Aşk Uğruna Terk Edilen

Bir Aşk İçin Yarı Yolda Bırakılmak

Annem o akşam eve geldiğinde yüzünde uzun süredir görmediğim o eski sıcak, canlı gülümsemesiyle karşılaştım. Yanakları al al olmuştu, gözlerinde parıltı vardı; sanki hayat yeniden canlanmıştı onun içinde. Bir anlığına kalbim daha hızlı atmaya başladı. Annem, neredeyse mutlu görünüyordu!

İpekçiğim, bugün çok iyi bir adamla tanıştım, dedi annem ceketini askıya asarken ve önüme çömelip ellerimi nazikçe avuçlarının arasına alırken. İsmi Faruk. Bir inşaat firmasında çalışıyor, ciddi, güvenilir biri.

O an ne kadar önemli olduğunu tam kavrayamasam da annemin gülüşüyle ben de ısındım. İçimde, sanki usul usul bir umut ışığı yanmış gibi oldu.

Sonraki haftalarda annem durmadan Faruktan bahsetti. Ya yaşlı bir kadının torbalarını taşımasına yardım etmişti, ya yetim çocuklar için para toplamıştı ya da bozulan her şeyi tamir ediyordu. Dinliyordum, başımı sallıyordum; ama derinlerde garip bir huzursuzluk vardı. Sanki bir şey değişecekti ve bu her zaman iyi olmayacaktı. Kalbim fısıldıyordu: Çok yakında hayat bambaşka olacak…

Farukla ilk karşılaşmamız evimizin yakınındaki küçük bir pastanede oldu. Boylu poslu, düz kesimli saçlı, sert hatlı bir adamdı Faruk. Pek gülmüyordu, gülünce de o gülüş dudaklarında kalıyor, gözlerine ulaşmıyordu.

Bu da benim İpekim, diye tanıttı annem beni, başımı severken. O tanıdık hareket içimi rahatlattı. İkinci sınıfta okuyor, sekiz yaşında.

Faruk başını salladı, göz ucuyla şöyle bir baktı bana. Mobilya parçasına bakar gibi. Sonra hemen anneme döndü:

Güzel çocuk. Kaç yaşında?

Sekiz, az önce söyledim ya, dedi annem gülerek. Onun soğukluğunu fark etmiyordu bile.

O gece boyunca Farukun ilgisinin odağı hep annemdeydi. Arada bana kısa ve ciddi cümleler atıyordu, sanki varlığım bir engelmiş gibi. Balık akvaryumuna bakmak için izin istemiştim, yüzünde anında bir ifade belirdi; rahatsız olmuştu.

Sadece gürültü yapma, dedi sertçe.

Annem bunu umursamadı bile. Adeta mutluluğa, yeni bir aşka kapılıp kör olmuştu. O gece ilk defa anladım ki, Faruk hayal ettiğim o sıcacık baba asla olmayacaktı. Bana masallar okumayacak, bana sarılmayacak, bisiklete binmeyi öğretmeyecek Hiçbiri olmayacaktı

Zaman geçtikçe Faruk daha sık gelmeye başladı. Hiçbir zaman eli boş gelmezdi ama nedense hediyelerinin hepsi annem içindi! Hiçbirini bana getirmediği gibi, benimle sohbet etmeyi de pek istemiyordu. Ben bir şey anlatınca başını sallayıp ilgisizce geçiştiriyordu; yaklaştığımda ise sanki teması rahatsız ediyormuşum gibi uzaklaşıyordu.

Bir gün yanlışlıkla bir bardağına çarpıp gömleğine çay damlattığımda bir anda elini hızla çekti:

Dikkat etsene azıcık! Bu ne elin kolun bir yerde durmuyor!

Annem hemen özür diledi:

Kızım, nasıl böyle dalgınsın? Hadi, hemen bir peçete getir.

Koşa koşa mutfağa gittim. Tam o sırada Farukun soğuk, buz gibi sesi odayı doldurdu:

Özlem, bu çocuk çok gürültülü. Sürekli dolanıyor evde. Bıktım!

O daha çocuk, diye annem yumuşakça savunmaya çalıştı. Yani, gerçekten babaya ihtiyacı var! Babalık sevgisini yaşamadı hiç.

Ben kimin babası olacağım, kim söyledi sana? Bir başkasının evladını büyütmeye niyetim yok! dedi Faruk buz gibi.

Annem o sözü duymasaydı iyi olurdu. Ama seviyordu işte, Faruku dünyanın en iyi erkeği zannediyordu. Ne fena!

Altı ay sonra düğün yaptılar ve Faruk bizimle yaşamaya başladı. Eskiden gülücüklerle, ninnilerle dolu olan evimiz bir anda buz gibi sessizleşti.

Faruk hiçbir zaman bana bağırmadı, ceza da vermedi. Ama onun sessiz onaylamayışı her bakışında, her tavrında hissediliyordu. Biraz fazla güldüğümde o kaşlarını kaldırıyor, o bakış gülüşümü boğazımda donduruyordu. Bir şey sorsam kısa ve ciddi cevap veriyordu; sanki yalnızca bir gürültüydüm, başka bir şey değil.

Bir akşam, yatağımda gözlerimi kapatmış yatarken, salondan sesler duydum. Faruk sinirliydi, kibar davranmaya bile çalışmıyordu. Usulca kapıya kadar ilerledim, konuşmalarını dinlemek istedim.

Özlem, artık dayanamıyorum. Her gördüğümde öfkem çıkıyor! Eski kocanın kopyası, senden hiçbir şey almamış!

Ama çocuk o! Suçu yok ki, dedi annem; sesi acılıydı.

Bunu anlıyorum. Ama ondan başka hiçbir duygu hissetmiyorum. Ve bu, ilişkimize de zarar veriyor. Sen bir düşün bence.

O an öylece kaldım. İçimde bir şey sıkıştı, nefesim daraldı. Demek sorun bendim. Her şeyin nedeni bendim. Umut, o küçücük kıvılcım, söndü.

Ne istiyorsun yani? dedi annem sessizce, sesi tükenmiş gibi.

Seçimini yap, dedi Faruk. Ya annenin yanına gönderirsin, ya da ben giderim. Bu çocukla aynı evde yaşayamam.

O an varlığımı belli etmemek için nefesimi tuttum.

Peki, dedi annem sonunda. Annem zaten birkaç sokak ötede, İpek orada kalır, gözüm arkada kalmaz…

Çok iyi, işte bu, diye Farukın sesi bir anda yumuşadı. Sen akıllı kadına benziyorsun. Boşver, bu çocuğun burada işi yok. Ben çocuk istersem, sen bana oğlan doğurursun zaten, değil mi?

Gözyaşlarımı tutmak istedim ama yanaklarımdan döküldü. Annemin bu kadar kolay razı olmasını kavrayamıyordum. Ama belli ki o adam, annem için benden çok daha önemliydi.

Ertesi gün annem, gözlerimden kaçarak,

Güzel kızım, bak dedenle babaannen seni çok özledi. Birkaç hafta onlarda kalsan olur mu? Her gün görüşürüz.

Ben sadece başımı salladım. Gözyaşları boğazıma düğümlendi. Her şeyi anladım. Göğsümde kocaman bir boşluk açılmıştı artık.

Üç gün sonra babaanneme taşındım. Sıcak bir kucak, elmalı kurabiye kokusu karşıladı ama hiçbir şey ruhumdaki buz gibi yalnızlığı eritmedi. Kendimi ihanete uğramış hissettim; sanki istenmeyen bir eşya gibi bir kenara konulmuştum. Annem ise söz verdiği gibi bazen uğradı; zamanla o da azaldı, unutulmuş gibi…

Yalnızca babaannem, saçımı okşarken, her gece fısıldardı:

Her şey iyi olacak, güzel kızım. Her şey yoluna girer…

Ama ben biliyordum; hayatım artık değişmişti. O acının izini içimde bir çatlak gibi taşımaya başlamıştım ve hiç kapanmayacağından korkuyordum.

***

İlk zamanlar annem hemen her akşam gelir, bana sarılır, çikolata getirirdi; ama gözlerinin içindeki mutluluk çoktan sönmüştü. Sanki karşımdaki annem değil, ruhu çocukluğunda kalmış bir oyuncaktı.

Nasılsın güzel kızım, babaannen iyi davranıyor mu? diye sorardı annem.

Çok iyi davranıyor, harika kurabiyeler yapıyor, derdim.

Pekâlâ, biraz daha dişini sık olur mu? Hemen eve alamıyorum seni…

Cevap verirdim ama içim huzursuzdu. Bazen hissederdim ki, annem rahatlamış, Farukla bana dair sorunlar yaşanmıyor diye daha huzurlu. Her halinden anlaşılıyordu; annemle geçmişin bağı kopmuştu.

Günler geçtikçe annem daha az uğrar oldu. Önce her akşam, sonra haftada bir, sonra nadiren…

Bir cumartesi günü arayıp şöyle dedi:

İpekçim, bugün Farukla planımız var, tiyatroya gideceğiz. Yarın sana dondurma getiririm.

Yutkundum; boğazıma koca bir yumru oturmuştu.

Tabii anne, iyi eğlenceler, dedim.

Pencereden yağan yağmura bakarken, artık annemin Faruku seçtiğini, benimse arka planda kaldığımı iliklerime kadar hissettim.

Babaannem durumumu anlayıp park, karusel, sıcak çikolata teklif ederdi.

Olur, gideriz, derdim; ama hiçbir gezinti annemin sıcaklığını doldurmuyordu içimde.

Okulda da değişimler başladı. Daha önce cana yakın, gülüp oynayan bir kızken, şimdi sessiz, içine kapanık biri olmuştum. Bir gün arkadaşım Sedef, İpek, neden babaannenle yaşıyorsun? diye sorunca ne cevap vereceğimi bilemedim. Omuzlarımı silkip boynumu büktüm.

Bir gün okul çıkışı annemle çarpıştım:

Anne?

Kızım! Sürpriz yapmak için gelmiştim, dedi ama gülümsemesi eksikti.

Birlikte yürüyüp eve girdik. Annem gününü anlattı ama ben sadece yanında olmanın huzurunu hissediyordum.

Nihayet cesaretimi toplayıp sordum:

Neden daha az geliyorsun, anne?

O an annem gözlerimin içine baktı; dudakları titriyordu.

Zor bir durumdayım. Seni de Faruku da kırmak istemiyorum. İnan bana, içim paramparça. Yanındayken de, orada da…

Ama beni göndermek zorunda değildin, dedim kısık sesle. Neden onu dinledin?

Annem başını öne eğdi:

Herkes için en iyisi olacağını sandım. Meğer hataymış…

Cevap veremedim. İçimdeki kırgınlık gitmemişti. Annem ise:

Daha sık geleceğim, dedi ama biliyordum: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Gerçekten de, sonraki haftalar annem sıkça uğradı. Birlikte gezdik, sinemaya gittik, kurabiye yaptık. Ben tekrar umutlanmaya başlamıştım. Ama bir akşam yine üzgündü.

Faruk kızgın. Diyor ki, seni çok fazla görüyorum. Bir yolunu bulmamız gerek, dedi.

Yüreğim buz tuttu.

Ne olacak şimdi?

Hafta sonları bizde kal, hafta içi babaannende ol. Böyle denge kurarız.

Tabii anne, dedim. Ama içimde sancı vardı. Haftalar bölünmüştü; hafta içi babaannemde, hafta sonu uyumlu kız oluyordum. Sessiz durup, göze batmamaya çalışıyordum.

Faruk hâlâ bana mesafeliydi. Annem ise her ikimize de yaranmaya çalışıyordu. Aradan aylar geçti.

Sadece babaannem gece uyurken kulağıma fısıldardı:

Hiçbir suçun yok, kızım. Dünyadaki en değerlim sensin.

Ama bu bile anneme olan küskünlüğümü açıklamıyordu.

***

Yıllar geçti. On, on bir, on iki yaşına bastım. O düzen alışkanlığa dönüştü. Artık hayal kurmamayı, büyük şeyler beklememeyi öğrenmiştim.

Okulda herkesle iyi geçinir, yakın dostluklara yanaşmazdım. Korkmuştum. Bir daha acı çekmek istemiyordum.

Babaannemle aramız ise daha da güçlendi. Beraber kek yaptık, örgü ördük, nakış işledik. O küçük apartman dairesinde tarçın ve vanilya kokusu vardı; saksı çiçekleri hep çiçek açardı.

Bir gün

Babaannem, neden kızınca bile bana hiç bağırmıyorsun? dedim.

Gülümseyip saçımı topladı:

Neden kızayım? Beni hiç üzmüyorsun ki! Sen benim canısımsın!

Nedense gözlerimden yaşlar süzüldü. Varlığı bana hep huzur verdi. Yanında yara hafiflerdi.

Bir cumartesi sabahı annem erkenden geldi:

Hadi uyan bakalım! Bugün Faruk park biletleri aldı.

Doğrusu çok şaşırdım. Faruk genelde bana ilgisizdi.

Gerçek mi?

Evet, dedi annem gülerek. Bugünü aileçe geçireceğiz.

O gün Faruk güya normal bir baba gibi davrandı: Bizi dönme dolaba bindirdi, pamuk şeker aldı, annemle fotoğrafımızı çekti. İçimde her şey düzeldi mi acaba diye umut belirdi.

Ama akşam eve varınca annemi salona çağırdı, ben istemeden kulak misafiri oldum:

Özlem, vazifemi yaptım. Ama ben bu role alışamayacağım. Sadece bayramlarda gelsin, dedi.

Annem boynunu büktü:

Peki, Faruk…

O gece odamda ağlamayacak kadar büyümüş oldum. Artık biliyordum ki, Faruk beni asla kabul etmeyecek. Annem de her zaman onu seçecek.

Ertesi gün annem yalnız geldi.

Faruk dedi ki, arada bir görüşelim, daha iyi olur, dedi.

Kimin için daha iyi? Benim için mi, onun için mi?

Annem utandı:

Bizim için, dedi kısık sesle. O huzur istiyor…

Ben? Benim duygularım? dedim. Ama yumruk olmuş bir sesle.

Yetişkin oldun artık, sen de anlayacaksın. Yine de buluşuruz arada…

Başımı salladım. İçimde sadece boşluk vardı. Ne öfkem, ne gözyaşım kalmıştı artık. Sanki aile ismimden silinmişti.

O günden sonra annemle görüşmelerimiz azaldı. Bense babaannemle bahçeye, pazara gittim, komşu çocuklarla oynadım, yeni dostluklar kurdum. Zamanla öğrendim ki, hayat sadece aileyle sınırlı değil.

On üç yaşımda ilk kez babaanneme dedim ki:

Sanırım annemi affettim artık. O da hayatını yaşıyor, ben de. Hiçbir şey değişmeyecek, büyütmenin âlemi yok…

Babaannem sımsıkı sarıldı bana:

Aferin güzelim. Kalbini karartma. Annen sadece güçsüz ve yalnızlıktan korkan biri… Allah yardımcısı olsun.

***

On beşime bastığımda hayatta ne istediğimi az çok biliyordum. Edebiyat ve resim favorimdi. Türkçe öğretmenim Sibel Hanım bir gün dedi ki:

Sen yazmaya yatkınsın, gerçek duyguları yansıtıyorsun. Yazar veya gazeteci olmalısın!

İlk defa içim ısındı. O günden sonra günlük tutmaya başladım. İçimi orada döktüm; olaylar, hayaller, hisler…

Bir gün babaannem günlüklerimi buldu.

Korkma okumayacağım, dedi, gülümseyerek. Ama ister misin, saklayayım; ilerde yazar olunca burası senin hikâyen olur…

İlk kez içten güldüm ona.

Gerçekten mi? dedim.

Elbette, gözün çok açık. Herkes göremez, sen görebiliyorsun, dedi gönülden.

On sekizimde gazetecilik fakültesini kazandım. Bu, kendi kararımdı. Annem öğrendiğinde sevindi.

Bir gün, babaannemin mutfağında otururken sordum:

Anne, şimdi olsa yine beni gönderir miydin?

Annem sessizce çayına baktı:

Hayır, şimdi yapmazdım. O zaman çok korkaktım. Ama şimdi biliyorum ki, en kıymetlisi sensin.

O an eski kırgınlıklar geride kalmaya başladı. Hayat daha hafif, daha berrak oldu.

Gazetede çalışmaya başladım. Sokak çocuklarına yapılan yardımlarla ilgili bir haber için çocuklarla uzun uzun sohbet ettim, hikâyelerini dinledim. Hepsinin gözlerinde bir zamanlar bende olan o acıyı gördüm. Onlara elimden geldiğince destek olmaya çalıştım.

Akşam eve dönerken net şekilde anladım: Beni ben yapan tüm o acılar, yalnızlık, büyüdükçe içimde güce dönüştü. Şimdi karşımda duran herkesi, umutlarını, eksik kalan sevgilerini daha iyi anlayabiliyordum.

***

Yıllar geçti. Üniversiteden sonra Enginle evlendim. Güvenli, iyi kalpli, babaannemle anında dostluğu kurmuş bir adam. Evimizin tamirini yaparken geçirdiği ilk gün bile bana burası gerçek bir yuva hissini tattırmıştı.

Kızımız Eylül doğduğunda ise içimden söz verdim: O, kendini asla istenmeyen hissetmeyecekti. Onu her gece öptüm, sarıldım, masal okudum; Seni sadece var olduğun için seviyorum, dedim.

Bir gün Eylül beş yaşındayken babaannesine misafirliğe gittik. Eski fotoğrafları incelerken sordu:

Anne, sen de küçük müydün?

Evet kızım, ben de burada büyüdüm.

Babaannem seni sever miydi?

Hem de çok! dedim içtenlikle. Tıpkı benim seni sevdiğim kadar.

Eylül kollarını geniş açıp,

O zaman ben en şanslısıyım, hem annem hem babaannem hem babam var! dedi.

Gözlerim doldu. Saçını okşadım:

Evet, canım benim, en mutlu sensin.

O sırada mutfaktan annem Özlem ve babaannem geldi.

Burada ne fısıldaşıyorsunuz bakalım? dedi annem, bakışında yıllar sonra ilk kez sıcaklık vardı.

Mutluluktan bahsediyoruz, dedi ciddi ciddi Eylül. Babaannem annemi seviyor, annem beni seviyor… Herkes birbirini seviyor!

O an annemin gözlerinde ilk defa gerçek, koşulsuz bir sevgi ve gurur gördüm.

Evet, dedi annem, ve artık sonsuza kadar birlikteyiz.

Elini tuttum, bu kez ona bütünüyle inandım.

Akşam Eylül uyuyunca annem sessizce:

Çok hata yaptım. Faruk’u kaybetme korkusuyla seni unuttum. Affet beni kızım.

Ben de içimdeki o çocukluk acısının yerini akıllı bir kabullenmeye bıraktığını hissettim.

Seni anladım anne. Önümde yepyeni bir yol var.

***

Zaman geçti. Eylül büyüdü, başardı, gülümsedi, düştü, kalktı; her defasında yanında olduğumuzu bildi. Babaannem kekler yaptı, annem eski hikâyelerini anlattı, Engin kucakladı; ben yazdım. Sonunda anılarımı bir kitapta topladım.

Bir akşam Eylül salondan bağırdı:

Anne, babaannem bu kitabı senin yazdığını söylüyor! Sen kitaba resmini koymuşsun!

Sarıldım ona:

Evet, kızım, bu benim hikâyem. Kendine inanmanın ve sevgiden korkmamanın önemi üzerine yazdım.

Ben de büyüyünce kitap yazabilir miyim?

Elbette! Yeter ki doğruyu yaz. Ve bil ki, her zaman çok sevilirsin!

Eylül ciddiyetle başını salladı. O an Hayatın anlamı bu, dedim içimden. Yanında seni kayıtsız şartsız sevenler olmalı, ama sen de gerçek sevgiden vazgeçmemelisin.

O akşam pencereye geçip yıldız dolu İstanbul gecesine baktım; içim minnetle doldu. Babaanneme, anneme, Engine, Eylüle, hayatıma… Bana acı gelen ne varsa, hepsi bugünkü huzuruma yol olmuştu.

Ve öğrendim: Hayat bazen kaybederek, acı çekerek büyütüyor insanı. Ama affetmek, kendini sevmek ve güvenle yeniden sarılmak… İşte gerçek mutluluk burada saklıymış.

Rate article
Lifequest
Aşk Uğruna Terk Edilen