Huzurevinin Kokusu

Yaşlılar Yurdu Kokusu

Farkında mısın, senden nasıl koktuğunu? Sanki yaşlılar yurdu gibi. Kamforla ve yaşlılıkla. Ben artık dayanamıyorum.

Benim hikâyem bir pencerede başladı. Mutfağımızın camından dışarı bakıyordum, bahçede komşunun kedisi bir su birikintisini dikkatli küçük adımlarla geçiyordu. Eşimin sesi kulaklarıma ulaşınca, sanki yumuşak bir yorganın içinden geliyormuş gibi hissettim, hemen dönüp bakmadım. Sonra döndüm, ona baktım.

Orta yaşlı, güzel giyimli bir adam olarak karşımda duruyordu. Üzerinde o benim ona nisan ayında Kadıköy pazarından aldığım mavi gömlek vardı. Hafif olmalı, kırışmasın demişti, ben de dokunup kumaşın kalitesini sormuştum satıcıya uzun uzun. O ise arabada radyoyu kurcalıyordu, alışık olduğu gibi.

Beni duyuyor musun? Diye sordu.

Duyuyorum, dedim.

Sesi doğaldı, bu kadar sakin konuşmam açıkçası şaşırttı beni bile.

Ercan, büyük mavi bir spor çantasını sandalyenin üzerine koydu. O çantayı iyi bilirim. Yıllardır kilerde, kayak botlarının altında dururdu, sekiz yıldır açılmamıştı.

Ben gidiyorum, dedi. Bunu ikimiz de biliyor, kabulleniyoruz artık.

Çantaya baktım, sonra ellerine. Ellerinde bir telaş yoktu, gömleğiyle oynamıyor, gözlerini kaçırmıyordu. Kararını çoktan vermişti; sadece sesli bir şekilde olanı söylüyordu.

Zaten, diye tekrarladım.

Evet. Omuz silkti. Damla, kavga etmek istemiyorum. Biz bambaşka insanlarız. Sen hep buradasın, annemle, bakım işlerinde, kokuyla… Ben böyle yaşayamam.

Koku. O an düşündüm. Tam beş yıldır… Beş yıl boyunca sabah altıda kalktım çünkü İnci Hanım’ın biyolojik saati öyleydi. Beş yıl boyunca kamfor yağı, beş yıl boyunca bezler, adına nazikçe emici yatak örtüsü dedikleri. Beş yıl boyunca gece nefes darlığı, gece nöbetleri. Beş yıl boyunca, kendi işlerimi, çizimlerimi stüdyomda biriktirdim, çünkü vakit yoktu, çünkü kimse yoktu, çünkü aynı kişi söylemişti: Damla, başka kimse yok, anlıyorsun değil mi?

Anladım.

Şimdi mi gidiyorsun? dedim.

Evet.

Peki, dedim.

Bana bakıyordu, sanırım başka bir tepki bekliyordu: belki ağlamamı, belki bağırmamı, belki Kime gidiyorsun? diye sormamı. Ama bu soruyu sormadım. Cevabını bilmediğimden değil, o an gereksiz bulduğumdandı.

Çantasını aldı, kapıda bir an durdu.

Anahtarları antredeki küçük masanın üstüne bırakacağım.

Bırak, deyip başımla onayladım.

Kapı kilidi bir tık yaptı, ardından apartman kapısı çarpınca dört kat aşağıya kadar çıkan o sesi duydum, ezbere bildiğim bir sesti. Ardından sessizlik. Sadece sessizlik değil, televizyon açıkken arka planda varlığını unuttuğun sesi kapatınca hissedilen türden bir sessizlik.

Anahtara baktım. Sonra sandalyeye. Çanta gitmişti.

Mutfağa döndüm, çaydanlığa biraz daha su ekledim.

Beş yıl önce, tam da Ercanın doğum gününde, İnci Hanım sofrada felç geçirmişti. O gün ona vişneli kek yapmış, bir dilim uzatmıştım. Çok güzel olmuş demiş, sonra çatala uzanıp yere düşürmüş, bana öyle bir bakış atmıştı ki, o an anlamıştım. Ambulansı aradım, ambulansla birlikte ellerini tutup yanında oturdum, parmaklarının benimkini sıkmayışını unutamıyorum.

Ercan o akşam şirketteydi. Üçüncü arayışta açtı telefonu.

Doktorlar, sol tarafının kısmen felçli kalacağını, bakımın uzun süreceğini, ancak evde sürekli biriyle yaşaması gerektiğini söylediler. Ercan, Sen tam zamanlı çalışmıyorsun zaten, Damla. Bu projeler… ana gelir değil, dedi. Tartışmadım. Proje dosyalarımı kaldırıp bir kutuya koydum, stüdyoya bıraktım.

Çaydanlık kaynadı. Demledim, pencerenin önünde durup sokağa baktım. Kedi gitmişti, birikinti kalmıştı.

İlk üç gün, evden dışarı adım atmadım. Aslında çıkmak zorunda değildim, çünkü nereye gideceğimi bilmiyordum. Vücudum belli bir düzene alışmıştı: altıda kalkış, yedide bakım, onda kahvaltı, birde öğle yemeği, dörtte balkonda tekerlekli sandalyeyle hava alma, yedide yatağa. Şimdi program yoktu ve vücudum çözümsüzdü.

Odamdan odama geçtim: duvarda tekerlekli sandalye, yatağın altında bez poşetleri, koridorda sabah, akşam, tansiyonda diye yazdığım ilaç kutuları. İnci Hanım üç ay önce, huzur içinde uykusunda vefat etmişti. Ama hiç dokunamadım o eşyaların olduğu yere, Ercan da dokunmadı; elimin kalktığı olmadı.

Dördüncü gün, üç büyük siyah çöp torbası çıkardım, başladım.

Hiç acele etmeden ilerledim. Önce bezler, sonra idrar torbaları, medikal eldivenler, sonra ilaçlar. Sonra sandalye… En zor kısmı oydu. Çünkü parkta yürüttüğümüz, ağaçlara uzun uzun baktığı günleri hatırlıyordum. Sanki son kez bakıyordu. Sandalyeyi parçalara ayırdım, üç seferde çöp odasına taşıdım.

Sonra uzun bir duş aldım.

Aynaya baktığımda uzun zamandır görmediğim birini gördüm: Kendimi. Bakıcıyı, karıyı, ismi dışında bir evlat değil. Sadece elli iki yaşında, ıslak saçlarda yeni çıkan, uzun zaman boyanmamış beyazlarıyla bir kadını.

Beşinci sabah, kuaförü aradım.

Kuaförün adı Sema’ydı, otuzlarında, hızlı ve güven veren ellere sahipti. Saçımda değişiklik istedim, Sema yorum yapmadı. Aynada, bir doktor gibi dikkatlice inceledi.

Çok güzel bir doğal rengin var. Işıltı atarsak, beyazlar bütünleşir ve modern olur. Boynu da açacak bir kesim uygun olur, boynun güzelmiş.

Tamam, dediğim gibi olsun, dedim.

İki saat boyunca koltukta oturup, aynada başka bir kadının ortaya çıkışını izledim. Yeni değil, arınmış bir ben.

Sokakta rüzgar vardı, Ekim rüzgarı. Kısa saçlarımı savuruyordu. Uzun zamandır saçlarımda rüzgar hissetmediğimi fark ettim. Sürekli bir yerlere koşturuyordum. Eczane, eve, hastane, tekrar eve.

O gün acelem yoktu.

Ufak bir dükkandan kağıt bardakta kahve alıp sokağı adımladım.

Boşanma süresi dört aydı.

Ercan mahkemede yanında genç bir avukatla götürmüştü, ben yalnızdım. Savaşmak için avukat istemedim çünkü hiçbir şey çekiştirmeye niyetim yoktu.

İkinci duruşmada, yanında bir kadınla geldiler. Otuz beşlerindeydi, açık kumral saçlarını at kuyruğu yapmıştı, pötikare kabanı, topuklu ayakkabılarıyla koridorda biraz geride duruyordu. Telefona bakıyordu. Ercan, dosdoğru bana geldi, o kadın da kısa bir bakış atıp hiç bir şey hissettirmeden kafasını çevirdi.

Ben sadece studioyu istiyorum, dedim bana ait olanı, evlenmeden önce aldığım, küçük olan. Diğerlerini isteyebilirsin.

Şaşırdı, belki pazarlık bekledi. Geçmişi, fedakarlığı hatırlatmamı… Ama istemedim, çünkü bana geçmişi saymak iyi gelmiyordu. Kalan duygularım henüz gözyaşı haline gelmemişti, yüreğime oturmuştu.

Stüdyom Moda’da, eski bir binada, yüksek tavanlı yirmi iki metrekarelik bir yer. Mezun olduğumda aldığım. Masam, çizimlerim, saksıdaki bitkilerim… Hepsi yerli yerindeydi.

Boşandıktan sonra ilk gece orada yattım. Tavana bakıp, Şimdi ne olacak? diye sordum kendime.

Bir yanıtım yoktu ama bu durum beni eskisi kadar korkutmuyordu.

İlk telefonum, eskiden çalıştığım Yeşil Atölye peyzaj bürosunaydı. Sekreter hatırladı, beni müdür Aydın Bey’e bağladı. O işimden bahsetti, özellikle çocuk hastanesindeki park projemi övdü. Sonra, Damla Hanım beş yıl uzun bir ara, sektör çok değişti, yazılım değişti, yeni nesil… Bizim hemen eleman ihtiyacımız yok, dedi. Anladım.

İkincisini, eski ortaokul arkadaşım Zeynepin özel atölyesine açtım. “Rekabet, yeni nesil, genel geçer standartlar…” Hep aynı kaygılar.

Üçüncü telefonumu zaten beklentisiz açtım: belediyenin yeşil alan birimi. Kadro tamam, dediler.

Dışarı bakıp düşündüm: Beş yıl çokmuş… Dış dünyada beş yıl, benim için değil ama sektör için uzunca bir yokluktu. Yerim, başkasıyla dolmuştu.

Dizüstümü açıp yeni peyzaj programlarına göz attım. Bilmediklerimi gece ikiye kadar çalıştım, çayımı aldım, notlar çıkardım. Kimi yenilik, kimi ise sadece isim değiştirmiş tekniklerdi.

Aralık ayında iş buldum. Hayal ettiğimi değil, bir iş: Şehrin dışında, küçük bir bitki serasında yardımcı olarak. Sahibi, Teyze Nevin, pratik ve işinde ciddiydi.

Bitkilerden anlar mısın? dedi.

Anlarım.

O zaman başla. Maaşı azdır, ama iş canlıdır.

Haklıydı. Sabah sekiz, fidanlar, dikim, müşteri danışmanlığı… Hayat tekrar canlanmış gibiydi; ellerim toprakta, yaprakların kokusu burnumda.

Orada ilk kez bir seradan haberdar oldum.

Nevin Teyze, Nehir Sokakta, eski botanik bahçesinin içinde camdan yapılmış terkedilmiş bir sera olduğunu, başta bir müdürünün bulmaya çalıştığını, ama kimsenin ilgilenmediğini anlattı.

Başta gitmeye çekindim. Sonra bir pazar sabahı paltonu giyip yola çıktım.

Sera, parkın derinlerinde saklıydı. Camlar uzun zamandır silinmemişti, içeriye güneş zor giriyordu, metal iskelet paslıydı. Yola yapraklar dolmuştu ama içerisi…

Ağır demiri açtım, nem ve sıcaklıkla karşılandım.

Kargaşa vardı içeride ama canlı bir kargaşa. Bitkiler kendi halinde büyüyordu; kimisi yukarı, kimisi yana yatmış, sarmaşıklar tutunmuş, tavanlara uzanmıştı. Küçük meyveli mandalin ağaçları, büyümüş palmiyeler, bir zamanlar sevgiyle dikilmiş gibi duran ama sonra kendi haline bırakılmış orkideler.

Kendimi birden genişleyip açılırken hissettim.

Randevunuz var mı? dedi yaşlı bir adam bir ara geçitten. Elinde kalın gözlüğü ve örmeli kazağıyla. Eli iş görmüş bir adamın elleriydi.

Randevum yok, dedim. Dışarıdan görünce dayanamadım, içeri girdim. Yasa dışıysa hemen çıkarım.

Niye yasa dışı olsun ki? dedi. Ben Vedat Bey. Müdürüm. Eğer burada öyle bir sıfat varsa.

Ben Damla Yıldız. Peyzaj mimarıyım.

Sessiz kaldı.

Mimarsın yani.

Aralıksız değil; beş yıl ara verdim.

Bu onu rahatsız etmedi, sadece düşündü.

Hadi, gezdireyim, dedi.

Neredeyse iki saat gezdik. Vedat Bey bastan sona açıkladı: Bir zamanlar neydi, şimdi ne, neler denendi. Sera yedi yıl önce geçici olarak kapatılmış, sonra yeni yönetim gelmiş, arada kalmış. Vedat Beyin çabasıyla sahiplenilmişti ama el yoktu. Her gün tek başına geliyor, suluyor, buduyor, ilgileniyordu.

Size yardımcı olabilirim, dedim.

Şu an maaş veremem.

Biliyorum.

Uzunca baktı bana.

O zaman perşembe gel.

Gittim. Sonra tekrar. Sonra her gün. Seradaki iş benim ilk gerçek işim oldu.

Her bitkiyi kayda geçirdim, hangi durumda ne isterler, nerede durur gibi. Üç hafta boyunca, eski proje alışkanlığım gibi notlar tuttum.

Sonra mekânı yeniden düşünmeye başladım. 400 metre kadar bir alan. Hiçbir düzeni yoktu, ne yol, ne sistem. Planlar çizdim, akşamları stüdyoda masa başına oturup elde, çünkü böyle olunca daha iyi düşünüyordum.

Vedat Bey planlara baktı;

Şu köşe narenciyeler Mandalin, limon, kumkat. Grup yapabiliriz; hem görsel, hem koku.

Koku önemli, dedi. Kışın dışarıdan gelince hissedersin.

Burada, ortada, uzun palmiye ağaçlarını bırakalım, hacmi onlar belirler. Altına çalı türleri, yanına küçük bir yol yaparız.

Yol iyi, insanlar yürür.

Yürür insanlar. Emin olun.

Kış iş içinde geçti. Bitki aldım, eski eşten kalan az birikimimle camı, ustaları toparladım. Vedat Bey hep yanımda; çiçeklerle konuşuyordu ki, bence bu tuhaflık değil, samimiyetti.

Ocakta, eski dostum Melisi aradım.

Melis, üniversiteden arkadaşım. Zamanla davetlere gelmemeye başlamıştım, hep Ercanın annesi diyerek. Üçüncü çalmada açtı, uzun sessizlik oldu.

İyi misin?

İyiyim.

Şükür. Niye kayboldun?

Uzun hikâye. Evdeyim, sen?

Mantı yiyorum. Gel.

Gittim. Mutfakta çay, belki biraz daha kuvvetli bir şeyler. Anlatırken Melis hiç laf arasında bana akıl vermedi, sadece ara ara Anladım dedi. Tam da ihtiyacım buydu.

Peki Ercan biliyor mu burada çalıştığını? dedi Melis sonunda.

Neden bilsin?

Sadece sordum. Damla, nasılsın gerçekten?

İlk defa uzun zamandır iyiyim, dedim.

Şubat bir sürpriz getirdi.

Yeni birkaç sardunya saksısı ve büyükçe bir biberiye getirmiştim. Vedat Bey seranın başka ucundaydı, ben yerleştiriyordum. Kapı açıldı.

Bir adam girdi: Elli sekiz yaşlarında, kalın montlu, elinde tablet. Geniş omuzlu, dikkatli gözleriyle.

Vedat Bey burada mı? dedi.

Şu tarafta, palmiyelerin arkasında.

Teşekkürler. Göz gezdirdi. Gelişiyor gibi. Altı ay önce görmüştüm; bambaşka…

Değişti tabii, dedim.

Siz mi düzenlediniz?

Biz, Vedat Beyle.

Anlıyordu işten; bitki değil, akışı inceliyordu.

Siz kimsiniz? dedim.

Alper Bey. İnşaat mühendisi. Burada çatıyla ilgileniyorum.

Üçüncü ve yedinci bölüm sorunluydu, dedim.

Şaşkınlıkla baktı.

Nereden bildiniz?

Her gün buradayım.

Alper Bey işini konuştu, sonra çıkarken;

Şu mandalina ağacının çiçek açma zamanı ne zaman?

Sıcaklık sürerse baharda. Tomurcukları koyu yeşil olur; üç hafta sonraya açar.

Güldü, teşekkür edip gitti.

Vedat Bey açıklama yaptı; İyi adam, iki yıldır bırakmadı bizi. Eski yapılarla ilgileniyor, o yüzden sera dikkatini çekiyor.

Bir sonraki haftadan itibaren Alper düzenli uğramaya başladı. Bazen projeyle, bazen sadece Serada işlerimle ilgilendim, bazen karşılaşıp kısa sohbetler ettik.

Martta küçük bir açılış yaptık: Kapıya bildiri, internette duyuru. İlk gün yedi kişi geldi. Sonraki hafta otuz. İnsanlar yolları gezdi, narenciyeyi kokladı, palmiye çekti. Yaşlı bir kadın biberiyeye bakıp, Rahmetli anneannemin köyde vardı böyle… dedi.

Vedat Bey, Sizin sayenizde oldu, dedi. Beraber yaptık, dedim. Hayır, fikir sizdeydi, ben sadece su taşıdım.

Artık resmi kadro açıldı, bana Peyzaj Sorumlusu unvanı verdiler. Devlet işi, ama neyse Güzeldi, bu laf eskiden idare eder demekti, şimdi ise gerçekten güzel olan anlamındaydı.

Nisanda Alper kahveye davet etti.

Romantik değil: Burada harika bir mekan var, bir saattir dinlenmeden çalışıyorsunuz. Haklıydı. Sohbet ederken kızı olduğunu, başka şehirde yaşadığını, sekiz yıldır boşandığını ve çoğunlukla seyahat ettiğini öğrendim.

Neden hep eski yapılar? dedim.

Çünkü içinde insanların hikayesi var, dedi. Tasarlayan, inşa eden, kurtaran herkesle yıllar içinde konuşuyorsun adeta.

Seranın canlı bir yer olduğunu, hikaye yarım bırakılmadığı için özel olduğunu anlattı. Birbirimizi ilgiyle dinledik, sadece samimiyet akşamı böyle kapattık.

Melis, bu gelişmeleri öğrenince hemen sorguladı;

Ciddi mi?

Bilmiyorum, dedim. O da bilmiyor herhalde.

Uzun süre sonra ilk defa içimden geldiği gibi, sebepsizce güldüm.

Ercandan haberler eski tanıdıklardan geldi; Nihan, eski apartman komşumuz, Damla, duydun mu? O yeni kız, ayrıldı Ercandan. Çocuk meselesiymiş dedi.

Ne hissettiğimi sordu: Hiçbir şey, dedim. Paylaşmak istedim, dedi.

Sonra başka bir dostu aradı, Ercan işten çıkarılmış, zordaymış diyerek. Peki bana ne? dedim. Haklısın, dedi, kapattı.

Hazirandı, limon ağaçları meyveye durdu, palmiye aynı heybetli duruyordu. Bir elimde sulama kabı düşünmeye başladım: Ercan için, evliliğimiz için Elbet güzel günler de vardı. Bizim kopuşumuz küçük seçimlerin birikimi olmuştu belki. Ben de hata yaptım, yitip görünmez oldum evde.

Ama yaşlılar yurdu gibi kokuyorsun lafı… Affedilmezdi, çünkü bilerek insanı suçlu hissettiren bir söz.

Hayat tekrar akmaya başladı. Alper, arada gelir, işi olduğu için uğrarsa sohbete dalardık, bazen sadece sohbet… Bazen gelir seraya incir fidanı getirirdi; anlatırken dikkatle dinlerdi.

Temmuzda birlikte şehirde bir mimarlık sergisine gittik. Onun arkadaş çevresini, şehre dair paylaşımlarını, yapılan eski binaları bana anlatıyordu. Eski yapılar hata dolu; onları ararken o insanları tanıyorsun, dedi.

Belki de geçmişi yargı değil, anlamaya çalışmak lazımdı.

Ağustos sıcak geçti. Sera küçük bir merkez oldu artık. Okul gezileri, etkinlikler, eğitim planları Yan binada bir atölye hayalim vardı, iki hibe başvurusu hazırladım, Vedat Bey maddeleri okurken gözleri parlıyordu.

Eylül bir gün Ercan aradı.

Neden bekletip açtım bilmiyorum.

Damla… Meşgul müsün?

Evet. Ne oldu?

Sadece konuşmak, buluşmak istiyorum.

Ne gereği var?

Bazı şeyleri anlatmam gerek. Seni görmem gerek.

Seradayım, çalışma saatlerimde uğra.

Ekimde geldi. Sıradan bir salı günü, elinde üç yüz liralık, naylon pakette krizantemle… Bakınca, eskisinden biraz şişmanca ve gözlerinde yorgunluk vardı, o pazar sabahındaki gibi özgüvenli değil.

Selam, dedi.

Selam.

Ne güzel olmuş burası.

Biliyorum.

Krizantemleri uzattı, aldım. Beraber ziyaretçi köşesinde iki koltuğa geçtik. Vedat Bey sessizce uzaklaştı.

Güzel görünüyorsun, dedi. Gerçekten. Seni yıllardır böyle görmemiştim; canlısın.

Hep aynıyım.

Yok. Değilsin.

Biraz sustum.

Damla, dedi. Sana o gün… çok kırıcı şeyler söyledim. Haksızdım.

Evet, dedim.

Korkmuştum. Hayatımızın yaşlanmasına… Hastalık, sorumluluk Korktum.

Doğal, İnsanca, dedim.

Uzunca sessizlik. Damla Geri dönmek istiyorum. Şimdi anlıyorum. Lütfen.

Sana kızgın değilim, Ercan. Kızgınlık bitti. Kalan, sadece anlayış. Sen kötü biri değilsin; sadece böyle seçtin.

Şansım var mı?

Hayır.

Sustu. Neden?

Çünkü başka bir yol seçtim.

Neymiş?

Şu, serayı gösterdim. İşim, burası, bitkiler, kendim…

Bunu ciddiyetle anladı. Hani, Vedat Bey mühendis bir bey geliyor dedi…

Vedat Bey muhabbeti sever, dedim gülerek.

Biriyle misin?

O artık seni ilgilendirmez.

Kalktı, Anladım, dedi. Sen en iyi eş oldun, ben kıymet bilemedim.

Biliyorum, dedim. Çalışmam lazım, dilersen gezdirebilirim.

Gerek yok. Kolay gelsin…

Çıktı. Krizantemleri uzun bir vazoya koydum. Onlara iyi bakarsan uzun yaşarlar, iyi çiçeklerdir.

Vedat Bey geldi, hiçbir şey duymamış gibi çay sordu.

Olsa iyi olur, dedim.

Kasım geldi, ben projeye başvurdum, ön-onay aldık. Vedat Bey sevinçten pasta aldı, ekler yerken dosyamın üstüne kırıntı döktü, çok güldük.

Alper artık hem projeyle, hem de sohbet için daha sık geliyor. Bir gün termosla şaraplı sıcak içecek getirdi.

Kasım ayı işte.

Benim hoşuma gidiyor, dedim gülerek.

Rahatça konuştuk, çizimler üzerinden öneriler, kendi tecrübesinden örnekler… İki meslektaş gibi, eşit. Uzun sohbetin sonunda;

Damla Hanım, sizinle sohbet etmek hoşuma gidiyor.

Kısaca sustum, Benim de.

Dışarı birden bir şey oldu. Anladım… Kar yağıyordu.

Kar.

Evet.

Küçük fincanım sıcaktı, dışarıda ince kar, içeride limon ve çam dalları kokusu. Düşündüm: Dışarısı kasvetli kasım, içerisi sıcak ve her şey yaşıyor. Bir yılda başardığım şey tam da buydu sanırım; içeride sıcak bir yer açmak, ne olursa olsun.

Dalgınsınız, dedi Alper.

İyiyim, dedim.

Güzel şeyler mi düşünüyoruz?

Dışarıda karı, içeride mandalin ağaçlarını, orkideleri, uzun palmiyeleri seyrederek iç geçirdim:

Evet, sadece güzel şeyler…

İşte yıl böyle geçti; ben bir seranın içinde, sıcağın ve yeni hayatın tam ortasında, ilk defa kendim gibi, içim rahat… Dışarıda ne fırtına, ne kasvet, ben kendi içerimi yeşerttim.

Rate article
Lifequest
Huzurevinin Kokusu