Mutfaktan Çıkış Yolu

Mutfaktan Çıkış

Figen Hanım, yine tencereyi yanlış yere koymuşsunuz, dedi Gökhan, genç ve her daim nemli elli aşçı, evyeliğin üstündeki rafa kafasını sallayarak. Orası temizler için, kirli olanlar buraya.

Gökhan, üç aydır burada çalışıyorum. Temizi kirliyi ayıramayacak kadar cahil miyim sence?

Ee, o zaman ne güzel. Hadi bakalım, uğraşmayalım fazla, yerini değiştirin.

Figen tencereyi sessizce yerine aldı. Tartışmaya gücü de isteği de kalmamıştı artık. Tartışacak ne hâli vardı, eski günlerdeki hayatı da, sevdiği o koyu yeşil abajurlu masa lambası da, bahçedeki atölyeyi de çoktan geride bırakmıştı. Hepsi annesinin hastane ilaçlarına, bakıcı ücretlerine kurban gitmişti üstelik İstanbulda birinin annesini tedavi ettirmesi için evi de, anılarını da satması gerekiyordu.

O akşam, Dülger Balığı restoranı her zamanki akşam telaşındaydı. Arka salon kalabalıktı; kahkahalar, çatal bıçak sesleri, yeni kavrulmuş et ve nar gibi kırmızı bir sosun kokusu mutfağa kadar geliyordu. Figen, devasa çelik evyenin başında, üst üste gelen sıcak tabakları yıkıyordu. İçlerinde kalan minik yemek parçalarını o, ay sonunda maaşla tanışınca ancak hayal edebiliyordu. Elleri sudan kıpkırmızı, önlüğü beli geçene kadar ıslanmıştı.

Aklıysa hep dolabında, personel soyunma odasında sakladığı minik, yayı telden, zeytinyağı renginde kapaklı çizim defterindeydi. O defteri şubat başı, avansının kalan son parasıyla almıştı; içten içe biliyordu ki, onsuz azıcık dahi dayanamazdı. Onsuz delirmek işten değildi ya da kim olduğunu tamamen unutabilirdi. Şu anki kimliği: 57 yaşında bir tabak yıkayıcısı mı? Dışardan öyle görünüyordu tabii. Ama içten bambaşkaydı.

Geceleri, kiralık odasında, duvarları ince ve petekler sürekli homurdanan eski bir apartmanda, küçük masasına geçer, masasının solundaki masa lambasını yakar ve çizmeye başlardı. Sadece kendisi için. Gün boyu sıcak sudan yorulan elleri sanki yeniden kendine gelir, titizleşir, aklının unuttuğu her şeyi huzurla hatırlardı. İstanbul sokakları, sabah binanın önünde gördüğü yaşlı kadın ve köpeği, cam önündeki kiraz dalı, mahalledeki market kasiyeri. Çizgiler kağıda öyle kolay dökülürdü ki, insanın aklına Demek ki kol, kafa umursa da umursamasa da eski işi unutmaz dedirtiyordu.

Figen tam yirmi yıl çalışmıştı illüstrasyon dünyasında. Önce ufak bir dergide, ardından “Ufuk” Yayınları’nda çocuk kitapları yapıyorlardı ve Figen bunun için gerçekten yanıp tutuşuyordu. Tavşanlar, tilkiler çizer, onlara sadece hayvan gözüyle değil, bizzat insan gibi dert yükler, sevdirirdi. Baskıdan gelen yeni kitabı eline alıp kendi çizimlerini karıştırmayı, “Bak bunu ben yaptım” demeyi çok severdi.

Derken kriz vurmuştu ülkeyi. Önce baskı sayısı düştü, sonra departman küçültmesi, ardından o kaçınılmaz kelimeler: Figen Hanım, sizi çok severiz ama… O “ama” varsa sonrasını pek konuşmaya gerek kalmazdı. Kırk dörtünde ilk kez işsiz, güvencesiz kalmış, altı kaymış gibi hissetmişti kendini.

Evde o yıllar zaten sarsıntıdaydı. Eşi Mehmet, kötü niyetli değildi, ama kritik anlarda güçsüzdü. Paralar varken cana yakın, cömert biriydi. Para suyunu çekince huysuzlanmaya, sonra bahaneye, ardından çalışmaya geç gelmeye başlamıştı. Figen ise, sonuna kadar umut etmiş ama sonra gözünü açmak zorunda kaldığı gün, her şey böylesine bitmişti. Kavga da gürültü de olmadan, çıtı çıkmadan ayrılmışlar, tamamen yorulmuşlar gibiydiler.

Tam derlenmeye başlarken, annesi hastalandı.

Felç geçirdi. Sol tarafı tutmaz oldu. Önce hastane, sonra evde bakım, sonra tekrar hastane derken, Figen şehrin öteki ucundan annesine her gün koşturuyor; hemşire ücreti, ilaçlar, fizik tedaviler için para bulmaya çalışıyordu. Serbest iş bazen üç kuruş, bazen hiç getirmez olmuştu. Kendi küçük atölyesinin kirası öyle ağır geldi ki, vazgeçmek zorunda kaldı. O da yetmedi; düzenli maaşlı, günlük çalışılan bir iş bulmak gerekiyordu. Mutlaka. Şimdi neredeyse şansına orada buldu işte.

Annesi geçen ekimde, sessiz sedasız, uykusunda gitti. Demek fazla yorgundu ve uyanmak istemedi. Geriye Figen yalnız kaldı: borçlar, kiralık bir oda, çisil çisil bulaşıklar.

Hayat böyle. İnsan mutfağa öyle düşüyor.

Figen Hanım, gene bir tepe oldu burada! dedi Gökhan, mutfağın öbür ucundan.

Getiriyorum!

Tepsiyi kaptı, evyeye döndü.

O akşam “Dülger Balığı”nda herkes rutindeydi: hanımlar şık elbiselerle, beyler ceketle, arada sahada yüksek sesli genç tayfa, arada iş için gelen çiftler birbirlerinin suratına değil, telefona bakanlar tabii. Figen tüm bunları arkada, demir mutfağın duvarlarından duyar ama hiç görmezdi. Seslerini, gürültülerini, ortamın kokusunu hissederdi. Telaş yükselirse bilirdi ki, bir müşterinin canı sıkkındır.

Bir müşteri vardı ki, neredeyse her hafta gelirdi. Figen onu yalnızca garson Elif sayesinde tanımıştı. Elif bir gün soyunma odasında şöyle demişti:

Bak, altıncı masanın müdavimi hep tek başına gelir. Aynı menüyü ister, ağır ağır yer, eline telefon almaz, sadece camdan dışarıya bakar. Tuhaf adam.

Belki yalnızdır, demişti Figen.

İyi de ben de yalnızım ama insan bari Instagram’a girer, ya da arkadaşlarıyla buluşur!

Figen hiç üstelemedi. Yalnızlık çeşit çeşittir, iyi bilirdi. Bazen insan gerçekten gidecek kimsesi yok diye yalnız olur. Ama bazen, kalabalık içinde bile öylesine yapayalnızdır ki, en yakını artık yoktur işte.

O müşteri, çarşamba ve cuma akşamları eksik olmazdı. Ya kuzu eti, ya dana, bir kadeh kırmızı, bazen de çorba. Bahşişleri cömert, cazgırlıktan uzak, hesabın yanına iliştirilmiş usulca bırakılırdı. Adı Kemal̇ Beydi, soyadı Kaya. Bunu Figen daha sonra öğrendi, ilk başlarda ise sadece bulaşıklarıyla meşguldü.

O Cuma her şey davul gibi aynı. Figen yine evyenin başında, sıcak suyla savaşıyor; gözleri buhardan hafif yanıyor. Gökhan kenarda telefonda biriyle tartışıyor. Bulaşık makinesi vızır vızır. Arka salondan ses sabit.

Birden, o uğultu değişti.

Çok net, çok ani değil; ama bir şeyler tuhaftı. Sonra kısa, korkulu bir çığlık, ardından sesler daha gergin, yüksek. En sonunda o olmuş çığırtı.

Figen ellerini önlüğe silip koridora çıktı.

Salona açılan metal kapı aralıktı. Hafifçe itti.

Altıncı masada, orta yaşlı, geniş omuzlu, koyu gri ceketli bir adam vardı. Bir tuhaflık vardı üzerinde yere yığılmamıştı ne de bayılmıştı; ama yüzü ifadesizleşmiş, ellerini boğazına götürüyordu. Figen’in tanıdığı bir hareket: annenin eski oda arkadaşında da olmuştu hastanede bir zamanlar.

Bakıcılar, iki garson telaşla birbirine omuz sürtüp ne yapacaklarını bilemezken, Müdire Meryem Hanım elini ağzına kapayıp “Acil 112! Hemen biri arasın!” diyordu. Bazı müşteriler sandalyede ayağa kalkmıştı.

Figen düşünmeden yürüdü. Adamın arkasına geçti, ellerini gövdesinin üstünde kollarından geçirdi, yumruğunu göbeğin hemen üstünde sıkıca koyup ikinci elini üstüne yerleştirdi. Sıkıştırıp itti. Bir, bir daha; adam epey iriyarıydı, neredeyse kendi vücut ağırlığıyla adamı çekiyordu. Tekrar denedi. Adam öksürdü, tıkalı madde dışarı fırladı, önce hırıltılı, sonra sakin nefes aldı.

Figen bir adım geri çıktı.

Salonda üç saniye çıt çıkmadı. Sonra bir anda bütün uğultu geri geldi. Meryem Hanım, adamın yanına koştu, Elif bir bardak su getirdi. Yan masadaki bir adam alkışlamaya başladı, ardından diğeri de katıldı.

Figen öylece orta yerde, ıslak önlük, kıpkırmızı eller. Şimdi ne yapsa? Bilemedi.

Hemşire misiniz? diye sordu Meryem Hanım temkinle.

Yok, ben tabak yıkıyorum.

Yüzünü mutfağa döndü; bir daha bakmadı.

Bulaşık başına döndüğünde elleri hafifçe titriyordu. Gökhan ağzı açık bakakaldı.

Noldu az önce?

Adam boğuluyordu. Şimdi iyi.

Siz mi kurtardınız?

Gökhan, hadi bak iş bekliyor hâlen!

Süngerle tabaklara geri döndü. Yığının haddi hesabı yoktu.

Yirmi dakika geçmemişti ki mutfak kapısı açıldı. O kapıdan müşteri girmezdi, kuraldı; hele ki Meryem Hanım fırsat buldukça söylerdi bunu. Ama o koyu gri ceketli adam içeri girdi, göz attı, sordu:

Kusura bakmayın, bana az önce yardım eden hanımefendiyi bulabilir miyim?

Gökhan sessizce Figene işaret etti.

Adam, Figenin yanına geldi. Figen o sırada koca bir çorba kasesini ovuyordu, hemen dönmedi. Dönünce adamı yakından gördü: ellilerinin başında, tok vücutlu, siyah karışık saçlı, yorgun yüzlü biri. Gözleri gri, içine çökmüş. Uzun zamandır kötü geçen biri bu, belli.

Siz Figen Hanım mısınız? İsminizi söylediler bana.

Evet.

Bir süre suskunluk oldu. Ne diyeceğini bilemediği belliydi. Sonra gayet sade söyledi:

Teşekkür etmek istedim. Bir şey diyemiyorum, sadece teşekkürler.

Gerek yok, iyi olun yeter.

Var, olmaz mı? Az daha… Kaşını ovaladı. Yani, siz olmasaydınız…

Herkes çıkardı işin içinden. Sadece ne yapılacağını bilmek gerek.

Ama siz çıktınız. Ve biliyordunuz.

Figen kaseyi yerine bıraktı, başka tabak aldı. Adam gitmiyordu.

O sizin mi? dedi aniden.

Dönüp baktı. Adam, mutfak masasındaki deftere bakıyordu. Figen genelde boş vakitte oraya koyardı eşyalarını. O gün dolabından getirmiş, boş vakitte çiziveririm belki demişti ama pek sıra gelmemişti.

Benim.

Bakabilir miyim?

Omuz silkti. Adam defteri alıp ilk sayfayı açtı. Yaşlı kadın ve köpeği vardı ilk sayfada, apartmanın önünden Figen birkaç gece bunu çalışmış, her seferinde başka ayrıntı eklemişti: yeni bir kırışık, daha ağır bir bot, ipi sıkı tutmayan bir tutuş.

Adam çevirdi. Sonra bir daha çevirdi.

Bir dal vardı, üzerinde yağmur. Sallanan bir çocuk, ki gerçekte hiç görmediği, uydurduğu bir çocuktu. Pazar yeri eskizi, beş dakikalık hızlı ama canlı. Eller vardı, çokça, çünkü Figen, okul yıllarından beri en çok eller çizerdi. Alışkanlık olmuştu.

Adam uzun süre inceledi.

Siz çizersiniz, dedi. Soru değildi, tespit gibiydi.

Çizerdim. Şimdi bulaşık yıkıyorum.

Neden?

Sebebi çok.

Başını salladı. Bir daha pazar yerini inceledi, defteri kapatıp masaya koydu. Kalmakla gitmek arasında kısa durdu. Figen “Teşekkürler” deyip çekip gider sandı, başka dedi:

Ben Kemal Kaya. Mimarım. Size bir önerim var, fakat önce sormak istiyorum: Profesyonel olarak, yani iş olarak, çizim yapamayacak kadar imkânsız mı durum?

Figen baktı. Gökhan öbür köşede sanki patates soyuyor gibi yapıyordu ama tek kulağı mutlak ondaydı.

Profesyonellikten ne anladığınıza bağlı.

Yani para kazanmak, çizimden.

Kemal Bey, az önce ölümden döndünüz, bence evinize gidip dinlenin önce.

Dinlenirim de, önce şu soruma cevap verin: Çalışmak ister misiniz? Gerçekten iş olarak, yetenek üzerinden.

Sesinde öyle bir şey vardı ki, Yok canım! deyip kestirip atmak kolay değildi. Zorbalık, ya da kendini pazarlama değil; sadece netlik, laf kalabalığı yok.

Bir görelim bakalım işin ne olduğunu, dedi Figen.

O zaman cebinden kart çıkardı. Sade, beyaz, isim ve telefon.

Beni yarın arayın. Ya da numaranızı verin, ben ararım. Anlatırım, ciddi mesele. Sadece teşekkür borcu değil, gerçekten sizin bakışınıza ihtiyacım var.

Nasıl bir bakış?

Bir kez daha deftere bakıp gösterdi, Şöyle bir bakış.

Vedalaştı, hafif eğilmiş gibi çıktı. Gökhan ardından bakakaldı, sonra Figene döndü.

Hayret bir şey dedi.

Patates soy, dedi Figen.

Kartı aldı, önlüğünün cebine soktu. Elleri gene ıslaktı. Salonda ses yeniden sabit, sanki hiçbir şey olmamıştı.

O gece gözüne uyku girmedi. Yatağında tavana bakarak, radyatörün uğultusunu dinleyerek, düşüncelere daldı. Defter, Kemalin sayfa sayfa susarak bakışı, yıllardır kimsenin onun çizimlerine bu kadar içeriden baktığını hatırladı. Adam öyle “Ne kadar güzel!” dememişti sadece bakmıştı ve bakarken yüzü değişiyordu.

Ertesi sabah, cumartesi, kartı eline aldı, uzun süre döndürdü. Sonra aradı.

Kemal aynı anda açtı, sanki bekliyormuşçasına.

Günaydın, Figen Hanım.

Nereden öğrendiniz adımı?

Meryem Hanım sordu dün. Biraz sizden bahsedin, sonra ben de projeyi anlatayım.

Anlattı. Kısa: yayınevi, illüstrasyon, kriz, annesi, boşanma Kemal dinleyip hiç laf arasında bölmedi. Sonra kendisi anlattı.

Kendi mimarlık ofisini on iki sene önce, kurumsal bir ofisten ayrılır ayrılmaz kurmuş. Dört beş kişilik küçük bir ekiple, evden meydanlara kadar birçok iş almışlar. Geçen yıl Haliç kıyısında yeni, büyük bir şehir parkı projesi kazanmışlar. Çizimleri, statik planları tamamlamışlar, ama bir türlü o olmuş hissi çıkaramamışlar.

Çizimler ölü gibi, dedi. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Teknik olarak sorun yok, ama baktığınızda Burada insan yaşar! hissi gelmiyor. Hava yok, insan yok. O yüzden sıcak, yaşayan görseller lazım. Komisyon plansal değil de, gerçek bir alan gibi düşünsün istiyorum: Burada yaşlılar oturur, şurada çocuklar oynar, şurada birileri kitap okur… Anladığınız şekilde.

Anladım.

Sizin dün gösterdiğiniz eskizlerde o var, dedi. Yaşayan insanlar.

Figen biraz sustu, sonra sordu:

Teslim tarihi?

Dört hafta. Sonunda belediye kuruluna sunum. Yetişirse projeyi hayata geçiriyoruz. Sonra gerçek bir park olacak. İnsanlar orada yürüyecek.

Belli ki, Figenin içinde bir yerlere dokundu bu cümleler.

Tamam, dedi. Çizimleri görmek istiyorum, ne zaman bakabilirim?

Hemen, bugün isterseniz.

Kemal Kayanın ofisi, Beyoğlunda eski, yüksek tavanlı bir apartmanın üçüncü katındaydı. Ahşap bir merdivenden çıkılıyordu, beyaz boyalı korkuluklar, odaların içi geniş, köşelerde kâğıt, çizim, bolca kahve kokusu.

Dört kişi çalışıyordu: kulaklıkları dev bir genç, onları boynundan hiç çıkarmaz; kırklarında kısa saçlı, ciddi bir kadın ona da Şule diyorlar, statik hesaplardan sorumlu; yaşlıca, prototip maketleri çizen Adil Amca; bir de bilgisayar işleriyle uğraşan Zeynel.

Kemal, park planını masaya serdi, köşelere cetvellerle ağırlık yaptı, yanında dikilip sade sade anlattı: Bakın, ana yol; burası çocuk alanı, şurada çiçeklik, burada oturma alanı… Parmağıyla gösterip her detayda insana nasıl yer açtığını anlatıyordu.

Figen ise, çizgilerle uğraşmaktan çok, o insanları hayal ediyordu. Sabah erken yaşlı bir adam kakalı bir köpek gezdiriyor. Öğlen bir anne bebek arabasıyla yürüyor. Akşam iki kişi aynı bankta suya karşı oturuyor…

Figen, Bir gidip bakabilir miyim oraya? diye sordu.

Haliçe? Neden olmasın, şimdi gidelim.

Beraber çıktılar yola. On beş dakika yürüdüler. Yol boyu pek konuşmadılar. Figen defterini taşırken, Kemal elleri ceplerinde, çevresine bakan insanlara kategori olarak uyan bir yürüyüşle ilerliyordu.

Haliç kenarı, Mart ortası, upuzun bir sessizlik. Ağaçlar kuru, toprak hâlâ gri, ama su canlanıyor, derin, ağır bir akış. Kıyı boyunca seyrek birkaç insan geziyor. Projenin yapılacağı yerde iki eski banka, iki gencecik ağaç. Toprak iyice ezik.

Figen şöyle bir etrafı ölçtü, defterini çıkardı.

Şimdi orada çizim mi yapacaksınız? diye restledi Kemal şaşkınlıkla.

Sadece eskiz. Kokuyu hatırlamam gerek.

Adam hafifçe dudağını büktü.

Nasıl yani koku?

Ne bileyim, biraz toprak, biraz su, biraz geçen seneden yaprak. Ama çizime öyle yansıyor işte, resmen.

Suskunluk oldu. Figen hızla çizgiler karaladı. Amaç sadece elde hissetmekti: toprak, ağaç, ağaçların gölgesi, su. Bisikletle geçen adamı, iki çocuk ve annesini…

Kemal biraz geride, suya bakıyordu. Yüzünde, acı bir konusu varmış gibi kapalı bir ifade. Hüzün değil, biraz kabuğunu çekmişlik.

Eşiniz böyle yerleri sever miydi? diye pat diye sordu Figen, sonra Ay, pardon! dedi, gereksiz bir şey sordum galiba.

Yok canım, sorun değil. O denizi severdi. Derdi ki, İstanbulda nehir hüzünlü, yavaş. Kısa bir iç çekti. Sekiz ay oldu vefat edeli. Kanserdi, dört ayda gitti.

Çok üzüldüm.

Teşekkürler.

Bundan fazlası olmadı. Figen çizdi, Kemal izledi. Haliçten esen yel hâlâ soğuktu, ama su kokusu geliyordu artık.

Geri ofise döndüklerinde, Kemal çizimlerden istenen teknik formatı gösterdi: yirmi kadar farklı alan, farklı saatler, çeşitli insan hareketleri. Gösterişli illüstrasyon değil, canlı, sanki anlık fotoğraflar. Komisyonun sanki mekan hazırmış gibi izlemesi lazım.

Anladım, dedi Figen. İlk beşini size bir haftada getirebilirim.

Sözleştik.

Kiralık odasına döndüğünde, petek uğulduyor, sabahın çayı kupada, defter masada. Kendi kendine, Başlangıç nereden yapılırsa iyi olur? diye düşündü.

İlk çizimi gece tamamladı: sabahın erkeni, boş sayılacak bir yol, yaşlı adam köpekle birlikte. Uzakta sisli bir başka figür, ağaçlar yeni filizli, soluk bir ışık, kitap okuyan bir kadın. O kadının keyfi yerinde, hiç izah gerekmez.

Ertesi gün çizimi Kemalin eline verdi. Adam uzun uzun baktı. Sonra:

İşte bu, tam bunu arıyordum.

Kısa saçlı Şule Hanım da yanına gelip baktı.

Güzel olmuş, deyip geçti.

Figen uzun süredir hissetmediği bir şey hissetti. Neşe değil, ona yakın. Tatmin. Oldu bu! dedirten türden bir tatmin.

Sonraki iki hafta her sabah Haliçe gitti. Çamur, yağmur dinlemeden. Saatlerce izledi, çizdi. Akşam, evde ya da ofiste temiz kopyaları hazırladı. Kemal arada denetlemeye geliyor; Şu ağacı plana göre biraz sağa kaydır, burada fidan olacak bak, diyor ya da sadece sessizce bakıp onaylıyordu.

Artık sohbetler iş dışında da açılır oldu. Arada birlikte kıyıya iniyorlar; Kemal parkın hikayesini, neden orada öyle bir kıvrım olduğunu, bankların yerinin neyi değiştirdiğini sevgiyle anlatıyordu. Figen dinliyor, onun işini içten sevdiğini fark ediyor; salt ekmek parası için değil, hakiki anlamda seven bir insan gibiydi.

Bir gün, İyi kamusal alanı kötüden ayıran nedir, biliyor musunuz? dedi Kemal.

Nedir?

İyi alanda insanlar nereyi tercih edeceğine kendileri karar verir. Çünkü kendine göre bir yer bulur orada. Gölgedeki bank, şu aralığın köşesi… orası onundur.

Bunu ne zamandan beri düşünüyorsunuz?

Üniversite üçüncü sınıftan beri. Bir hocamız vardı, Mimarlık bina çizmek değil, insanı binanın yanında nasıl hissettirdiğindir derdi. Bunu hiç unutmadım.

İyi öğretmenmiş.

Çoktan öldü. Ama sesi, o cümlesi hâlâ kafamda.

Onlar genelde küçük ama gerçek şeylerden konuşurlardı. Figen ilk çocuk kitabını çizdiği maceraları anlatır; kaybolan tilki karakterini, yıllar sonra hâlâ özlediğini söylerdi. Kemal buna bazen gülümserdi, alaycı değil, sahici bir gülümseme.

Bir gün, Benim de öyle bir işim var, dedi. On beş yıl evvel, köyde bir adam için küçük bir ev yapmıştık. Küçük, alelade, ama tam olmuştu. Büyük projeleri bile bu kadar iyi hatırlamıyorum.

Nedeni ne?

Bilmem. Bazen küçük şeyler büyükleri utandırır.

Bir gün uzun yürüyüşten sonra bir kafeye girdiler. İkisi de sıcak bir şey aldı. Kemal camdan dışarı bakarken:

Siz bulaşık yıkamayı seven birine benzemiyorsunuz.

Hiç sevdiğimi iddia etmedim zaten.

O zaman niye hâlâ?

Çünkü başka işte sabit maaş yoktu. Borcum bitmemişti.

Şimdi?

Az kaldı, ödedim sayılır.

Kemal başını salladı.

Farkındasınız, siz artık Dülger Balığı ile ilişkinizi bitirdiniz.

Evet, izin aldım. Proje sonuna kadar.

Sonra?

Figen kupaya bakıyor.

Göreceğiz. Belki çizim işi çıkar. Ne de olsa neye yetenekli olduğumuzu gördünüz.

Kemal tekrar dışarıya daldı. Söylemediği bir şey vardı ama Figen üstelemedi.

Çalışmalar iyi gidiyordu. Figenin hayatı: sabah kıyı, gün içi çizim, akşam yapılanlara göz atmak. Hep başka insanları çizdi: suda oturan sevgililer, martı besleyen yaşlılar, bisikletli çocuklar, bebek arabası süren anneler…

Bazen Kemal Bu kadın fıskiye kenarında daha iyi durur, derdi.

Tamam.

Şurada akşamı tasvir et, lamba yanınca sıcak bir atmosfer olacak.

Ne tip lamba vardı, gösterin.

Kemal gösterirdi; Figen aynen yerine koyardı. Bazen tartışır, mesela:

Şu yaya yolu düz çizilmiş. Oysa insanlar düz yolda hep aynı şeyi görür. Kavis gerek bence.

Kemal planı inceler.

Tekniğe girmese olmaz, altyapıdan dolayı.

Bari ağaçları sıraya koymayalım.

Kemal düşünür. Şuleye danışalım, der. Şule gün sonu Olur, ağaçlar kayabilir, deyiverir. Sırf bunun için bir gün kafa patlatırlar, ama Figenin çizimine bakınca yol gerçekten yaşıyor olur.

Bak, oldu! der Figen gösterince.

Kemal uzun bakar:

Evet, doğruymuşsunuz.

Ofiste kimse özel seremoni yapmaz. Zeynel bir gün izleyip, Hep elle mi? Tablet kullanmaz mısınız? diye sorar.

Tablet de kullanıyorum. Ama el kağıda değince düşünce başka akıyor.

Doğru, der, öylece ezberine yazar sanki.

Maketçi Adil Amca bir gün çay getirip laf etmeden yanına bırakır. O, en kıymetli teşekkürdür.

Ama işler her zaman kolay değil. Çocuk parkı çizimi bir türlü tutmaz. Üç kere baştan başlar, bir türlü neşeli olmaz. Sonra anlar ki, kendi tanımadığı çocukları, hayal uydurmasıyla çiziyor.

Cumartesi sabahı mahalle parkındaki çocuk alanına gidiyor. Bir bankta sessizce oturup çocukları izliyor. Bir saat, iki saat… çocuklar düşüyor, kavga ediyor, barışıyor; anneler göz ucuyla çocukları takip ediyor, bir yandan geyik muhabbeti çeviriyor. Beş yaşındaki bir çocuk, pek ciddi bir şekilde kumdan kale yapıyor.

Figen o çocuğu çiziyor. Sonra baş aşağı sarkan bir başka çocuğu. Sonra iki kızı. Sonra annesine sarılıp gülen bir bebekli kadın.

O üç sayfayı iki günde bitiriyor.

Kemal bakınca, normalden uzun inceliyor.

Bu çocuklar nereden çıktı?

Karşıdaki oyun alanından.

Gerçek oldukları belli.

Evet, gerçekler.

Artık son haftaya gelinmişti. Çizimler neredeyse tamam, ofis son sunuma hazırlanıyor. Kemal her zamankinden yoğun, ofiste bazen geç saate kadar ışığı yanıyor, Figen eve dönerken penceresinden fark ediyor.

Bir akşam yalnız kalıyorlar. Diğer herkes gitmiş, Kemal masada çizimle uğraşıyor, Figen de son sayfayı tamamlıyor. Sessizlik, arada kağıt, arada fısıltı.

Gülseren projeyi görebildi mi? diyor Figen Sadece laf aramızda.

Kemal cevap vermiyor bir an.

Başlangıcını gördü. İhale bize geçerken hep beraber yaptık. Hastalığı çıkınca da “Git, güzel park yapacağız burada,” dedi. “Gelip ben de gezeceğim.” Ama… gelmek nasip olmadı.

O yüzden mi restoranlarda hep tek başınıza tatsız, yalnız, sessizce yemek yediniz?

Kemal döndü.

Nasıl bildiniz?

Elif anlattı. Size çok üzülüyordu.

Kemal hafif güldü.

Demek öyle…

Altı ay yalnız yiyip durmuşsunuz. Dışardan seyretmek insana dokunur tabii.

Kemal: İnsan sandığından daha görünür yalnızken. Kimse fark etmez sanıyoruz, hâlbuki herkes görür.

Duraksıyor.

Siz de yalnız mısınız?

Öyleydim. Şu an tam bilmiyorum. Sevdiğim bir işim var artık. O çok şey demek.

Kesinlikle, dedi Kemal, o, çok şey.

Sustu ikisi. Rahatsız edici değildi, sadece gereksiz değildi.

Kemal devam etti yavaşça:

Gülseren gittikten sonra, projelerin, ofisin, emeğin önemini sorgulamaya başladım. Hep “sonra dinleneceğiz, sonra gezeceğiz” diyorduk. Hani o sonra, hiç gelmiyormuş.

Aynı şey bende de oldu. Annemle ben de sonra dedik, ama olmuyor işte.

Kemal başını salladı. Fazla kurcalamadı, sadece anladı.

O akşam birlikte çıktılar. Akşam olmuş, hava serin. Figen paltoyu ilikledi.

Eve yürüyerek mi?

Otobüsle, Kadıköy epey uzakta.

Durağa kadar eşlik edeceğim.

Yolda konuşmadan yürüdüler. Durağa üç metre kala Kemal dedi ki:

Figen Hanım…

Figen de olur.

Figen. Proje bitince, sonucu ne olursa olsun, size devamlı iş teklif etmek istiyorum. Rutin çizim değil, sürekli. Biz yeni projelere başlıyoruz; sizin gibi insanları mekana işleyen çizimlere hem ihtiyacımız var, hem de gerçekten değer veriyoruz. Bu ciddi teklif.

Bir adım durdu Figen.

Teşekkür borcu gibi mi yoksa gerçekten mi?

Teşekkür olsaydı, çiçek alırdım. Hesap işi bu.

Gülerek cevapladı. Gerçekten kahkahayla.

Düşünürüm.

Çok beklemeyin.

Otobüs geldi; bindi. Kemalin arkasından baktığını, araç sokağı dönerken camda gördü.

Sunum günü perşembeydi.

Sabah ofiste gergin bir enerji vardı. Şule hesapları, Zeynel çizimleri kontrol ediyor. Adil Amca minik bir maket getirdi, İKEA dükkanında yok öyle şey. Kemal oradan oraya kahveyle dolanıp, zor da olsa pek konuşmuyor.

Figen ise çizimleri önünde dizi dizi inceledi. Yirmi iki sayfa. Sabah yolu, öğle fıskiyesi, çocuk parkı, akşam lambaları, aşk bankı, yaşlılar, yağmurlu an, bisikletçi…

Kemal yanından geçerken, fısıldadı:

Heyecan var mı?

Azıcık.

Her şey iyi. Eskizler harika.

Komisyon mu, çizimler mi?

Çizimler.

Küçümsemeyen bir tebessüm.

Komisyon, belediyenin dev salonunda toplandı; uzun masa, yere kadar cam. Sekiz kişi, yaşlar karışık, çoğu gri ceketli ciddi suratlar. Kemal teknik çizim/planla giriş yaptı; Şule normlar, hesaplarla destek oldu. Zeynel bilgisayardan çizim gösterdi.

Sonra Kemal:

Ayrıca, mekanın hayatını böyle hayal ediyoruz dedi.

Figenin sayfalarını tek tek önlerine yerleştirdi.

Salonda hafif bir uğultu oluştu.

Komisyondan yaşlıca, çatık kaşlı biri, sabah yolundaki çizimi aldı, uzun baktı.

Bunlar çizim mi? Fotoğraf değil mi?

Hepsi elde, sanatçımıza ait.

Yaşayan şeyler… dedi çatık kaşlı. Sessiz ama Figen kesin işitti.

Sorular başladı: bütçe, süre, malzeme. Kemal yanıtladı, Şule takviye etti. Figen köşede sustu; onun mesaisi bitmişti. Fakat sonunda bir kadın, altmışlarında, incili kolyeli ciddi komisyon üyesi, yaşlı kadın ile güvercinli resmi alıp Bunu yanıma alsam? deyince, Figen dayanamayıp gülümsedi.

Karar hemen açıklandı: Proje onaylandı. Dönüş günü Kemal hiç itiraz etmeden ek süre kabul etti.

Koridorda, Şule Kemalin elini sıktı, sonra Figenin de aynısını yaptı. Zeynel içten Oh be! dedi. Adil Amca ofisinde beklemiş, mesaj attı: Helal olsun!

Kemal ise son geldi. İkisi birlikte pencere kenarında durmuş, dışarıda ilkbahar; ağaçlar yapraklanmış, insanlar paltosuz.

Neydi şimdi bu, dedi Kemal.

Ne bileyim, işte budur bence, dedi Figen.

Sahile kadar yürüyelim mi?

Şimdi mi?

Şimdi. Orayı yeniden görmek istiyorum.

Yola çıktılar; şehir canlı, neşeli, ilkbahar. Hava topalak topalak kavak, asfalt sıcacık. Kemal yavaş yavaş yanında. Figen elinde defteriyle, o olmazsa tuhaf hissediyor artık.

Kıyı yine güneşli, hafif rüzgarlı. Su parıldıyor. Banklar dolu, az insan köpek gezdiriyor. Park olacak yerde yine eski toprak, iki fidan ağacı. Ama sanki başka bir şey var; belki ilkbahar, belki Figenin o alanı yirmi defa farklı açıdan çizmesinin verdiği tanışıklık.

Kenarında durdular.

Güzel park olacak, dedi Figen.

Güzel olacak, dedi Kemal.

Bir süre konuştular. Genç bir anne bebek arabasıyla hızla geçip telefonla konuşuyordu.

Figen, dedi Kemal.

Hı?

Suya bakıyordu. Figen de.

Yıllarca çevremde insan, iş, koşuşturmaca oldu. Ama içim boştu. Bunu anlatmak zor. Son birkaç haftadır ilk defa sabah gelip ofise girmek heyecan verdi. Sadece işe gitmek değil işe başlamak.

Figen suya bakıyordu. Haliç ağır, siyah, kimseyi takmıyordu.

Eşiniz, nehirleri sevmezmiş ya. Çok yavaşlar, der miydi?

Derdi.

Ben hızdan hiç hoşlanmazdım. Hep yavaş büyüyenleri severim.

Kemal döndü baktı. Dikkatle, oyun yok.

Mutfaktan çıktığınız için memnunum.

Ben de. İlk çıktığımda sadece nefessiz kalan bir adamı düşündüm.

Figen, işte tam da o yüzden.

Önce anlamadı Figen. Sonra çözdü kastını. Anlamı, sadece o akşam için değil, bundan sonrası için de söylüyordu.

Kemal, cesur biri değilim öyle konuşmalarda.

Ben de değilim.

O zaman baş başayız.

Kemal güldü. Tanıdığı günden beri ilk kez bu kadar neşeli. Sessiz, sıcak, içten bir kahkaha.

Figen, dedi gülmeyi bırakınca.

Efendim?

Sizi akşam yemeğine davet edebilir miyim? “Dülger Balığı” hariç, başka normal bir yere.

Oranın mutfağı güzeldir ama.

Güzeldir de, Meryem Hanım’la çarpışmak istemem.

Figen Meryem Hanım’ın yüzünü gözünün önüne getirdi.

Vallahi haklısınız.

O zaman, olur mu?

Figen defterini açtı. Temiz bir sayfa buldu. Suya, ağaca, bankta oturanlara baktı. Hızlıca karalamaya başladı. Kemal yanında bekliyordu.

Olur, dedi, defterden başını kaldırmadan.

Başka bir şey söylemedi. Yan yana orada durdular.

Rate article
Lifequest
Mutfaktan Çıkış Yolu