendini sanal işlere gömerdi. Orada, dijital dünyada, en azından kendi hatalarını kendisi düzeltirdi. Bu, bir nebze olsun nefes aldırıyordu.

Para biriktikçe birikti. Sevda yeni siparişler, freelance platformdan müşteri bulmayı öğretti. Elif, Veli işteyken üç-dört saat düzenli çalışmaya başladı. Programların püf noktalarını öğrendi. Müşteriler memnundu, beğeni notları yüksekti.

Bir akşam Veli, başı ağrıdığı için erken yattıktan sonra Elif biriktirdiği parayı saydı; kitap arasındaki zarfın içinde tam 40.000 TL vardı. Koca bir servet gibiydi ona göre. Birkaç ay oda kiralasa yeterdi, iş bulana kadar geçimini sağlardı.

Aklına ilk kez Ayrılmalı mıyım? fikri geldi. Korktu. Nereye gidecek? Ne yapacak? Veli bakıyor, barınıyordu neticede. Bütün kocalar biraz böyle, değil mi? Zaten her işi berbat ediyorsa, kendi suçu değil mi?

Ama o fikir kafadan bir türlü gitmemeye başladı. Gittikçe büyüyerek içini kemirdi.

***

Kış günü patladı her şey. Veli normalden erken geldi. Elif bilgisayarı kapatamamıştı. Odaya, Elifi kendi dizüstüyle otururken gördü.

Ne yapıyorsun? sesi buz gibiydi.

Ben sadece Elif yerinden fırlayıp kapağı kapattı, kalbi deli gibi çarpıyordu.

Benim eşyalarımla mı oynuyorsun? Veli yaklaştı. Yüzü bir taş kadar soğuk; gözleri donuk, sert. Sana bilgisayarımı kullan dedim mi hiç?

Hayır, ama ben

Demek ki hayır. Sormak bile yok, öyle mi? Kendini her şeyde hak sahibi mi görüyorsun?

Özür dilerim, bir daha yapmam.

Ne yapıyordun orada? bilgisayarı açtı, sekmelere göz attı. Elif programları kapamıştı ama tarayıcıda freelance sitesi açıktı.

Okudu, suratına dik dik baktı.

Sen gizli gizli çalışıyorsun demek? Arkamdan iş çeviriyorsun?

Sana yardımcı olmak istedim, Elifin ayağı yerden kesilmiş gibi oldu. Biraz gelir getirmek istedim.

Bana mı yardımcı olacaksın? Veli alaycı şekilde burnunu kıvırdı. Ben senden para mı istedim? Ben aileme bakamam mı sence?

Hayır, öyle demek istemedim…

Kapa çeneni, dedi soğuk soğuk. Her şeyi mahvettin zaten. Sana güvenimi verdim, ne lazımsa aldın, üstüne gizli saklı işleri çevirmişsin. Kadın dediğin çocuk yapar, başka şey bilmez.

Bilgisayarı kapattı, koltuğunun altına aldı.

Bir daha o bilgisayara dokunmak yok. Yarın da her saat başı nereye gitmişsin, ne yapmışsın bana raporlayacaksın. Özgürlük fazla gitmiş sana.

Yatak odasına kapağı attı, bilgisayarı da aldı. Elif ise koltuğa çöküp, kaçak bir hayvan gibi hissetti kendini. Nihayet gözyaşlarına izin verdi. Yere oturdu, dizlerini kucaklayıp hıçkıra hıçkıra ağladı.

O gece uyuyamadı. Veli horul horul uyurken, tavana bakarak düşündü. Böyle olmayacak, her geçen gün boğuluyordu. Buna hayat denmezdi: duygusal bağımlılık, psikolojik şiddet O güne kadar bu kelimeleri dizilerden duyar ama kendisine yakıştırmazdı. Meğer tam da kendisinin hikayesiymiş.

Sabah Veli işe, yanında bilgisayarı götürüp çıktığında, Elif hemen Sevdayı aradı:

Yardımına ihtiyacım var.

***

Aynı kafede buluştular. Elif, yaşadığı her şeyi bir bir anlattı. Sevda dikkatle dinledi ve elini Elifin elinin üstüne koydu.

Kaçmalısın, dedi. Bu şekilde devam edemezsin. Adam seni kırıyor, yavaşça yok ediyorsun kendini.

Gidecek yerim yok, fısıldadı Elif. Hiçbir şeyim yok.

Her şeyin var aslında. Paran var, çalışabiliyorsun; aklın, elin iş tutmaya alıştı. Bizim evde misafir odası var, birkaç hafta beraber kalırız, sonra oda kiralarsın. Hemen şimdi kurtulmalısın.

Belki adam haklıdır Belki suçluyumdur gerçekten

O sözleri sana o telkin etti, Sevda daha da sıkı tuttu elini. Suçu, yetersizliği, çaresizliği hissettirdi ki, geri dönmek için çaresiz kalasın. Ama bunların hiçbiri doğru değil. Akıllı, yetenekli bir kadınsın. Koca yılda kendi işinden para kazandın, müşteriler memnun, daha ne olsun?

Elif sustu. Sevdanın sözleri bir damla serinlik gibi içini ferahlattı.

Korkuyorum, dedi sonunda.

Korkmak, kalmak kadar kötü değil Elif. Kaçman daha iyi.

Bir saat daha kaldılar, kaçış planını yaptılar. Sevda, ilanlardan oda bakıp, para çekme işini anlattı. Telefon değiştirmesi, psikolojik destek alma gerekliliğini vurguladı.

***

Bir hafta sonra fırsat geldi. Veli üç günlük iş seyahatine gitti. Elif, gerekli giysi ve belgelerini, anne babasının son fotoğrafını, zarf içindeki paraları aldı. Başka hiçbir şey götürmedi. O evden kalanları da istemiyordu. Üç cümlelik bir not bıraktı: Gidiyorum. Arama. Hakkını helal et.

Anahtarı kilide zar zor sokabildi; eli deli gibi titriyordu. Apartmandan çıktığı an, şubat soğuğu ciğerini dağladı; ama içi bir nebze hafiflemişti.

Sevda, Elifi binanın önünde karşıladı. Kendi bir artı bir evinde, divanın üzerine örtüyü serdi, sıcak bir çay yaptı.

Nasıl hissediyorsun? diye sordu.

Bilmiyorum, dedi Elif. Korkuyorum ama galiba doğru yaptım.

İlk günler zor geçti. Veli tehditkar mesajlar, kötü laflar yazdı: Nankör, Her şeyimi verdim, bak neler ettin, Pişman olacaksın. Sonra duygusal mesajlara geçti: Geri dön, değişeceğim. Elif hepsini okudu, sanki yüreğine bir yumruk yedi. İçindeki iki ses, birisi Dön, af dile diyor, diğeri ise Kaç, kurtul diyordu.

Sevda yeni bir hat aldırdı, eskiyi iptal ettirdi ve blokladı. Mesajlar kesildi.

İki hafta sonra dul bir teyzenin yanına kiracı olarak taşındı. Küçücük bir oda, dar camlı bir köşe ama Elife göre saraydı. Hayatında ilk defa, sadece kendisine ait bir alanda, kimsenin ona hesap sormadığı şekilde yaşayacaktı.

Sevda eski bir laptop aldı. Devam et, çalış. Yapabiliyorsun, dedi.

Artık sarı çizmelerle değil, özgürce online iş aldı. Para, geçinmesine rahatça yetiyordu. Elif hayatı baştan öğreniyordu: kendi isteğiyle alışveriş yapmak, canı ne isterse onu yemek, canı isterse film izlemek, kimsenin boş iş lafından çekinmemek

Ama içi gene boşluk, korku ve suçlulukla doluydu.

***

Melek Hanım elbet duymuştu. O da Veliden ulaşamamış, Elifi bulup barut gibi saldırdı:

Ne yaptığını sanıyorsun? Bu kadar iyi kocadan ayrılmak mı akıl kârı! Senin için ömrümü verdim, böyle mi karşılıyorsun bana?

Elif yine eski ağırlığı omuzunda hissetti. Yıllarca sesinden, gölgesinden korkmuştu.

Dönmüyorum, dedi, usulca ama kararlı. Ne ona, ne sana.

Nankör! O kadar büyüttüm, rezil ettin beni mahalleye!

Sana borcum yok, dedi, bir ömür içinde tuttuktan sonra. Sen ev için bana iyilik gibi davrandın; ama borç değil, lütuftu. Kimseye minnetim yok artık.

Telefonu kapadı, elleri titredi. Yine de içi bir parça ferahlamıştı. Yıllarca ilk kez, içinden geleni söylemişti.

Melek Hanım bir daha aramadı.

***

Sevda psikoloğa gitmesinde ısrar etti.

Bunları tek başına taşıyamazsın, dedi. Yardım alman lazım. Yoksa yalnız karanlıkta sıkışıp kalırsın.

Elif korkuyordu. Psikologun Kendin suçlusun, niye daha önce gitmedin? gibi laflar edeceğinden çekiniyordu. Ama Sevda iyi bir uzman Gaye Hanım bulup randevu ayarladı.

İlk görüşme tuhaftı. Elif, küçük ve ferah bir odada, papatya çayı içerek koltukta kendini dilsiz gibi hissetti. Gaye Hanım sakin ve bekleyen haliyle Elifi cesaretlendirdi.

Neden geldiniz, diye sordu.

Anlamadım, dedi Elif. Sadece eşimden ve o eski veliden kaçıp yeni başlıyorum

Nasıl hissediyorsunuz?

Bilmiyorum. Hep suçlu. Ne yaparsam yapayım.

Ve anlatmaya başladı. Çocukluğu, Melek Hanımın Minnet duy! deyişini, Velinin Hiçbir işe yaramıyorsunlarını… Uyum sağlayayım diye uğraşmanın fayda etmemesini. Yalnızca kendini suçlamak.

Gaye Hanım, sessizce dinledi. Sonunda şunları söyledi:

Size yıllarca yapılan, psikolojik şiddettir. Önce çocukken, sonra evlilikte. Sizden beklenen hep minnet, itaat, yetersizlik hissiydi. Bunların hepsi gerçek değil, size öğretildi.

Elif hayretle baktı.

Ama çoğu şeyde hata bendeydi

Ev işleri söz konusu olunca yanlış doğru yok. Çeşitli yöntemler vardır. Ama sizden hep sadece bir doğru yol var diye baskı kurulmuş.

Elif çıkarken, karanlığın ucunda bir miktar aydınlık hissetti.

Her hafta görüşmeler devam etti. Suçluluk, korku, bağımlılık; sarmalın iplerini biri bir çekip çözüyordu sanki. Bu, geçmişte en çok sevdiklerinden bile zarar gördüğünü kabul etmek kadar, kabullenmesi zor bir şeydi. Artık başkalarına hayır demesini öğrenmeliydi.

Ufak bir şeye hayır deyin, dedi Gaye Hanım. Mesela birisi para isterse, vermek istemiyorsan Hayır, olmaz demeyi deneyin.

Nitekim birkaç gün sonrası, oda kiralayan teyze torununa bakmasını istedi.

Önce içini eski telaş kapladı, evet diyeyim diye; sonra bir nefes aldı:

Kusura bakmayın, işim var, bakamam, dedi.

Ev sahibi önce şaşırdı, başka birini buldu. Elif kendi odasında az biraz suçlu, daha çok gururlu hissetti.

***

Bir yıl geçti. Elif, yirmi sekizine bastı. İşleri ilerledi, müşteri portföyü büyüdü. Artık oda değil, ufak bir stüdyo kiraladı. İçini kendi istediği gibi döşedi: canlı yastıklar, çiçeklerle dolu pencere, duvarda sevdiği posterler. Bunlar dağınıklık diyen kimse yoktu.

Sevdayla kahve içmeler, neşeli sohbetler Elifin hayatını hafifletti. Sevda ile markette karşılaştığı o gün, hayatının kırılma anıydı.

Velinin ne yaptığı aklına bile gelmiyordu artık. Geçmiş, geçmişte kaldı.

Melek Hanımla da irtibat yoktu. Hâlâ ailesinden kalan dairede Melek Hanım oturuyordu. Bir gün, Gaye Hanım sordu:

Geri almak ister miydiniz?

Belki öyle olması gerekir, dedi Elif. Ama onda hırsım yok. Otursun, bana borcunu fazlasıyla ödedi sayarım. O borç zaten hiçbir zaman yoktu.

Geçmişi bırakmak kolay değil, dedi Gaye Hanım.

Artık yavaş yavaş bırakıyorum, dedi Elif.

***

Ve Elif yaşamaya başladı. Gerçekten. Canı istedikçe sinemaya, kafeye, parkta yürümeye… Küçücük hazları büyük mutluluk haline getirdi: iyi demlenmiş bir kahve, sevdiği bir kitap, pencereyi döven yağmur. Bir zamanlar mümkün bile olmayan şeylerdi bunlar.

Psikolojide kaldığı yolun tamamlanmadığını biliyordu. Her düğümü açması zaman alacaktı. Yeri gelince tökezliyordu, sonra güç kazanıp yürüyordu. Özgürlük, finansal olarak bağımsızım, kendi kararımı alabiliyorum demekmiş meğer bunu da yeni yeni keşfetti.

***

Bir bahar günü, yürürken sanat malzemeleri dükkanında bir kutu sulu boya gördü. Çocukluğunda çizmez, boyamaz değildi. Ama Melek Hanım hep Bunlar saçmalık, vakit kaybı, derdi.

Elif içeri girdi. En güzellerden bir sulu boya seti, fırça ve kağıt aldı. Gece eve gelip masaya koydu. Önce öylece bakakaldı. Sonra sarı boyayı fırçaya alıp ufacık bir yuvarlak çizdi: Bir güneş.

Resme bakarken, kimin güzel dediği umursamadı ilk defa. Sırf kendisi istediği için yaptı ve sadece bu bile kendini baştan bulma yolunda önemli bir adımdı.

***

Bir yıl sonra Gaye Hanımın odasında, artık neredeyse evde gibi oturmuştu.

Dünkü alışverişte ne aldım biliyor musunuz? dedi pencereden ağaçlardaki tomurcuklara bakarak. Kendi kendime sulu boya seti. En iyisi. Öylesine.

Hangi duyguyla? diye sordu psikoloğu.

Önce korktum, gereksiz harcıyorum sandım. Sonra oturup, sadece güneş çizmeye başladım.

Kendine doğru önemli bir adım bu, dedi Gaye Hanım.

Elif hafifçe gülümsedi; içinde belki hâlâ eski acının gölgesi vardı ama yeni bir güç de adım atıyordu.

Melek Hanıma o evi bıraktım. Bu da bir özgürlük galiba, değil mi? Artık hiçbir borcumun olmadığına inanmak

Bunları düşününce ne hissediyorsun? dedi Gaye Hanım. Elif ise küçük bir iç rahatlığıyla anlatmaya devam etti. Gölgeden aydınlığa, küçücük adımlarlaBir süre sustu Elif. Gözlerini camdan düşen ışığa, hafifçe esen dallara çevirdi. Çocukluğundan beri ilk defa gökyüzü ona bu kadar yakın, mavi bu kadar geniş görünüyordu. Sonra iç geçirdi, yüzünde buruk ama özgür bir ifade belirdi.

Hafiflik hissediyorum, dedi yavaşça. Hep zannettiğim yükleri artık taşımadığım için. Borçlarım yok; kimseye, hiçbir geçmişe. Bazen korkuyorum hâlâ; ama ardından umut geliyor. Kendime minnettarım artık ilk kez.

Gaye Hanım sessizce gülümsedi. Elif, fincanını masaya bıraktı. Bayram şekeri gibi yavaş yavaş açılan bir sessizliği oldu. Sonra kafasını kaldırıp sordu:

Biliyor musunuz Ne zaman karanlık basacak gibi olsa, o küçük güneşi çiziyorum. Kendim için. Gölgeden aydınlığa geçebildiğimi görmek için.

O an fark etti: hayatı, başkaları için olduğu kadar, kendi için de güneşli bir yer olabilirdi. Ve kendine tekrar tekrar söz verdi: bir daha asla, kimsenin gölgesine sığmayacak. Işığını, rengini başka bir elde bırakmayacak.

Elif odadan çıkarken kapının aralığında döndü, yüzünde yeni bir sabahın huzuru vardı. O, gölgeden aydınlığa geçenlerin hikâyesi olmuştu. Ve bu kez, hikâyeyi yazan artık sadece kendisiydi.

Rate article
Lifequest
Gölgelerden Aydınlığa